Bildirim

Telefon öttü. Ötme dedim, dinlemedi. Ötüken’den bildirmeye kafayı takmış. Bildirdi. Ekranın altında kırmızı bir ben gibi büyüyüp duruyor: bildirim. Bir mesaj, iki kampanya, üç “seni özledik”… Ulan beni özleyen banka mı kaldı! Faizimle ilgileniyorlar, feyzimle değil.

Eskiden zil çalardı, kapıya giderdik; şimdi zil cebimizde, kapı biziz. Açıl susam açıl! Susam da değil, SAMSUNG. Güncelle beni, diyor. Güncellemezsem ne olur? Eski sürüm insan mı olurum? Sürüm sürüm sürünürken “yeni özellikler eklendi” diye seviniyoruz. Parmak izi bırakıyorum her yere, parmağım yok hükmünde. Yüz tanıma açıldı, yüzüm tanınmaz hâlde. Face ID beni benden iyi biliyor da annem hâlâ “oğlum biraz solgun görünüyorsun” diyor. Anaların algoritması şaşmaz.

Bildirim sesiyle ezan arasına kaç saniye koymalı insan? Sabah namazına kalkmadan “Sepetinizde ürün kaldı” diyor bir mağaza. Sepet? Hazreti Musa’yı Nil’e bırakan sepetten buraya nasıl geldik? Musa sepette, ben sepette, memleket sepette; indirim kodu girilirse belki kurtuluş %20. Kod: KADER20. Uygulanamadı. Şartları karşılamıyorsunuz. Zaten hiçbir şartı karşılayamadık ki! Yaş şartı, maaş şartı… Şartnameye bakıyorum, dipnotta küçücük: “Hayat stoklarla sınırlıdır.” Tükendi yazıyor. Stokta yok. Stoacı ol bari!

Epiktetos açmış push notification’ı: “Seni rahatsız eden şey olay değil, ona dair yargındır.” Bu arada kargo yine gelmedi. Kapıcıya bırakmış olabilir mi? Kapıcı epik tost yapıyor aşağıda; kaşarlı, kavurmalı ve bol kederli.

Gece telefonu ters çeviriyorum, dünya susmuyor. Sessize alıyorum, içim titreşimde.

“Rahatsız Etmeyin” diye bir mod var; keşke insanın çocukluğuna da konsa. Rahatsız etmeyin: babam uyuyor, annem ağlıyor, ben büyüyorum. Üçü de sessizce olur, üçünün de bildirimi gelmez. Kapıyı yavaş kapat, ışığı açma, sorma. O modu çocuk kendi kurar zaten; kimse öğretmez, herkes bilir. Büyüme bildirimi gelmedi.

Bir sabah cep aynamı açtım, yazılım kendi kendine güncellenmiş: saçlara ak düşmüş, gözaltına geceler fenâ oturmuş. Kabul ediyor musunuz? Etmiyorum. “Daha sonra hatırlat.” Daha sonra kim? Hatır kimde?

Hatırlamak zaten insanın en acımasız uygulaması; silemiyorsun, önbelleği temizliyorsun, yine geliyor. Bildirim: Depolama alanınız dolmak üzere.

İyi de kardeşim, neyi sileyim? İlk öpüşmeyi mi, babamın sesini mi, göğsümdeki ağrıyı mı, hep yarıda kalmış cümleleri mi? Seç, diyor. En büyük dosyaları sıralayabiliyor da en ağırlarını sıralayamıyor.

Fotoğraflar bulutta. Ölüler?
Bulut deyip geçmeyin; eskiden rahmet yağardı oradan; şimdi namussuz şifre soruyor.


İnsanlar…

Olric: İnsanlar çoğu zaman cevap vermemeyi bir çeşit statü göstergesi sanıyor. Oysa iki satır cevap vermek kimsenin ağırlığından bir şey eksiltmez, efendim.


Mutlaka

“Mutlaka” ne güzel kelime!

