Author Archives: adnanalgin

Âlâ! Pek âlâ!

Âlâ_KP* “Şapka kalktı” diye sevinç çığlığı atanların çoğu, dili sadeleştirmiyor; dili sakatlıyor. Âlâ/ala meselesi bir yazım süsü değil, anlam ayrımıdır.

Reklam sektöründe “metin yazarı” unvanıyla iş gören arkadaşların kahir ekseriyeti (haydi bakalım Wikipedi’ye hücum!) bir boşboğazın ortaya attığı zırvayı öylesine bağırlarına basmışlar ki yıllardır “şapka kalkmadı” diye diye dilimde tüy bitti! “Plân”, “klârnet”, “reklâm”, “klâsik”, “plânör” yazarsan tabii ki “şapka” dediğiniz şey kalktı!

29 Eylül 2004 tarihli NTV MSNBC’deki haberi “şapka kalktı” diyen el ve dil tembellerine armağan ediyorum. Okuyalım: Türk Dil Kurumu (TDK) Başkanı Şükrü Haluk Akalın, “şapka” olarak tanınan düzeltme işaretinin bilinenin aksine hiçbir zaman Türkçeden tamamen kaldırılmadığını söyledi.

‘ŞAPKA’, YAZILIŞI AYNI OKUNUŞU FARKLI SÖZLERDE MUTLAKA KULLANILMALI
Düzeltme işaretinin, yazılışları harf olarak aynı, okunuşları ve anlamları farklı olan sözlerde mutlaka kullanılması gerektiğini vurgulayan Akalın, “varis/vâris, adet/âdet, alem/âlem, aşık/âşık” gibi kelimelerin buna örnek olduğunu söyledi. Arapça ve Farsça sözcüklerde “k, g, l”den sonra gelen ince (a) ve ince (u)’nun üzerine mutlaka düzeltme işareti konulması gerektiğini anlatan Akalın, kelimelerde hem inceltme hem de uzatma işlevi gören düzeltme işaretinin bu tür kelimelerde kullanılmaya devam edeceğini belirtti.

250 KELİMEYE İNCELTME İŞARETİ
Akalın, 100 bin kelimelik Türkçe söz varlığında inceltme işaretiyle yazılması gereken kelime sayısının yaklaşık 250 olduğunu söyledi. Akalın, son günlerde gazetelerin bu işaretin kullanılmasına özen gösterdiğini gözlemlediklerini ifade ederek, bunun sevindirici bir gelişme olduğunu söyledi.

LOKAL, PLAN, PLAJ, FLAMA, KLARNET
Akalın, “İmla Kılavuzu Çalışma Grubu, batı kaynaklı kelimelerde toplumca benimsenmeyen ve özgün biçimlerinde de bulunmayan bu işaretin, 2005 yılında yayımlanacak kılavuzda kullanılmamasına karar verdi. Buna karşılık bu sözcüklerde şapkasız yazılan bu harfler, yine ince olarak okunacak. Buna göre, batı kaynaklı kelimelerde ince (l)’den sonra gelen (o) ve (a) harflerinin üzerine bundan sonra, ‘düzeltme işareti’ konulmayacak. Örneğin, lokanta, lokomotif, lokal, plan, plastik, plaket, plaj, flama, klarnet, lahana gibi kelimeler 2005 yılında çıkarılacak kılavuzda “düzeltme işareti” konulmaksızın yer alacak. Zaten bu kelimelerin özgün biçimlerinde de bu işaretler yer almıyordu” diye kaydetti.

İşin aslı astarı budur! Boş laflara itibar etmeyi bırakın artık. Bu sabah “Yeni Rakı ÂL” reklamını görünce içim ferahladı. “Şapka kalktı” safsatasına iman edenlere okkalı bir şamar indiren “yaratıcı ekip” çalışanlarını tebrik ediyorum.


Artık öğrenin: O “welcome”, bu “hoş geldin”!

Hoş geldin_KP


Böyle başa böyle tıraş: En çok okunan köşe yazarı

Oldum olası bu “en çok” kategorilerine mesafeli durmuşumdur. “En”lerin sübjektifliği kadar, yönlendiriciliği de aşikârdır. Popüler olanın pompalandığı günümüzün kültürel ikliminde çoğu zaman iliğim kemiğim buz kesiyor. Hiçbir vakit İhsan Oktay Anar veya Murat Menteş veya Orhan Pamuk veya Hakan Günday kitaplarını çıkar çıkmaz almadım. Elif Şafak’ı bir kalem geçelim. Orhan Bey ile Elif Hanım ayrı bir “ürün”dür. Kategori dışındadır. Neyse, konumuza dönelim. Tozun dumanın yatışmasını bekledim. Satışa çıkar çıkmaz “en çok satanlar” listesine giren kitaplara şüpheyle baktım. Her neyse, lafı sündürmeyeyim.

