Author Archives: adnanalgin

Hayaller Al Ries, Jack Trout; gerçekler Pattes+Nazo!

Televizyon karşısında zihnimizin uyuştuğu o steril kuşaklarda, geçen gün gözüme bir reklam takıldı. Ekranda çıtır çıtır olduğu ifade edilen bir patates cipsi boy gösteriyor: Pattes. Tam “Hah, cips pazarında bir sen eksiktin!” diyecekken, kulak zarıma tanıdık bir ses yanaştı: “Var mı Nazo gibisi!”

Hoppala! Yaratıcı bir reklam kurgusu, bir kampanya vaadi falan aradım. Pattes alana Nazo hediye miydi? Pattes’i toz içeceğe banıp mı yiyecekti yoksa hedef kitle? İki markanın reklamı “teknik bir aksaklık” neticesinde üst üste mi binmişti yoksa?

Hayır, hiçbirisi. Karşımızdaki şey, reklam dünyasının o bilindik zihniyetinin ve ajans pratiğinin son şaheseriydi! Pazarlama dünyasında buna “ezber bozmak”, “dikkat ekonomisi” gibi cafcaflı isimler takıp ambalajlarlar. Altını biraz kazıdığınızda ise karşınıza çıkan tek şey şudur: Konuşulsun da nasıl konuşulursa konuşulsun. Reklamın iyisi kötüsü yoktur kolaycılığı devrede yani.

Hani mahalle aralarındaki dükkânların önüne sepet koyup “Tişört alana çorap bedava” diyen ya da “Tavuk dönerin yanına ayran bizden” diye bağıran o eski usul işportacı mantığı vardır ya, işte bu reklamın vizyonu da tam olarak o tezgâhtan devşirme bir “yaratıcılk”! Hayır, yazım hatası yok.

Oturup derinlikli bir strateji kurmak, markaya bir kimlik kazandırmak veya dil işçiliği yapmak yerine kolaya kaçıp iki ürünü aynı çuvala tıkıp ekrana fırlatmıştır.

Bu cin ekolün temsilcileri, günde yirmi sayfa “pazarlama “marketing” kitabı okumakla falan da övünüyorlardır, emin olun. Bu ekolün temsilcilerinin başuçlarında Al Ries’lar, Jack Trout’lar falan eksik olmaz. Sektör kitaplıklarının tozunu yutmuş olmakla hava atılırken Al Ries, kitaplarında bas bas “Marka tektir, zihinde tek bir kelimeye odaklanmalıdır, hattı genişletmeyin” diye bağırır, bu kurnaz reklamcılık vizyonu gidip cips ile toz içeceği aynı anda satmaya kalkışır. Demek ki okumuş gibi yapmak da bir yere kadar… Mühim olan o bilginin ahlakına ve estetiğine sadık kalacak vizyonu da göstermek.

Tüketiciyi sadece gürültüye tepki veren refleksif bir kitle zanneden, yaratıcı tembelliğini “aykırılık” maskesi arkasına gizleyen bu kolaycılık döneminin can çekiştiğini gösteriyor bu reklam.

Durum şu: Karşımızdaki markaların arkasında Nazlı Grup var. Adamlar çatı şirketin o eski, yerleşik amiral gemisi markası Nazo’yu yeni çıkardıkları patates cipsi Pattes’e kaldıraç yapmaya kalkmışlar. Bu Pattes; doğrudan Lays’lerin, Doritos’ların, Pringles’ların kurtlar sofrası kurduğu paketli cips reyonunun yeni adayı ha, dikkat! Bu çalışma için ajansın strateji departmanından Effie’ye nasıl bir metin sunulurdu kim bilir!

Böyle bir devler liginde, iki ilgisiz markayı aynı sepete atıp “ikisi de bizim malımız nasıl olsa” uyanıklığıyla ekrana sürmek reklamverenin parasını çarçur eden, tüketicinin aklını bulandırıp hedefi ıskalayan acınası bir ticari kurnazlık hamlesidir. İletişim dilini sebze çorbasına çevirerek cips satabileceğini ve o cips pastasından bir dilimi cukkaya indireceğini sanmak, tüketici zihnini hiç mi hiç anlamamaktır.

