Mete Tunçay’dan Leylâ Erbil’e, Ali Muhiddin Hacı Bekir’in lokumlarından postacının selamına kadar insana dair ne varsa savunduğum o 2010 Mart’ı… 16 yıl geçmiş. O gün sivilceli dediğim çehre bugün “pılaza” diliyle maskelenmiş, palazlanmış durumda. Şimdilerde “teşekkür ettim”ciler, “olacağız”cılar insanî her ritüeli bir “task” gibi kapatıp arşive kaldırıyor. Arşivdeki bu yazım, aslında bir kehanet değil, dildeki o büyük yangının ilk kıvılcımlarıymış. Burnunuzun mendireği hâlâ sızlıyorsa lütfen buyurun.
Category Archives: Uncategorized
Elimiz armut toplamıyor!
Meslek küçültme “sanatı”
Bu “ilan” enflasyonu, sadece dilin şirâzesini kaydırmakla kalsa iyi; ömrünü kelimelerin tartısında tüketmiş, cümle kurmayı bir haysiyet meselesi haline getirmiş insanların emeğini de bir işporta malı ucuzluğuna indirgiyor. Klavyenin başına her oturanın, kendini sorgulanamaz “metin yazarı” ilan ettiği bu vasatiyet cumhuriyetinde, liyakat miyakat yok artık.
Erişilebilirlik terânesi
Mesele sadece bir yazım yanlışı meselesi değil, bir meslekî itibar suikastıdır. Dilin kurallarıyla cebelleşmek, üslup üzerine kafa yormak yerine “sosyal medya da” fink atan bu cüretkâr zihniyet, ortalığı bir dil bataklığına çevirirken asıl işi bu olan profesyonelin nitelikli emeğini de o bataklığın içine çekip değersizleştiriyor. “İyi yazmak” bir meziyet olmaktan çoktan çıktı; “hızlı, hatalı ve ucuz” yazmak, dijital çağın o meşhur “erişilebilirlik” illüzyonuyla baş tacı edilir oldu.
Cüretin küfrü
Yazının namusunu ölümüne savunan bir kalem erbabı için bu tablo, emeğinin sistemli bir şekilde değersizleştirilmesinden başka bir şey değildir. Profesyonellik, bu tip “özentili” amatörlüklerin yarattığı kirliliği temizlemekten kendi işini yapamaz duruma gelmişse, orada artık bir meslekten değil, bir kültürün kendi kendini imha etmesinden bahsetmemiz gerekir. Bu iğrenç cüret, sadece Türkçeye değil, bu işe yıllarını vermiş her onurlu meslek erbabına edilmiş adi bir küfürdür.
Hayatına anlam kat
Okumaya devam etmek için abone olun
Bu blog gönderisinin devamına ve yalnızca abonelere özel içeriklere erişim sağlamak için abone olun.
Emzik 4.0: Modern İnsanın Dijital Bağımlılığı ve Kaçış
Sabah uyanır uyanmaz elimiz telefona gidiyor.
Gözler daha açılmamış, ruh yerine gelmemiş, kalp hâlâ gecenin yükünden kurtulamamış…
Ama parmak, o küçük ışığa uzanıyor.
Sanki içimizde görünmez bir bebek ağlıyor da onu susturacak tek şey başkasının varlığıymış gibi.
Bir çocuğun uyku arasında emziğe uzanması gibi.
Kendimizi susturmak için dijital bir sessizliğe uzanıyoruz usulca.
Bir Uzuv Olarak Akıllı Telefon
Gün boyunca elimiz aynı harekette:
Telefonu masaya koy, sonra al, sonra koy, sonra al.
Artık bir aksesuar değil; bir uzuv.
İnsan, avuç içiyle düşünüyor artık.
Tuhaf olan şu:
Kimse gerçekten haber okumuyor.
Kimse gerçekten konuşmuyor.
Kimse gerçekten içerik tüketmiyor.
Hepimiz sadece bir anlık tesellinin peşinden gidiyoruz.
Dijital emzik ağzımızdan düşünce huzursuzlanıyoruz; çünkü o anda kendi düşüncemizin sesini duymamızdan korkuyoruz.
Ve o kısa, çıplak, sessiz oda — modern insanın en korktuğu yer. Bu yüzden kalabalıkların içindeyiz.
Ama temassızız.
Çevrimiçi kalıyoruz, içimiz çevrimdışı.
Sosyal Medya ve Avunma Pratiği
Hiçbir şey yapmadan durmak, “modern” insan için dayanılmazdır.
Duramıyoruz.
Kıpırdamadan durduğumuz anda düşüncelerimiz seslenmeye başlıyor.
Biz o sesi duymamak için ekranı açıyoruz.

