Author Archives: adnanalgin

Bu Vural Sözer’e hakarettir.

“Türkçenin doğru kullanılması ve konuşulması adına çaba göstermiştir. Atasözü, deyim, ikilemeleri derlediği sözlükleri ve yazım kılavuzu bulunmaktadır.”

Huysuz ve tatlı insan, on parmağında on marifet yokmuş gibi yaşayan mütevazı yazı emekçisi Vural Sözer, kabrinden fırlayıp “konuşulması adına çaba göstermiştir” yazma densizliğini gösterenlere sunturlu küfürler savurmuyorsa “orada da” yazmaya devam ettiğindendir.

“Türkçenin doğru kullanılması ve konuşulması adına” diye yazmışlar. Kepazeliğe bakın hele! Bir de “çaba göstermiştir” öyle mi?! Kilyos’ta öğle rakısını birlikte yudumlama şerefine nail olduğum değerli yazı emekçisi, sahici bir reklam canavarı Vural Sözer, “çaba” ile “gayret” arasındaki farkı bilen bir yazı işçisiydi ey “teisyeseviedutr”ciler. O “adına” sakilliğine yüz vermek şöyle dursun, sümüğünü bile sürmezdi!

Sen rahat uyu Vural abi, “mayın tarlasında piknik yapan (bilmeden değil, bile bile) boşa kürek sevdalısı” ruh kardeşin, bu cehalet kumkumalarına meydanı bırakmayacak.

Elbet bir görüşeceğiz.
Sen yine Yamalı Poğaça’da hata avına çıkarsın, ben sana izah ederim. Hem belki orada kevser şarabı da içeriz.

Allahaısmarladık.


Zırt pırt “post” atma, tarihe Post at!

Gelse o şûh meclise nâz ü tegāfül eylese
Reng-i hicâbı gülşen-i meclisi gül gül eylese
Ta’ne-ger-i riyâz-ı huld olur idi vücûh ile
Âşık-ı zârı gülşen-i vaslına bülbül eylese

Güfte: Nâilî
Beste: Hâfız Post
Makam: Rast Yürük Semâi


Al Fecri’yi, vur Cihat’a!

Geniş kültürünün ve batı müziği üzerindeki derin bilgisinin verdiği yetki ile münekkidlik yapdığı da duyulmuş, emsalsiz tenkid yazılarının birinde R.E. Koçu’nun “Acı Su” isimli kitabda toplanıp yayınlanmış şiirleri için: “Şiirden başka her şeye benziyor” hükmünü verdiği bize nakledilmişdir; F. Ebcioğlunun san’atcı hüviyetini tamamlayacak kıymet ifâde ettiği için bu kütüğe kaydettik.

İstanbul Ansiklopedisi, Fecri Ebcioğlu


“Sonra halk… Ne temiz, ne nazik insanlar.”

“İstanbul… İstanbul.. Bu güzel emsalsiz şehir hakkında insan hayranlığını ifade için kelime bulamıyor. Hayranım. Âbidelerini ihtişamı, Boğaziçi, Haliç. Bunların hepsi insana güzel bir rüya gibi geliyor. Sonra halk… Ne temiz, ne nazik insanlar. Burada meşhur Türk misafirperverliğinin bütün hususiyetlerine şâhid oldum. Herkesten, tanıdığım dostlarımdan hudutsuz nezâket gördüm. Memleketinize her fırsat buldukça geleceğim; şarablarınız güzel, ama yemekleriniz dünyanın en nefis yemekleridir.”

Duc de Faisensac


Garanti BBVA’dan 23 Nisan Mesajı: “Ulu Önder’imiz” ve Kurumsal Cahilliğin Anatomisi

Sabahın köründe telefonum titredi. Baktım, mobil uygulamada birkaç mesaj… Garanti BBVA’dan bildirim üstüne bildirim. “Hah,” dedim, “ya taksit hatırlatacaklar ya da yine ‘size özel’ bir kredi…” Ama yo, mevzu millî duygularmış. Ekranda devâsâ bir “Ulu Önder’imiz” ibâresi. İşte o an, insanın içindeki o emekli musahhih beş yıllık telefonunu duvara fırlatarak İstanbul’daki kitapçılarda ne kadar yazım kılavuzu varsa bütçesi nispetinde hepsini alıp Garanti BBVA Genel Müdürlüğü’nün önüne yığdıktan sonra, avazı çıktığı kadar haykırmak istiyor. Reklamcılar gibi soralım: Neyi mi haykırmak istiyor?