Demem o ki dostlar; ortada reçete yazan bir “doktor” falan yok. Elindeki yeni cipsi satabilmek için geçmişin tozlu raflarından bulduğu bayat fikirleri “özgün tarif” diye yutturmaya çalışan eski usul bir kombin esnafı mantığı var.


CHP’deki Türkçe “arınması”

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün eseri CHP’deki Türkçe kifayetsizliğine kayıtsız kalmak ne mümkün!

Sırayla bakalım:

Birlikte, İSTANBUL Birlikte, ZAFER Hoş Geldin, LİDER…

Zarf tümlecinden sonra bu şekilde havada kalan bir virgül kullanımı yanlıştır.
Eğer “Birlikte İstanbul, birlikte zafer” şeklinde bir sıralı cümle mantığı güdülüyor ise “İstanbul” ve “Zafer” kelimelerinden sonra virgülün devreye girmesi gerekirdi. Geçmiş ola tabii! Mevcut yerleşimde virgüller işlevsizdir ve ritmi yok etmektedir.

“Hoş geldin Lider” ifadesi kalıplaşmış bir ünlem/sesleniş öbeğidir ve araya virgül koymak tonlamayı gereksiz yere böler.

Üç nokta ise eksiltili (yüklemi olmayan) cümlelerin sonuna yakışır. “Hoş geldin” zaten çekimli bir fiil olup cümlenin yüklemidir. Cümle tamamlandığı için buraya üç nokta koymak apaçık bir hatadır; cümlenin sonuna nokta veya “rozet” coşkusunu belirtmek için “ünlem işareti”…

İkinci afişte ise “kusursuz hata”larla Türkçenin kurallarından “arınma”nın tipik bir örneği sergilenmektedir.
“Ne… ne…”, “hem… hem…”, “ya… ya…” gibi tekrarlayan bağlaçların arasında virgül kullanılmaz.

“Ne… ne…” bağlacı, yapıca olumlu olan cümleye zaten kendiliğinden olumsuz bir anlam katar. Cümlenin yüklemi de olumsuz yapıldığında ortaya “eksi x eksi = artı” mantığıyla, kastedilenin tam tersi bir anlam çıkar.

“Ne cumhuriyetinden ne de partinden vazgeçmeyeceğiz.

Bu cümlenin karşılığı şudur: “Hem cumhuriyetinden hem partinden vazgeçeceğiz.
Arınırken keseyi fazla kaçırmamak gerekiyor.

Bu afişi hazırlayanların asıl kastettiği anlamı (ikisine de sahip çıkmak) doğru dil bilgisiyle yazmak için cümle iki türlü yazılabilirdi.
Olumsuz yüklemi koruyup bağlacı değiştirerek:
“Cumhuriyetinden de partinden de vazgeçmeyeceğiz.”

“Ne… ne…” kalıbını koruyup yüklemi olumlu yaparak:
“Ne cumhuriyetinden ne partinden vazgeçeceğiz.”

Hayırlı işler beyler!


Kadir bilmek öldü.

Ölenin arkasından herkesin hemen hemen aynı cümleleri kurması bekleniyor: Büyük oyuncuydu, efsaneydi, aydın sorumluluğuna sahipti. Keşke “aydın sorumluluğu”nu Pekcan Koşar için de taşısaydı.

Selvi Boylum Al Yazmalım, toplumun büyük bir çoğunluğunun belleğinde hâlâ yaşıyorsa ve izi silinmemişse bunda Pekcan Koşar’ın bir erkeğin duygu hâllerini tüm nüanslarıyla yansıtan sesinin aslan payı vardır.
Aynı şekilde Asya’nın içimize işleyen açmazlarında, utangaç sevgisinde, kararlı tavırlarında, içi kan ağlayan anlarında Türkan Şoray’ın bakışı, duruşu kadar Tijen Par’ın o ölümsüz sesi de yankılanır.