İnsana güven veriyor. Bir kere söylendi mi iş yarı yarıya hâllolmuş gibi geliyor insana. İki kere söylendi mi tamam diyorsun. Üçüncü “mutlaka”dan sonra o işin olmayacağını düşünmemek mümkün değil. Ne de olsa tecrübeyle sabit.

Bir “iş” için biri aracı olacaktı. Ben talep etmedim; kendisi üstlendi. Önce: “Aklımda, unutmadım, mutlaka organize edeceğim.”

Bekledim. Organizasyon büyük çaplıydı herhâlde. Ses çıkmadı. Aylar sonra nazikçe hatırlattım. Unutulduysam bileyim, iş kapandıysa onu da bileyim.

Cevap süratle geldi. Özür, mahcubiyet ve yeni bir “mutlaka”: “Bu hafta mutlaka bir görüşme planlayacağım.” İçim rahatladı. İnsan “mutlaka”yı ikinci kere görünce ister istemez devlet teminatı sanıyor. Haftalar birbirine kuyruk taka taka geçti. Bir müddet sonra bu kez daha teknik bir takvim çıktı: Önümüzdeki hafta görüşülecek, günü ve saati bildirilecekti. Haftanın yedi günü yetmedi. Gregoryen takvime ayıp oldu.

Bir ara yeniden haber geldi: “Önümüzdeki hafta haber vereceğim.” Bu vesileyle “önümüzdeki hafta”nın takvimde sabit bir karşılığı olmadığını da öğrendim. Ufuk çizgisi gibi bir şey; siz yaklaştıkça o da ilerliyor.

Aynı tarifenin light versiyonu insan ilişkilerinde de mevcut. Birileri sizi çok özlüyor. Güzel sohbetinizden mahrum kaldığını söylüyor. Sanaldan reele geçiş teklif ediliyor, kabul ediliyor. Siz de “Günü söyle” diyorsunuz.

Sonra? Derin bir huzur. Kimse kimseyi rahatsız etmiyor. İnsan ilişkilerinde sessizliğe verilen kıymet gerçekten arttı. Ben eskiden “haber vereceğim” cümlesini gelecek zaman sanıyordum. Meğer nezaket kalıbıymış. “Hoşça kalın”, “yine bekleriz”, “bir ara uğra” ailesinden.

“Haber vereceğim”: Haber vermeyeceğim ama konuşmayı burada güzel bağlayalım.

“Mutlaka görüşelim”: Allah ömür verirse bir alışveriş merkezinde belki karşılaşabiliriz.

“Seni arayacağım”: Telefonumda numaran kayıtlı.

İşin tuhaflığı şurada: Kimse “Lütfen bana bir vaat ver” demiyor. Kimse karşınızdakinin yakasına yapışıp “Bir ‘mutlaka’ alabilir miyim?” diye yalvarmıyor. Birileri “mutlaka”yı kendiliğinden tedavüle çıkarıyor, paketleyip size teslim ediyor. Sonra ürünün servis hizmeti yok. Bir müddet sonra siz ararsanız da tuhaf bir pozisyona düşüyorsunuz: “Şey, geçen ay siz kendi kendinize bana bir söz vermiştiniz de…” İnsanın böyle bir cümleyi kurarken eline sıra numarası alası geliyor.

Belki yeni iletişim düzeninde söz, eylemin yerine geçen bir emoji oldu. “Arayacağım” yazınca arama hissesi tamamlanıyor. “Aklımdasın” deyince hafıza görevi yerine getiriliyor. “Mutlaka” da cümlenin sonuna vurulan kurumsal kaşe galiba:

MUTLAKA
Kaşe–İmza

Altında hiçbir şey yok.

Biri “Mutlaka görüşelim” dediğinde gayet memnun oluyorum. Demek ki görüşmeyeceğiz. Biri “Haftaya bir toplantı ayarlayacağım” yazdığında da o haftayı sıkboğaz etmiyorum. Toplantının haberi yok, benim haberim var.

Mutlaka yazacağım, demiştim kendi kendime…
Yazdım.

İnsanlar söylemek zorunda olmadıkları şeyleri niye söylerler acaba Olric?


“Content Creator” nasıl olunur? Üç düğmeye bas, Enter’a vur!