Milyarlarca dolarlık marka değeri, gökdelenlerde yankılanan “strateji” toplantıları, saniyesine servet dökülen reklam filmleri… Hepsi gelip o küçücük, o lüzumsuz, o cahilce kondurulmuş kesme işaretine tosluyor.

Ajansın “Saygı Kesmesi” ve Junior Dramı

Bu metnin mutfağını hayal etmek zor değil. Muhtemelen bir ajansta, yulaf sütlü latte’sinden bir yudum alan “junior” metin yazarımız, Atatürk’e olan bağlılığını grameri katlederek göstermeye karar verdi. “Ulu Önder” yazıp geçse sanki yeterince sevmiyormuş, saygı göstermiyormuş gibi hissetti büyük ihtimalle. “Öyle bir ayırayım ki,” dedi içinden, “saygıdan kelime ortadan ikiye bölünsün de görsünler saygı nasıl gösterilirmiş!”

Türkçedeki iyelik ekinin (-imiz) kelimeyle olan et-tırnak ilişkisinden habersiz bu gencimiz, o kesme işaretini oraya bir “hürmet nişanı” gibi çaktı. Oysa o, bir saygı göstergesi değil, dilin morfolojik gövdesine saplanmış bir “operasyonel hata” olarak dil çıkarıyor.

Screenshot

OnaOnay Zincirindeki “Körler Sağırlar” Diyaloğu

Peki, bu metin banka müşterilerine nasıl ulaştı?

  • UX Writer: “Butonun kavisini 2 piksel kaydıralım” derken metnin ruhunu piksellerin arasında kaybetti.
  • Sosyal Medya Uzmanı: Toplantıdan toplantıya koşarken, önüne gelen metne bakıp “Harika, Atatürk var, büyük harf var, okeydir” deyip onayını verdi.
  • CRM Uzmanı: Mesajı sisteme tanımlarken muhtemelen “Karakter sınırı geçiyor mu?” diye baktı, o kesmenin dile attığı jileti fark etmedi.

Sonuç?
Milyonlarca insana “Biz daha iyelik ekini ayırmamayı bilmiyoruz; ama bankacılıkta dünya markasıyız” mesajı, bayram neşesi niyetine servis edildi.

“Ulu Önder” Resmî Bir Unvan Değildir, Dağılın!

İşin asıl trajikomik yanı, “Ulu Önder” ifadesinin resmî bir unvan değil, bir epitet, bir yakıştırma olması. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü sevmek için ona atfedilen bir unvanı cümle içinde büyük harflerle yazıp yanlış kesme işaretiyle “kutsallaştırmaya” kalkmanın bir âlemi yok. O apostrofu oraya koyduğunuzda “daha çok” Atatürkçü olmuyorsunuz; sadece daha az Türkçe bildiğinizi gösteriyorsunuz. Elbette bir de Atatürk’ü hiç tanımadığınızı…

Mustafa Kemal Atatürk’ün unvanları bellidir çocuklar: “Gazi”dir, “Mareşal”dir, “Cumhurbaşkanı”dır. O, 19 Eylül 1921’de Sakarya Meydan Muharebesi’nin ardından bizzat Meclis kararıyla aldığı “Gazi” unvanını her şeyin üstünde tutardı. Soyadı Kanunu’ndan sonra bile pek çok resmî belgede ve şahsî mektubunda imzasını “Gazi M. Kemal” olarak atmayı tercih etmiştir. Bu unvan; bir reklam ajansı masasında değil, bizzat ateş hattında kazanılmış resmî bir rütbedir, barut kokuludur. “Ulu Önder” yazımı ise sizin gibi sosyal medya Türkçesiyle yazıp konuşanların ona vermeye çalıştığı zorlama bir pâyedir.

Garanti BBVA ve benzeri anlı şanlı kurumların, “dijitalleşme” ve “vizyon” masallarını anlatırken, en temel iletişim aracı olan dile bu kadar “ecnebi” kalması tam bir plaza trajedisidir. O kesme işaretini gelecek yıl kullanmayın hiç değilse; çünkü o işaret, sadece kelimeyi değil, sizlerin “nitelik” ve “özen” iddialarınızı da darmadağın ediyor.