Ancak bizim sinema hafızamız yıldızın yüzünü allayıp pullar, sesin emeğini görmezden gelir. Perde önündekini alkışlar, perdenin arkasındakine “zaten işiydi” deyip geçer. Hatta Kadir İnanır ile Türkân Şoray’ın kendi sesleriyle Selvi Boylum‘da oynadıklarını zannedenler azımsanmayacak bir yekûnu tutar.

Kadir İnanır’ın Pekcan Koşar’ı andığına dair bir kayda rastlamadım. Türkan Şoray’ın da Tijen Par’a hak ettiği vefayı gösterdiğini okumadım, duymadım bugüne dek. Daha birkaç hafta önce Ahmet Mekin ile telefon sohbetine denk geldim Halk TV’deki “Görkemli Hatıralar” adlı programda “Sultan”ın ve Tijen Par’ı tek kelimeyle olsun anmadı! Ne Tijen Par anıldı ne Cemşit’e hayat veren Kâmran Usluer. “Kadir bilmek” yalnız ölenin arkasından güzel söz söylemek değil, kadir bilmek; seni büyüten, seni hafızalara nakşeden emeğin adını anabilmektir.

Seslendirme sanatçısının adını anmayan bir sinemacı belleği kim ne derse desin sâkıttır.


İki Satırlık Edep

Edebiyatçı dediğin adam iki satırlık yanıt yazamıyorsa kütüphanesinin raflarına kaç kitap dizmiş olursa olsun beni zerre kadar ilgilendirmiyor.

Kimse kimsenin şiir, öykü, tiyatro oyunu dosyasını okumak zorunda değil. Kimse kimsenin şiirine, hikâyesine, romanına vanilya kokusu sürmek zorunda değil. İnsan bu; meşguldür, yorgundur, canı istemez, dosya dağının altında kalmıştır… eyvallah. Ama “Vaktim yok, kusura bakma” yazmak bu kadar mı ağır işçilik?

Edebiyat biraz da muhatap alma sanatıdır. Boşuna değil, kökü “edeb”den gelir: Yol yordam bilmek. Sen kelimeyle uğraşıyorsan karşındaki insanın cümlesini de görürsün. Görmüyorsan orada kibir kabarmıştır. O kibir ne hamamda temizlenir ne gasilhanede.

Az buçuk okuyup yazanlar ve ajans koridorlarında engelli koşu yapanlar iyi bilir: Her markanın bir vaadi vardır. “İnsana değer veriyoruz” dersin, sonra müşterinin mesajına üç gün dönmezsin; o zaman senin marka kimliğin değil, dümdüz tabelan vardır. Edebiyat dünyasında da aynı hesap. Panelde “insan”, söyleşide “duyarlılık”, önsözde “vicdan” diye tespih tanesi dizerken kapına efendice gelen bir mesajı görmezden geliyorsan metin ile hayatın arasındaki makas epey açılmış demektir. Hem de terzi makası değil, bahçıvan makası.

“Hayır” demek ayıp değildir. “Okuyamam” demek ayıp değildir. “Bu konuda yardımcı olamayacağım” demek de ayıp değildir. Ayıp olan muhatabı adam yerine koymamaktır; çünkü cevap vermek dosyayı üstlenmek değildir, yalnızca “seni gördüm” demektir. Alt tarafı iki satırlık insanlık izi.

Her suskunluk derinlik değildir; bazen düpedüz çukurdur. Üstüne edebiyat yaprağı düşmüş diye göl sanılmasın. Edebiyatçı kimliği yalnız usturuplu cümle kurmakla edinilmiyor. Güzel reddetmek de var bu işin içinde. Güzel uzak durmak, güzel “olmaz” demek, usulünce susmak bile var.

Cevap iki satırdır. Cevaba tenezzül etmemek ise koca bir karakter tahlili.