“Birlikte üretiyor, keşfediyor, ilham alıyoruz.”

Bugünün “content creator”ı fiil üretir. Fiilin nesneyle bir münasebet kurması asla şart değildir. “Keşfet” yeterince keşif, “ilham” yeterince ilhamdır.

Bu arada hâlâ her şeyi “deneyimliyoruz”. Kahve içmiyor, kahve deneyimliyoruz. Otelde kalmıyor, konaklama deneyimi yaşıyoruz. Mağazaya girip don bakmak bile neredeyse “perakende deneyimi”ne bağlanacak. “Hikâye” devri de tam gaz! “Hikâyemizi birlikte yazıyoruz.” Ciddi misin? Kimin hikâyesi? Niye ben de yazıyorum? Kalem nerede?

“Content creator”ın masaüstünde üç düğme bulunduğundan şüpheleniyorum:

KEŞFET
İLHAM AL
BİRLİKTE ÜRET

Brief geliyor. Arkadaş markaya gözlerini kısarak bi’ bakıyor. Cam mı? “İlham”ı yapıştır. Giyim mi? “Keşfet”i çak. Etkinlik mi? “Birlikte üret”i bas. Sıfır riskin formülü belli: 3 in 1.

Çilingir açamaz ha! En sevdiğim elbette “ilham alıyoruz”. Hastasıyım. Bir mağazada topluca ne oldu da ilham geldi?

Birisi vazoyu eline alır:
— Bak Arzu, formun sessizliği.

Arzu da kadehlere bakar:
— Ben burada sofranın hikâyesini görüyorum.

Kasadaki genç başını kaldırır:
— Hadi, hep birlikte üretelim!

Reklam metinlerinde yarı otomatik bir pilot vardır. Uçağı bir şekilde piste indirir de tüm (vazgeçilmezleridir “tüm”) uçakları aynı yere yığar!

Bir reklam cümlesinin insafsız bir testi vardır: Marka adını kapat. Hah! Metin hâlâ işini yapıyor mu?

“IKEA’da birlikte üretiyor, keşfediyor, ilham alıyoruz.”

Harika!

“Boyner’de birlikte üretiyor, keşfediyor, ilham alıyoruz.”

Oldu valla!

“Kadıköy Belediyesi seramik atölyesinde birlikte üretiyor, keşfediyor, ilham alıyoruz.”

Süper be!

İşte olmaması gereken tam da budur.

Reklamcılık bir zamanlar — evet, yaşlı amcanız konuşuyor — markanın ağzından çıktığı anda ona ait olduğu belli olacak cümleyi bulmak için kafa patlatma zanaatıydı. Eli Acıman’ın Manajans’ında Vural Sözer’lerin, sonra Ersin Salman’ların dili didiklediği; Salman’ın müşteri işi beğenmişken bile “Biraz daha çalışalım,” diyebildiği zamanlardan bahsediyorum.

Güven Turan yirmi yıla yakın reklam metni yazdı; şair Erol Çankaya Manajans’tan Lowe/Adam’a, Güzel Sanatlar’a uzanan yıllarını metin yazarak geçirdi; Salih Ecer (“Minik Serçe”nin Deliveren’inin şarkı sözü yazarıdır) reklamcılığın içinden geçti; Hulki Aktunç Manajans’a düzeltmen diye girip iki ay sonra metin yazarı oldu. Bu isimlerin edebiyatçı olmaları tesadüf olmasa gerek. Ürüne bakılırdı. İnsanların o ürünle ne yaptığına da bakılırdı. Markanın geçmişine, sesine, huyuna suyuna… Bir virgül için kavga edildiği bile olurdu. Şimdi “keşfet” yazıp Enter’a bastın mı tamam! Yaşlı amcanın huysuzluğu biraz da bundan.