Edebiyat Dünyasındaki Görünmez İktidar: İmza Sermayesi

Edebiyat dedikleri yerde metin tek başına iş yapmaz. Koluna mutlaka birileri girer. Kitap daha kapağı açılmadan o kollar tarafından sarıp sarmalanır. Bir paragraf, “tanınmış” birinin elinde “cesur dil” olur; ismi duyulmamış birinin elinde “dağınık”… Aynı oyun, sağlam bir “network”ün içinden geliyorsa “dil deneyi” diye yere göğe sığdırılamazken ismi duyulmamış ve “genç” olmayan birinden çıkıyorsa “fazla zorlanmış” diye yüz buruşturulur. Metin okunmadan önce yazanın adı ve soyadı okunur.

Bu bir “imza sermayesi”dir. Edebiyat mahallesinde bazı imzalar peşin krediyle sağda solda fink atar. O kredi, kötü metindeki kusuru karakter saydırır. Yetmez, savrulmuşluğu cüret diye pazarlar. Kibri de tavır diye ambalajlar. Yalan yanlış yazılmış kelimeleri, ifadeleri ve noktalama işaretlerinin kullanımındaki tutarsızlığı “yazar tasarrufu” diye yedirir. Aynı cümle için birine kırmızı kalem çekilir, “meşhur yazar” en fiyakalısından koltuğa buyur edilir.

Okur da bu günahın gönüllü köleleri olduğundan hepten masum değil. Bizde metnin peşinde koşan okur yok. PR hamleleriyle, “sosyal medya” yelpazesiyle havalandırılmış yazarların etrafında oluşturulmuş aura’ya tav olan geniş bir kalabalık var. Ünün buğusu, dergi çevresinin buğusu, birbirinin sırtını sıvazlayanların buğusu, teşekkür yazılarının buğusu, yarışma jürilerinde dönen tanışıklıkların buğusu… Bir isim etrafında “menkıbe” birikince, berbatın berbatı cümleye “bilinçli tercih” muamelesi yapılır. İsmi bilinmeyenin tertemiz paragrafı derin umursamazlıklar içinde idam edilir. Okur denilen “leş kargası” (Ece Ayhan Çağlar’ın ruhu şâd olsun) ise metni değil, metne önceden verilmiş hükmü teyit eden bir figüran olarak bu kumpanyada rolünü oynar.

Kitabı okuyan yok, yazarın parlatılmış edebî sicili kâfi. Daha acısı da şu: Aynı çevre, durmadan “yeni ses” aradığını söyler. Yalan! Yeni ses değil, güvenli ve kronolojik anlamda genç arıyor onlar; “genç ses” değil aradıkları. Metne değil, o metni yazanın yaşına bakıyorlar. Şiirde de böyle, öyküde de… Kısacası, önceden bir yerlerde (rakı-balık-tarator masası tercih edilir) mühürlenmiş, bir “ağabey”den “onay” kaşesini almış, birkaç doğru masada adı geçmiş yahut hakkında üç beş “isimli” kişinin “acayip iyi çocuk” dediği bir yeniliktir bu. Edebiyatın “genç ses” diye pazarladığı şeyin önemli kısmı, tanıdık isimlerin birbirine açtığı kapılardan ibarettir.

Bu yüzden memlekette bazı metinler sadece yayımlanmakla kalmaz, kutsanır. Bazı metinler ise reddedilmez, küçümsenir. Aradaki fark estetik, poetik falan değildir. Sınıfsaldır, çevreseldir. Network denilen çark tam da budur. Hangi masada oturduğun, hangi derginin çevresinde dolaştığın, kimi tanıdığın, adının kimde çağrışım yaptığı… Bunlar yazdığın metnin iç cebine yerleştirilmiş görünmez kartvizitlerdir.

İşin trajikomik tarafı ise bu düzenin en hararetli savunucularının kendilerini “muhalif” olarak lanse edenlerden çıkmasıdır. Dilde devrim, yapıda kırılma, merkezle kavga… Hepsi ağızda karamela! Masaya dosya gelince sorular gelir: Kim bu? Yaşı kaç? Hangi dergiden? Kiminle oturup kalkıyor? Şişenin markasına göre şarabın tadını çıkardığını zanneden görgüsüz zenginler gibi şarabı içmeyenler etiket yalıyor.

Bu yüzdendir ki “tanınmış” bir isimden gelen zayıf metinler üstüne uzun uzadıya konuşulur. “Niyet” aranır, “alt metin” sorgulanır, “külliyatı içindeki yeri”ne bakılır. Adsız birinin güçlü metninde ise ilk aranan şey bellidir: kusur. Birinde hata büyütülür, diğerinde hata yorumlanır. Birine “çalışsın” denir, öbürüne “deneysel çalışma”…

Edebiyatın sınıf ayrımı burada ortaya çıkar: Aynı yara için birine şefkatle pansuman yapılırken diğeri otopsi masasına alınır. Anlatım bozukluğu, “ses kırığı” olur. İmlâ zaafı, “yazar tasarrufu” diye övülür. Metin dağılır, “deneysel akış” diye alkışlanır.