Şaşalı_KPAhmet Hakan da “en çok okunan köşe yazarı” sıfatıyla gününü gün edip bunun ekmeğini yiyen bir kalem erbabı. Bu erbabımız çoğu zaman kelimeleri Adana kebabı gibi şişe geçiriyor ama ne gam! Nasılsa “en çok okunan köşe yazarı” o! Hem onu okuyanlar, kelime nüanslarına mı takılacaklar işleri güçleri yok da! Hatta sağda solda gördüğünüz “komik” tişörtlerdeki gibi: Çokta tın!

Hürriyet’in Ahmet Hakan’ından bir restoran tanıtım cümlesi: “Özenli ama şaşalı değil…” Ahmet Bey, Arapçayı benden daha iyi bilir, buna şüphe yok. Ancak Ahmet Bey, çok okunmanın rehavetine kendini fazlasıyla kaptırdığından mıdır nedir, hem özensiz hem de “şâşaa”dan uzak çalakalem cümleleriyle bulunduğu yeri inkâr edercesine klavye paralıyor. Hazin bir vaziyet.

Mekanist’in sıkı bir takipçisi olmalı. Yorumlarından bu kokuyu aldım. Biraz araştırın, aynı kokuyu siz de alacaksınız. Osmanlı hanedanının yurtdışında yaşayan hanım üyeleriyle ilgili yazısı “sosyal medya”da paylaşılınca bakıverdim son yazısına. Baktım ve “en”ler hakkında -maalesef- yanılmadığımı gördüm. Yeri geldi. “En çok satan”lardan biri de Canan Tan’dır. Onda da aynı hazin vaziyet en şâşaalı haliyle devleşir ne yazık ki. Ayrı bir yazı mevzuudur. Yazacağım. Ahmet Hakan’ın çalakalem klavye uçuşlarını takip edebilecek zamanım yok. Olsa, başım gözüm üstüne. Şu La Mancha tavsiyesindeki büyük mantık, büyük Türkçe hatası ise evlere şenlik!

Evlere şenlik cümleye bakalım. “Ortam: Kasmıyor ama rahat…” Of Ahmet’im, of Hakan’ım! Şu bağlaçlar mevzuunu mekân keşiflerinden arta kalan zamanında bir incelesen diyorum. Bir mekânın ortamı kasmıyor ise zaten rahattır be üstadım! Bu durumda o “ama”nın ne işi var? Olmadı ama! Bağlaçlara bu kadar bigâne kalma ama! Bu kadar kasma kendini üslup oyunları uğruna. Haydi, var git yoluna ama bağlaç kullanımına dikkat kesil milyonlarca okurlarının hatırına! Bu yazıyı okumayacak olsan da…


Üstat Yahya Kemal için

İSPANYA KADINLARI

Zen-i İspanya bütün müstesnâ
Her biri velvele sâz-ı dünyâ
Tavr-ı endamı güzel dilberdir
Cümleden kameti bâlâ terdir
Nedir ol ten o vücud-i simin
Mâyesi berk-i semenden tahmin
Sanki inciyi eritmişlerdir
Tiynet-i pâkine katmışlerdir


ORTAYA KARIŞIK SALATA SAYIKLAMASI

Pendik_KPReklam yazarlarının ve reklamcıyım diyen herkesin elinin altında bulunması gereken çalışmalardan biri Vural Sözer’in “Çobansalatası” adlı yazım kılavuzudur. Hazırladığı atasözleri sözlüğüne seçtiği ad da “Baba Tatlısı”. Kendisini gıyâben tanırım. Hazırladığı deyimler sözlüğüne Dil Haşlama adını verdiğine göre dünya tatlısı biri olmalı. Dil Derneği’nin Yazım Kılavuzu ile Ana Yazım Kılavuzu da el altında tutulması gereken pusulalardan elbette. Bu kaynakların, basın-yayın kuruluşları başta olmak üzere, kamu kuruluşları ile özel sektörün büyüklü küçüklü tüm şirketlerine ve Türkçe sevdalılarının hayatını cehenneme çeviren garibim tabelacılara da sevabına dağıtılması gerekiyor. Türkçenin nefes borusuna habire leblebi atıp duran haylazlara çekidüzen vermek gerekiyor artık. Bu kılavuz kitaplara ek olarak; İngilizce-Türkçe, Osmanlıca-Türkçe sözlükler de sevabına dağıtılmalıdır bahsettiğim kamu ve özel sektör kuruluşlarına…