Şimdi kelimeler hazır:
İlham
Keşif
Deneyim
Hikâye
Yolculuk
Tutku
Birliktelik

Bunları bir torbaya koyup çalkala. Üç fiş çek. Sosyal medya metnin hâzır ve nâzır! Üstelik bu kelimelerin hiçbiri tek başına suçlu falan değil. “İlham” güzel bir kelimedir. “Keşfetmek” de öyle. “Birlikte üretmek” tam ekip işi. Kabahat, bunların artık bir şey söylemek için değil, bir şey söylenmiş görüntüsü vermek için “hunharca” kullanılması.

Kurumsal sosyal medya tanrıları buna bayılıyor; çünkü hiçbir şey söylemeyen cümlenin başına hiçbir şey gelmez. Kimse itiraz etmez, marka rahatsız olmaz, toplantı uzamaz, revize çıkmaz ve içerik yayına girer. Sonra?
Hep birlikte keşfederiz.
Neyi keşfederiz, onu ben de bilmiyorum.


Hayaller Al Ries, Jack Trout; gerçekler Pattes+Nazo!

Televizyon karşısında zihnimizin uyuştuğu o steril kuşaklarda, geçen gün gözüme bir reklam takıldı. Ekranda çıtır çıtır olduğu ifade edilen bir patates cipsi boy gösteriyor: Pattes. Tam “Hah, cips pazarında bir sen eksiktin!” diyecekken, kulak zarıma tanıdık bir ses yanaştı: “Var mı Nazo gibisi!”

Hoppala! Yaratıcı bir reklam kurgusu, bir kampanya vaadi falan aradım. Pattes alana Nazo hediye miydi? Pattes’i toz içeceğe banıp mı yiyecekti yoksa hedef kitle? İki markanın reklamı “teknik bir aksaklık” neticesinde üst üste mi binmişti yoksa?

Hayır, hiçbirisi. Karşımızdaki şey, reklam dünyasının o bilindik zihniyetinin ve ajans pratiğinin son şaheseriydi! Pazarlama dünyasında buna “ezber bozmak”, “dikkat ekonomisi” gibi cafcaflı isimler takıp ambalajlarlar. Altını biraz kazıdığınızda ise karşınıza çıkan tek şey şudur: Konuşulsun da nasıl konuşulursa konuşulsun. Reklamın iyisi kötüsü yoktur kolaycılığı devrede yani.

Hani mahalle aralarındaki dükkânların önüne sepet koyup “Tişört alana çorap bedava” diyen ya da “Tavuk dönerin yanına ayran bizden” diye bağıran o eski usul işportacı mantığı vardır ya, işte bu reklamın vizyonu da tam olarak o tezgâhtan devşirme bir “yaratıcılk”! Hayır, yazım hatası yok.

Oturup derinlikli bir strateji kurmak, markaya bir kimlik kazandırmak veya dil işçiliği yapmak yerine kolaya kaçıp iki ürünü aynı çuvala tıkıp ekrana fırlatmıştır.

Bu cin ekolün temsilcileri, günde yirmi sayfa “pazarlama “marketing” kitabı okumakla falan da övünüyorlardır, emin olun. Bu ekolün temsilcilerinin başuçlarında Al Ries’lar, Jack Trout’lar falan eksik olmaz. Sektör kitaplıklarının tozunu yutmuş olmakla hava atılırken Al Ries, kitaplarında bas bas “Marka tektir, zihinde tek bir kelimeye odaklanmalıdır, hattı genişletmeyin” diye bağırır, bu kurnaz reklamcılık vizyonu gidip cips ile toz içeceği aynı anda satmaya kalkışır. Demek ki okumuş gibi yapmak da bir yere kadar… Mühim olan o bilginin ahlakına ve estetiğine sadık kalacak vizyonu da göstermek.

Tüketiciyi sadece gürültüye tepki veren refleksif bir kitle zanneden, yaratıcı tembelliğini “aykırılık” maskesi arkasına gizleyen bu kolaycılık döneminin can çekiştiğini gösteriyor bu reklam.