Bazı yazarlara kusuru, hatayı marifet diye satma imtiyazı tanınmasına şaşıran yok neredeyse. Değneksiz köyde elini kolunu sallayarak gezen gezene… Bunun adını koyayım: imza sermayesi. Böylesi yazar takımı cepten yemektedirler. Daha kapağı açılmadan, yayımlanmasını takip eden birkaç ay içinde “yılın kitabı” ilan edilen kitapları gördü bu gözler! Minderde peşin peşin tuş! Direkt şampiyon! Sonra da buna gazetelerin eklerinde “edebî sezgi” süsü verilir. Bu memlekette neler yendi, bu da afiyetle yenir.

İyi metnin bir özelliği vardır: Gecikir, geciktirilir; sürünür, süründürülür. Yüzüne kapılar kapanır, bir masada sarakaya alınır, editörler dudak üstüne dudak büker. İyi metin, kaderini bu kuşatmayı yardığı ölçüde kendi yazar. Bu yolda o metnin maruz kaldığı yok sayılma, görülmeme, aşağılanma merdivenlerinde tökezlemek kaçınılmazdır. Bunu göze alarak yılmadan azmin, sabra desteğini körüklemek şart olsa da edebiyatın asıl sınavı metne soyadı kadar kredi açılıp açılamayacağı noktasında düğümlenir.

Bu memlekette bir gün gerçekten metin söz sahibi olacak ise önce şu put kırılacak: tanınmış imza. Bu put kırılmadan ne yepyeni ses çıkar ne risk alınır, ne de edebiyatın yüzü gözü temizlenir. Geriye çevre dayanışması kılığında gezinen bir esnaf ahlâkı, birbirine müşteri getirip götüren cümleler, belli masalarda ona buna kefil olan övgüler ve birbirini şişirip duran “eleştiri” yazıları kalır. Metnin kaderi, adının gölgesini fersah fersah geçmezse ortada edebiyat değil, bir dayanışma kulübü vardır. O kulübün de kapısında dikilen fedai bellidir: imza.


Şiiri Ses Oyunu Sananlar Kulübü

Bu yazıyı dokuz yıl önce yazmıştım. Ekrandaki kişiler değişti, dekor değişti; fakat şiiri karton bir duygulanıma, şairi de sahne aksesuarına çeviren alışkanlık değişmedi. Bir yerlerde mısraın hakkı ses cambazlığına; şiirin ağırlığı da “hisli duygular” gösterisine meze yapılıyor. Sanki biraz titrek ton, biraz da müzik yetermiş gibi.

Oysa şiir, fonda az müzik, boğaza biraz titreme, cümleye biraz “hüzün” sürülerek elde edilen bir şey değil. Yıllar önce canımı sıkan şey ne ise bugün de aynı merkezde: duygu taklidi, amatör hüzün müsameresi.

O yüzden bu yazıyı yeniden çıkarıyorum. Bu yazı eski; ancak derdi eskimedi.


Halit Ergenç ile Meryem Uzerli yeniden buluşmuşmuş!

Gördüğünüz bu alıntı “gazetepencere.com”dan.

Reklam kokan bu haberin sonunda ise yazan şu: “Uzun bir aradan sonra aynı projede buluşan Halit Ergenç ve Meryem Uzerli’nin performansı ise sinemaseverler tarafından şimdiden merak ediliyor.”

Bir “sinemasever” olarak ne Meryem Uzerli’yi ne “performansı”nı merak ediyorum. Reklam yüzü sıfatıyla oynadığı pırlanta markasının YouTube kanalında yer alan “En Özel Anların Rengi, Blue Diamond” videosunun altına bırakılan üç yorumu “aynen” kayda geçiriyorum sadece.

Bu bir: “Kadın o kadar bizden değil ki reklamı veren firma bile ALT YAZI ile kadının söylediklerini TÜRKÇEYE çeviriyor.”

Bu iki: “Bu kadın sayesinde Türkçe’den soğur insan. Bu kadar kulak tırmalayan bir ses tonu, telaffuz şekli duymadım hayatımda. Neden bu arkadaş yani? 50 senedir Türkçe öğrenemedi gitti. Mükafatı da her platformda karşımıza çıkmak oldu.”