Türkçenin ve dahi yabancı kelimelerin büyük bir gevşeklik, sorumsuzluk, özensizlik içinde kullanılması (daha doğrusu kullanılamaması), Güngören’de bombalı bir saldırıda can veren onlarca kişinin bedenleri soğumamışken, patlamanın olduğu yerde yayın yapan televizyon kanalının sunucusunun sağından solundan monitöre el sallayanları ne kadar ilgilendirir acaba?

Futbolla ve kim, kiminle, nerede, ne yaptı “haberleriyle” aydınlatılan vatandaşlarımızın Türkçenin yerle bir edilmesine olan ilgisi ne düzeydedir acaba? Bir spiker Şampiyonlar Ligi’nde ülkemizi temsil eden takımlarımızdan birinin istatistik bilgilerini verirken şu cümleyi kurduğunda kaç kişi çıldıracak gibi oluyor? Cümle şu: İki galibiyet, üç yenilgi elde etti. “Yenilgi elde etmek” öyle mi?! Pes!

Bu satırları yazarken derin bir umutsuzluk içinde kulaç attığımı ve yorulduğumu hissediyorum. Sonu gelmeyecek bir umutsuzluğa düşüyorum sanki. Bu duygudan sıyrılmak istesem de ülkemizdeki “popüler kültür”ün beyinleri, ruhları silindir gibi dümdüz ettiğini görüyorum. Bu çabamı, Türkçemizi temize çekme (Mrk. Murathan Mungan, Yaz Geçer-Yalnız Bir Opera-) savaşında göğsünü siper eden değerli dil uzmanlarımızın silahlarının bakımını yapmak olarak görüyorum. Bir önemlidir. Bu slogana inanmasak ellerimizi göbeğimizin üstünde bağlardık. Ellerimiz… Yazdığımız, konuştuğumuz Türkçenin yakasına yapışan kanlı, kirli elleri Türkçenin tertemiz yakasından alaşağı etmek için bıkmadan usanmadan bu savaşta silahların bakımını yapacak ellerimiz…

Yahya Kemal’in “kökü mâzide olan âtiyim” sözünü kalbimin üzerinde taşıyorum. Bu yüzden olsa gerek, Yağmur Atsız’ın bazı görüşlerini kendime yakın buluyor olabilirim. Şöyle yazıyor Yağmur Atsız: “Türkçe’ye yıllardır bir kaos hâkim. Kelime sayısı artmak şöyle dursun, azalıyor. 250-300 kelimeyle konuşup onları da yanlış yazar olduk. Yanlışlarda bile ısrarlı değiliz. Sekiz on yılda bir yanlışı bir başka yanlışla değiştiriyoruz. “Abdülhak Hamid” yerine “aptilakamit” ve “Orhan Veli” yerine “oramveli” yazana rastladım!!! Bütün bunlar artık canıma tak dediği için yıllardır eski klasik imla kurallarımıza göre yazıyor ve sirkonfleksleri -düzeltme işareti- son haddine kadar kullanıyorum ki telaffuz bozuklukları biraz olsun giderilsin… (…) Bugün tedavülden kalkmış gibi gözüken kelimeleri kullanmamın sebebi ise dilimizi, Türkolog Otto Jastrow’un dediği gibi “iki boyutlu bir göçebe lehçesi” olmakdan kurtarmak.” Katılırsınız ya da katılmazsınız ama bu da bir görüş. Dediğim gibi, çoğu zaman bu görüşe yakın buluyorum kendimi. Ağdalı bir dilin yazılıp konuşulması için bayraktarlık yapmak değil niyetim.

Şu örneği vererek derdimi anlatabileceğimi umuyorum. “Anı” sözcüğü ile “hâtıra” kelimesi arasındaki tını, kulakta ve kalpte oluşturduğu etki aynı mı? “Hâtıra” Arapça diye “anı”da diretilmesini ve bunda ısrarcı olunmasını anlamakta güçlük çekiyorum. “Rastlantı” ile “tesadüf” aynı lezzeti barındırıyor mu? Sahi, “tevafuk”u göreniniz oldu mu? Sözcükleri dışlamayı demokratik bulmuyorum doğrusu. Dilimizin zenginliğidir bu sözcükler. “Kelimeler” yazınca “muhafazakâr” oluyoruz da “sözcükler” yazınca ulusal dil bilincine sahip “ilerici” mi oluyoruz?! Etiketleme ve “ötekileştirme” hastalığından yıllar yılı az mı çektik!