Anne, sen Bosch’u bırak; ben sana helâlinden bi’ İhlas Ev Aletleri ürünü Aura Wdry Islak Kuru elektrikli süpürge alayım!

Bir bardak suda koparılmaya çalışılan fırtına, sosyal medya adı verilen algı manipülasyon yuvasında öyle köpürtülmüş ki “İnsanların güvenini kaybetmektense para kaybetmeyi tercih ederim” diyen Robert Bosch’un bu onurlu duruşunun bir benzerini “Anneler Günü” için hazırlattığı reklam filminde markanın Türkiye’deki temsilcileri ve bu reklamı ortaya çıkaran reklam ajansının “kreatif” takımı, trol birliklerinin “boş” saldırılarına karşı geri adım atarak bu incelikli (hatta “ince gören”), hüzünlü reklamın arkasında duramayarak çok büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır.

Ne yapsa ne etse anne olamayan on binlerce kadının merkeze alındığı bu “ters köşe” reklamı yapanların o meşhur “elma”yı dişlemeyi hayal ettiklerine adım gibi eminim. Ancak sen meydana getirdiğin bu reklamın arkasında dik duramazsan, okkalı bir manifesto ile reklamını savunamazsan her dâim ayva yemeye mahkûmsun! Robert Bosch’a ve anne olamayan kadınlara hepiniz özür borçlusunuz.

Bu pısırıklığınızla marka ve reklam ajansı olarak el ele “teneke elma”yı hak ettiniz. Kimsenin göremeyeceği bir yerde saklarsınız artık.


1 Mayıs İşçi Bayramı

1 Mayıs İşçi Bayramı’dır.
“Emek ve Dayanışma Günü” falan değildir.
Peki, 1 Mayıs’tan “işçi”yi silen zihniyet ne yapıyor aslında? Düşünün.
Bir günün adı değişmiyor sadece; o günün içindeki kan çekiliyor. Damarlar mis!

1886 yılının Mayıs ayı başında, ABD genelinde işçiler “günde sekiz saat çalışma” talebiyle greve gidiyor.

3 Mayıs’ta, grev kırıcılara karşı yapılan protestoda polisin silaha davranması neticesinde birkaç işçi hayatını kaybediyor. Bu durum öfkeyi artırıyor.

4 Mayıs akşamı, bir gün önceki polis şiddetini protesto etmek için Haymarket Meydanı’nda bir miting düzenleniyor. Başlangıçta gayet sakin ve barış içinde seyreden mitingde konuşmalar yapılıyor.

Polis mitingi dağıtmak için ilerlediği sırada, kimliği belirlenemeyen biri tarafından polis saflarına bir el bombası atılıyor. Patlamanın ardından polis kalabalığa ateş açıyor. 7 polis, 4 işçi hayatını kaybediyor ve onlarca kişi yaralanıyor.

11 Kasım 1887’de dört işçi lideri (Albert Parsons, August Spies, Adolph Fischer ve George Engel) asılarak idam ediliyor.

İşte “1 Mayıs” bu yaşananların anısına ilan ediliyor. Emek ve dayanışma içindeki patronlar, politikacılar için değil!
“İşçi” kelimesini “emek ve dayanışma”ya çevirince bu tarihin tamamı (idam sehpası, meydanlardaki kan, sekiz saat için ölmek) buhar oluyor. Bir sınıfın günü, sınıfsız bir pürüzsüzlükle pastörize ediliyor. “Terbiyeli”, “uyumlu” ve takvimde bir resmî gün… Zımparalanmış bir tarih ve sınıf bilinci. Meydanlara çıkmak, bu günü barışçıl, kol kola kutlamak “yassah”! Şu demokrasi dedikleri çok kral bi’ sistem, hem de anayasal güvence falan da var!