Bu da üç: “Bunca para kazanıpta türkçe diksiyon derleri almayan biri kendinden utanmalı!”


Yazıdaki Ayna veya Bir Harften Bir Mezara

Tabeladaki yanlışı gösteriyorsun; yorumlardan küfür fışkırıyor. “Kulüp” diyorsun, “de ayrı” diyorsun, “şarz aleti” diye yazılmaz diyorsun; “anonim” cengâverler palayı eline alıyor. Bu memlekette yanlışını düzeltmek isteyen az, yanlışına dokunana diş bileyen tabur tabur… Hatayı gösterdiğin anda okuyanın kanı çekiliyor; nefsine dokunulduğunu zannedip ağzından köpükler saçıyor.

5 Ocak 2011’deki “Tabelalar, Türkçe ve Yazım Hataları” başlıklı yazımın altında yer alan küfürlü yorumları (!) unutmuştum. Bir arkadaşım hatırlattı ve tekrar okudum. Ana-avrat küfür, cinsiyetçi ağız, imlâ bozukluğu, anonim cesaret, çamurdan yoğrulmuş bir öfke… Yazıya cevap vermeye değil, yazana saldırmaya gelmişler. “Yanlış yazıyorsun” diyemeyenler, yanlış yazarak saldırmış. Yazının altına düşülmüş en sahici dipnot bu: Harfe tahammülü olmayanın fikre de tahammülü olmuyor.

Mesele hiçbir zaman yalnızca yazım meselesi olmadı zaten. “De” ayrı mı, birleşik mi; şapka kalktı mı; özetin kısası olur mu? Asıl altta yatan şey şu: Bu memlekette nice kişi yanlışını öğrenmek istemiyor; yanlışına ilişilmesini de hakaret addediyor. Hatta bunu da “adlediyor” diye yazıp konuşmaya devam ediyor! “Doğrusu neymiş?” diyecek yerde, “Sen kimsin lan!” diye dayılanıyor. Ne de olsa öğrenmek biraz geri çekilmeyi bilmektir; bunlar tam tersi ağzını bozuyor. Bilmediğini kabul edeceğine sövmenin o yumuşacık yatağına uzanıyor. Harf de düzeltilmesin, kelime de… Karış-maaa!

Buradan mezara uzanan hattı döşerken ölçüyü kaçırdığımı zannedenler çıkabilir. Ancak kazın ayağı öyle değil. Yorum kutusunda söven ile kabre saldıran aynı mektebin talebesi değil mi? Biri dile çullanıyor, öteki ölünün taşına… Biri kamusal sözü kirletiyor, öteki yasın sınırını çiğniyor. İkisinin de ağzında aynı cümleler: Beni düzeltemezsin. Bana sınır koyamazsın. Bana ayna tutamazsın. Yanlışıma, hoyratlığıma karışamazsın.

Bu bakımdan söz konusu yanlışlara “alt tarafı iki harf” diye bakılamaz. O iki harfin ardında bir boş vermişlik, bir özensizlik, bir kabalık birike birike saldırıya geçiyor. Bu boş vermişliğin ardına saklanmış bir özensizlik, bir saldırganlık var. Dili başıboş bırakınca karakter de başına buyruk hareket ediyor. Cümle laçkalaşınca öfke gemi azıya alıyor; sonra biri mesajla aileyi tehdit ediyor, öteki yorumda sövüyor, beriki mezara dadanıyor. Ayrı ayrı vakalarmış gibi görünse de aynı çürümenin farklı yüzleri bunlar. Medeniyet anıtta, mahkemede, televizyonda yükselmez; önce dilde kaidesine oturur. İnsan ağzını toplayamıyorsa elini de toplayamaz. Kelimeye saygısı olmayanın sınırlara hiç saygısı olmaz.

Bu yüzden benim sanal kırmızı kalemim yalnız tashih için kapağından çıkmıyor. O kalem, düzeltilmeye tahammülü olmayanlar için yürürlüğe giriyor. Billboard’daki, tabeladaki, ilandaki yanlışı önemsemeyen ile mezara saldıran aynı çürümenin değişik yüzleridir. O yanlışlar ise memleketteki yarayı gösteren bir aynadır.


Erdöl Boratap: Dijital Hafızada Kaybolan Bir Ses

7 Haziran 2012’de Erdöl Boratap hakkında kısa bir yazı yazmıştım. Aradan on yıl geçti; o yazı hâlâ aranıyor. Bu her zaman yazının meziyeti değildir. Kimi zaman ortadaki bilgisizliğin, arşiv tutmayışın ayıbıdır.