Bir tür susturucu… Takıyoruz birer birer… Tesbih çekmek “alaturka”, parmaklar “scroll”a kilitliyken
“post-modern”! İnsan kendi içine bakmamak için her şeyi yapıyor.
Sosyal medya bağımlılığı tam da burada başlıyor.
İnsan kendi içine bakmamak için her şeyi yapıyor.
Kafeler dolup taşıyor, toplu taşıma dopdolu, ekranlar magazin fazlası…
Hiçbirimiz birbirimize değmiyoruz.
Kahkahalar, kapağı bombe yapmış konserve kutusu… Ekran ışığı bir ninni gibi başımızı okşuyor.
Yetişkinliğin kundaklanmış hâli bu.
Bir avunma pratiği…
Arzu, doyum için değil; sürmesi için var. Biz telefonla mutlu olmaya çalışmıyoruz aslında.
Eksikliğimizi ovuyoruz. Kimimiz tülbentle kimimiz ipekle… Oyalanıyoruz.
Oyalanmak iyileştirmiyor.
Sadece geciktiriyor. Kalbimiz kırıldığında o kırığı onarmanın bir yolunu aramıyoruz.
Üzerine mavi ışıkları tutuyoruz lehim niyetine.
Kırık, ışıkta parlıyor diye iyileşti sanıyoruz.
İyileşmiyor.
İyileşmeyen Yaralar ve Mavi Işık
Keder büyürken elimiz yine telefona gidiyor.
Oysa kederin hakkı büyümektir. Kanaya kanaya…
İnsanın içi acısın biraz; acı, düşüncenin olgunlaştığı yerdir.
Sessizliğin nimeti orada öğrenilir.
Kalbimizi parça parça taşıyoruz ve o parçalara dijital emzikler takıyoruz.
Bir bildirimle bir kaydırma hareketiyle avunuyoruz, avutuluyoruz.
Acının bize ait olmasından korkuyoruz.
Korkunun ecele faydası var mıydı?
Acı bizim.
Keder bizim.
Yoksunluk bizim.
Dijital emzikler?
Onlar susturucu.
Sabah uyanır uyanmaz, ilk iş olarak telefona değil, kendimize dokunalım.
Kalbimize, yüzümüze, acımıza… Hayat orada başlar.
Sessiz.
Derinden.
Kimseye göstermek zorunda olmadan.
Al Godiva’yı vur D&R’a!

GS’nin emekliliği gelmiş futbolcusu Arda Turan’ın evlere şenlik Türkçesini düşününce ister istemez hem Godiva’nın “melez” Türkçesi hem D&R adlı firmanın abidik gubidik ve dahi dandik Türkçesinin milyon avroluk birikimleriyle hayatını idâme ettirenlere hizmet vermekte kâfi geleceğine hükmetmekte beis yok.
Firma isimlerinin “Di en ar” olarak telaffuzuna büyük ehemmiyet gösterenlerin ve onların “iletişim” çalışmalarını yürütenlerin kötürüm Türkçelerinin içler acısı röntgeni karşısında insanın edeceği küfrü seçmesi sahiden çok zor!
Daha kesme işâretinin (Bkz. apostrophe) nerelerde kullanılacağını bilmeyen bu cahiller (“Aşk’a” yazmak nasıl bir beyin felcidir bilemezsiniz!), “her şey”i de “everything” zannedip yapıştırmışlar. Durun, müjdemi isterim: Bu ekran görüntüsü (“SS” diyorlar) iki gün öncesine ait. Dün görüldü ki “her şey” diye yazmışlar; ancak hâlâ “Aşk’a” skandalı berdevam! Belki birkaç gün sonra “özel-cins isim” hususuna dair birileri ikaz eder de bu çocukları, onu da düzeltiverirler, kim bilir!
Godiva’nın Türkçesi
“Godiva Chocolate 1926 yılında kurulmuş, dünyanın en prestijli çikolata markasıdır.” Böyle yazıyor http://www.godiva.com.tr’de.
Bu kareyi de Akasya AVM’de dondurdum. “CAFE”deki “E” harfinin aksanı yerli yerinde maşallah. İyelik ekine Godiva’nın da alerjisi var. Bakın, nasıl bir melez bir Türkçeye meyletmişler: “Mağaza kapalı alanlarına”! Vay vay vay!

Haydi, bunları görmeyelim, iyelik ekini hepten hayatımızdan çıkardık. Yahu, şu “Hoşgeldiniz” rezaleti nedir Lady Godiva aşkına! Ne “prestij” kalır bu kafayla ne lezzet o çikolatalarda… “Global lezzet” tamam da Türkçe? “Premium Türkçe”ye de ağırlık verin biraz olmaz mı?
+1
“Halfaouine est juste magnifique, elle me donne la chaire de poule , à chaque fois que je l’écoute”