Neredeyse aydan aya yazım kurallarının değiştiği, değiştirildiği bir süreçte buluyoruz kendimizi. Türkçe Off’ta (1) “p, ç, t, k” ünsüzlerine ek getirildiğinde nasıl yazılacağı konusunda Füsun Akatlı’yla görüş birliğine varamaz Feyza Hepçilingirler ve “‘yumuşama’ kuralına göre ‘b, c, d, g/ğ’ ünsüzlerine dönüşür” der. Füsun Akatlı ise “hukuğu, tazyiği, tahriği, teşviği” yazımına şiddetle karşı çıkarak görüşünü şu şekilde temellendirir: (…) “Eğer İstanbul Türkçesi konuşulan bir yerde yetişmişsek, anamızın-babamızın-komşumuzun dilinde bu sözcüklerin doğru takılandırılışını okuyarak, işiterek büyüdük. Acaba örneklendirdiği sözcüklerle aynı kurala tâbi olması gereken ‘merak’ sözcüğü karşısında nasıl düşünecek yazar? ‘Benim bilimkurguya hiç merağım yoktur’ mu diyecek örneğin? ‘Merağının kurbanı oldu’ mu diyecek? Kuru gramer kitaplarından değil, şiirlerden öğrendik dilimizi. İnsanlarımız zahmet edip de doğrusunu öğrenemeyecekler diye, niçin biz ‘camisi, bayisi, mevzusu, mısrası’ demeye ve böyle işitmeye katlanacakmışız! Cehalete bu kadar da prim verilmez ki.” der haklı bir isyan içinde.

Öte yandan Yağmur Atsız da bu düşüncenin izinde şunları yazıyor: “Gerçekden medeni milletler imla konusunda son derecede titiz ve muhafazakârdırlar. Bir örnek: Dünya Edebiyatı’nın en büyük şairlerinden François Villon 1431 (yahut 32) yılında doğmuş 1463’te esrarengiz biçimde kaybolmuşdur. Yaklaşık 550 yıl öncesinin insanı… ‘Büyük Vasiyetname’ adlı şaheseri şöyle başlar: ‘Yaşım otuz, yemediğim herze kalmadı.’ Villon’un yazdığı şekli: ‘En l’an de mon trentiesme aage / Que toute mes hontes j’eus beues. ‘Bugünkü imlası: ‘En l’an de mon trentieme age / Que toute mes honte j’ai bu.’ Biz 1928’de koskoca alfabemizi değiştirdik. Ama lütfen artık her hafta imlamızı da değiştirmeyelim.”

Arapça kökenli kelimelerin “-i, -e” durum eki aldığında nasıl yazılacağı konusunda tartışma bitmemiştir, bitecek gibi de değildir. İki farklı görüşün savunucularından Füsun Akatlı’ya yakın duruyorum. Temel dilbilgisi yönünden, maalesef, donanımlı olmayan müşterinize bu “hassas” konuyu nasıl anlatacaksınız? Şu kadarını söylemek gerekiyor yine de. “Cami, sanayi, bayi, mısra” gibi bu Arapça kelimeler “-i, -e” hal eki aldıklarında “y” ve “s” kaynaştırma ünsüzü kullanılmadan “camii, sanayi, bayii, mısraı” biçiminde yazılır ve okunur. Füsun Akatlı’nın insanlarımızın zahmete katlanıp doğrusunu öğrenmeye teşvik eden yaklaşımının, her türlü bilgiyi hap halinde almaya alıştırılmış insanlarımızca uygulanacağını düşünemiyorum ne yazık ki!

Çetin Altan üstadın kulaklarını çınlatarak şunu söylemek isterim. Yılda kişi başına düşen diş macunu tüketimi gelişmiş ülkelerdeki düzeye çıkamadıktan sonra Cuma’ları camiye gider, Moda’daki gazete bayisinden de Marketing Türkiye’yi satın almaya devam ederiz!

Kadıköy-Pendik hattında çalışan minibüslerin camına iliştirilen kare şeklindeki beyaz plastik levhalarda ne yazıyor gördünüz mü? Söyleyeyim: “Pendiğe gider”.