Arama motorlarına bakıyorsunuz isim var, hayat yok. Kırpılmış cümleler var, sahih kayıt yok. Kulaktan dolma ayrıntılar, birbirini kopyalayan satırlar, yarım yamalak tarihler, karman çorman isimler… İnsan biyografi ararken baştan savma bir dijital enkazın içine düşüyor.

İlk kayboluş bedenledir, ikincisi arşivde olur. Hele sesiyle yaşamış, sesiyle tanınmış insanlarda bu ikinci kayboluş daha da ağırdır. İlk anda aklıma düşen isimler: Nevin Akkaya, Kaya Akarsu, Alev Emre, Hayri Esen, Esen Günay, Vâlâ Önengüt… Haklarında elle tutulur, sahih bilgi bulmakta zorlanıyoruz. Özen kelimesini lugatından kovmuş bir güruh gelip bu kayboluşu çerçöp bilgiyle dolduruyor. Bir süre sonra geriye yanlışlar ve kırıntılar kalıyor.

Erdöl Boratap’ta da olan buydu. Sesiyle hatırlanan insanlardandı o. Yüzü unutulsa bile sesi bir dönemin içine sinmişti; kültür-sanat programlarına, reklam seslendirmelerine, evlerin akşamına karışmıştı. Bir dönemin sesini internet dedikleri bu büyük savsaklama tarlasına bıraktığınızda geriye hakikat değil, yamrı yumru bir tortu kalıyor.

Eldeki sahih kayıtlara bakınca ana hat yine de seçiliyor. Erdöl Boratap, kamuya açık kaynakların ortaklaştığı kadarıyla, 2 Haziran 1937’de İstanbul’da doğmuş, 7 Haziran 2012’de Kalkan’da ölmüş bir yayıncı. Şükriye Atav’ın oğlu, Yalçın Boratap’ın ağabeyi. Galatasaray Lisesi, Kabataş Lisesi ve Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü hattından geçmiş; sesiyle tanınmış, sesiyle yer etmiş bir isim.

Meslek çizgisinin ilk kısmı nispeten berrak. 1960’ta TRT’ye spiker olarak girdiği, iki yıl Ankara Radyosu’nda çalıştığı, 1963’te İstanbul Radyosu’na geçtiği kayıtlı. 1972’de TRT’den ayrılıp reklam spikerliğine geçtiği söyleniyor; bir başka kayıt onu kurumda tutuyor. 1971 tarihli bir insan hakları derlemesinde adı TKP davası bağlamında geçiyor. Bu dosyanın üzerinde hüküm kurmak bu yazının işi değil. Aynı dosyada bir protokol metninde “Devlet Radyosu redaktörü” sıfatıyla da görünüyor. Hafıza kendiliğinden delinmiyor; kimi zaman korkudan, kimi zaman ihmâlden, kimi zaman da düpedüz savsaklamadan deliniyor.

Sonra 1990-1991 döneminde TRT ekranında, Leyla Tekül’le birlikte “Günlerle Gelen” adlı kültür-sanat programını sunduğu kayıtlarda var. Dublajlardan, seslendirmelerden tanınan bir isim olarak anılıyor. Demek ki bu ses bütünüyle kaybolmamış; dağılmış, seyrelmiş, yanlış ellere düşmüş. İnternet denilen büyük çöplük de bu dağınıklığı toplamak yerine daha beter dağıtmış. İsimler karışmış, tarihler birbirine geçmiş, hayat hikâyesi dedikoduya teslim edilmiş. Koca bir yayıncılık tecrübesi birkaç dağınık cümleye, birkaç özensiz satıra terk edilmiş.

Türkiye, arşiv tuttuğunu zanneden ama kaydı elinde çürüten bir memleket. Eski yayıncılarını, spikerlerini, ses sanatçılarını, dublaj emekçilerini doğru dürüst toplamıyor; kayda geçirmiyor. Herkes bir şey bildiğini zannediyor, kimse doğru dürüst bir şey bilmiyor.

Bazı isimler öldükten sonra yalnız toprağa verilmez; üzerlerine bir de ihmalin toprağı atılır. Yazının işi, hiç değilse o toprağı biraz eşelemektir. Erdöl Boratap’ı arayan biri, internette hiç değilse biraz daha sahih bilgiye ulaşsın diye… Eğer bir kıymeti varsa budur