Bir dilde “kaba, çirkin, rahatsız edici veya toplumsal açıdan tabu kabul edilen bir kavramın, doğrudan telaffuz edilmeyip daha zarif, yumuşak veya dolaylı bir ifadeyle karşılanması”na “euphemismos” adı veriliyor. “Örtmece” diyorlar. “Hoş adlandırma” da… Ben “edeb-i kelâm”ı tercih ediyorum da mesele bu değil.

Ört ki ölem!


Bu Vural Sözer’e hakarettir.

“Türkçenin doğru kullanılması ve konuşulması adına çaba göstermiştir. Atasözü, deyim, ikilemeleri derlediği sözlükleri ve yazım kılavuzu bulunmaktadır.”

Huysuz ve tatlı insan, on parmağında on marifet yokmuş gibi yaşayan mütevazı yazı emekçisi Vural Sözer, kabrinden fırlayıp bu cümleyi yazanlara sunturlu bir küfür savurmuyorsa orada da yazmaya devam ettiğindendir.

“Türkçenin doğru kullanılması ve konuşulması adına” ne demek? Adına, birinin yerine, vekâleten demek. Oysa burada denmek istenen “için”, “uğruna”. Türkçe adına konuşulmaz, Türkçe için çalışılır. Bunu en iyi bilen adama bu cümleyi kurmak düpedüz hakarettir.

Bir de “çaba göstermiştir” demişler. Kilyos’ta öğle rakısını birlikte yudumlama şerefine nail olduğum, sahici bir reklam canavarı Vural Sözer, “çaba” ile “gayret” arasındaki farkı bilen bir yazı işçisiydi. Çaba biraz dağınıktır, gayrette ise niyet ve irade vardır. O hep gayret ederdi. Ey teis.yesevi.edu.tr yazarları, o sizin o “adına” sakilliğine yüz vermezdi.

Sen rahat uyu Vural abi. Mayın tarlasında bile bile piknik yapan, boşa kürek sevdalısı ruh kardeşin meydanı boş bırakmayacak.

Elbet bir görüşeceğiz.
Sen yine Yamalı Poğaça’da hata avına çıkarsın, ben sana izah ederim. Belki orada kevser şarabı da içeriz.

Allahaismarladık.


Zırt pırt “post” atma, tarihe Post at!

Gelse o şûh meclise nâz ü tegāfül eylese
Reng-i hicâbı gülşen-i meclisi gül gül eylese
Ta’ne-ger-i riyâz-ı huld olur idi vücûh ile
Âşık-ı zârı gülşen-i vaslına bülbül eylese

Güfte: Nâilî
Beste: Hâfız Post
Makam: Rast Yürük Semâi


Al Fecri’yi, vur Cihat’a!

Geniş kültürünün ve batı müziği üzerindeki derin bilgisinin verdiği yetki ile münekkidlik yapdığı da duyulmuş, emsalsiz tenkid yazılarının birinde R.E. Koçu’nun “Acı Su” isimli kitabda toplanıp yayınlanmış şiirleri için: “Şiirden başka her şeye benziyor” hükmünü verdiği bize nakledilmişdir; F. Ebcioğlunun san’atcı hüviyetini tamamlayacak kıymet ifâde ettiği için bu kütüğe kaydettik.

İstanbul Ansiklopedisi, Fecri Ebcioğlu


“Sonra halk… Ne temiz, ne nazik insanlar.”

“İstanbul… İstanbul.. Bu güzel emsalsiz şehir hakkında insan hayranlığını ifade için kelime bulamıyor. Hayranım. Âbidelerini ihtişamı, Boğaziçi, Haliç. Bunların hepsi insana güzel bir rüya gibi geliyor. Sonra halk… Ne temiz, ne nazik insanlar. Burada meşhur Türk misafirperverliğinin bütün hususiyetlerine şâhid oldum. Herkesten, tanıdığım dostlarımdan hudutsuz nezâket gördüm. Memleketinize her fırsat buldukça geleceğim; şarablarınız güzel, ama yemekleriniz dünyanın en nefis yemekleridir.”

Duc de Faisensac