FAX, TAXI & SEX Espassız Sayıklamalar


Yaralı

Abasıdır kırk yerinden yamalı
Derviş zira ki kalbinden yaralı

Baba Yokluk


“Bundandır böyle dibe vuruşumuz”

Şefkat_KPGazetelerin internet üzerinde en çok rağbet gören köşelerinin başını, söz konusu gazetelerin bu kısmından sorumlu olan ilgililerinin ilginç olduklarını düşünüp sitelerine koydukları videoların yer aldığı galeriler çekiyor. Sosyal medya teranesinde de herkes meşrebine göre beğendiği bir videoyu sağa sola gönderip duruyor. Maksat paylaşım olsun!

Şu âhir ömrümde Facebook’un Türkçe Bilgisi sayfasında yaklaşık bir buçuk yıldır klavye oynatıyorum, doğru dürüst Türkçe kullanımına zerre katkı sağlayabilmek (“adına” değil) için. Farkında değilseniz, haber vermiş olayım: İlkolkul 6. sınıf öğrencilerinin sahip olduğu temel Türkçe bilgisine kıyısından köşesinden teğet geçmemişler gazetecilik yapıyor bu memlekette! Sami Hazinses’in o mahzun gözleri kadar hazin bir vakıa.

Hürriyet WEB’de “duygusal” tonu katmerli bir videonun başlığını görünce insanın siniri adamakıllı bozuluyor. Haydi, hayatınızda hiç mi hiç “şefkat” kelimesini yazıda kullanmadınız diyelim. İyi de rahmetli Ferdi Özbeğen’in Kandil şarkısını da mı duymadınız bre cahil sürüsü! Sözler de “Paşa” unvanlı Zeki Müren’den.

Ne diyordu? “Vefa uzaklarda kalan bir his/Dost eski şarkılardan bir iz/Şefkatse bardaki sarışın kız”

Meraklısına: Sıla’nın Vur Kadehi Ustam adlı şarkısını dinliyordum bu yazıyı klavyeye düşürürken. Ne tevafuk ama! “İki satırlık adamları musallat ettik ömrümüze/Bundandır böyle dibe vuruşumuz”


Gustave Flaubert giren eve Acun Ilıcalı girmez!

“Pour qu’une chose devienne intéressante, il suffit de la regarder assez longtemps.”


Bu kez, soldaki sıfır çok önemli!

SıfırArama motorlarına “seks pornası” veya “sipikerler pornası” yazıp da Kırık Potkal’a düşen, eli apış arasında tur atan güruh için ülke içindeki telefon kodlarının “0”sız yazılması bir şey ifade etmeyebilir. Etmesin.

Son aylarda yeni bir “moda” çıktı. Şehir içi veya şehir dışı telefon kodlarını yazarken “0” yazılmıyor artık. Şöyle: (216) 111 22 33 gibi. Daha bir modern mi, elit mi olunuyor, orasını bilemeyeceğim. Galiba yeni bir “efsane” daha doğuyor, şu meşhur “şapka kalktı” efsanesinden sonra.

Ülke içi şebekeler arası arama çıkış kodu “0” (sıfır) olarak belirlenmiştir. Halep oradaysa arşın da elinizin altında! Sıfırı (“0”) kullanmadan Avrupa yakasından Anadolu yakasını bir aramaya çalışın da neler oluyor, kendi kulaklarınızla bir duyun bakalım!


Pırasa!

PırasaBu dünyada iki türlü insan var; Baba Zula’yı dinleyenler ve dinlemeyenler…

Görkem Yeltan’ın fıkır fıkır, sempatik, işveli, rengârenk sesiyle daha da güzelleşen “Pırasa”yı -takriben 22 dakikalık- Söğütlüçeşme-Mecidiyeköy metrobüs hattında “repeat” fonksiyonuyla dinlediğinizde, “bu dünyada iki türlü insan” var diye diye mırıldanır bir halde bulabilirsiniz kendinizi. “Özgür Ruh” ile “Bir Sana Bir de Bana”yı bu sabah ziyafetine ekleyin, görün bakın neler olacak! Çağla Köseoğulları’nın “Zaniye Oyun Havası”ndaki iç gıcıklayıcı “vokal”inin de altı çizilmeli.

Bu dünyada iki türlü insan var; Baba Zula’yı sevenler ve sevmeyenler… Bu dünyada iki türlü insan var; Last night the moon came dropping its clothes in the street’i bilenler ve bilmeyenler… Pırasa!