Durum şu: Karşımızdaki markaların arkasında Nazlı Grup var. Adamlar çatı şirketin o eski, yerleşik amiral gemisi markası Nazo’yu yeni çıkardıkları patates cipsi Pattes’e kaldıraç yapmaya kalkmışlar. Bu Pattes; doğrudan Lays’lerin, Doritos’ların, Pringles’ların kurtlar sofrası kurduğu paketli cips reyonunun yeni adayı ha, dikkat! Bu çalışma için ajansın strateji departmanından Effie’ye nasıl bir metin sunulurdu kim bilir!

Böyle bir devler liginde, iki ilgisiz markayı aynı sepete atıp “ikisi de bizim malımız nasıl olsa” uyanıklığıyla ekrana sürmek reklamverenin parasını çarçur eden, tüketicinin aklını bulandırıp hedefi ıskalayan acınası bir ticari kurnazlık hamlesidir. İletişim dilini sebze çorbasına çevirerek cips satabileceğini ve o cips pastasından bir dilimi cukkaya indireceğini sanmak, tüketici zihnini hiç mi hiç anlamamaktır.

Demem o ki dostlar; ortada reçete yazan bir “doktor” falan yok. Elindeki yeni cipsi satabilmek için geçmişin tozlu raflarından bulduğu bayat fikirleri “özgün tarif” diye yutturmaya çalışan eski usul bir kombin esnafı mantığı var.


CHP’deki Türkçe “arınması”

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün eseri CHP’deki Türkçe kifayetsizliğine kayıtsız kalmak ne mümkün!

Sırayla bakalım:

Birlikte, İSTANBUL Birlikte, ZAFER Hoş Geldin, LİDER…

Zarf tümlecinden sonra bu şekilde havada kalan bir virgül kullanımı yanlıştır.
Eğer “Birlikte İstanbul, birlikte zafer” şeklinde bir sıralı cümle mantığı güdülüyor ise “İstanbul” ve “Zafer” kelimelerinden sonra virgülün devreye girmesi gerekirdi. Geçmiş ola tabii! Mevcut yerleşimde virgüller işlevsizdir ve ritmi yok etmektedir.

“Hoş geldin Lider” ifadesi kalıplaşmış bir ünlem/sesleniş öbeğidir ve araya virgül koymak tonlamayı gereksiz yere böler.

Üç nokta ise eksiltili (yüklemi olmayan) cümlelerin sonuna yakışır. “Hoş geldin” zaten çekimli bir fiil olup cümlenin yüklemidir. Cümle tamamlandığı için buraya üç nokta koymak apaçık bir hatadır; cümlenin sonuna nokta veya “rozet” coşkusunu belirtmek için “ünlem işareti”…

İkinci afişte ise “kusursuz hata”larla Türkçenin kurallarından “arınma”nın tipik bir örneği sergilenmektedir.
“Ne… ne…”, “hem… hem…”, “ya… ya…” gibi tekrarlayan bağlaçların arasında virgül kullanılmaz.

“Ne… ne…” bağlacı, yapıca olumlu olan cümleye zaten kendiliğinden olumsuz bir anlam katar. Cümlenin yüklemi de olumsuz yapıldığında ortaya “eksi x eksi = artı” mantığıyla, kastedilenin tam tersi bir anlam çıkar.

“Ne cumhuriyetinden ne de partinden vazgeçmeyeceğiz.

Bu cümlenin karşılığı şudur: “Hem cumhuriyetinden hem partinden vazgeçeceğiz.
Arınırken keseyi fazla kaçırmamak gerekiyor.

Bu afişi hazırlayanların asıl kastettiği anlamı (ikisine de sahip çıkmak) doğru dil bilgisiyle yazmak için cümle iki türlü yazılabilirdi.
Olumsuz yüklemi koruyup bağlacı değiştirerek:
“Cumhuriyetinden de partinden de vazgeçmeyeceğiz.”

“Ne… ne…” kalıbını koruyup yüklemi olumlu yaparak:
“Ne cumhuriyetinden ne partinden vazgeçeceğiz.”

Hayırlı işler beyler!


Kadir bilmek öldü.

Ölenin arkasından herkesin hemen hemen aynı cümleleri kurması bekleniyor: Büyük oyuncuydu, efsaneydi, aydın sorumluluğuna sahipti. Keşke “aydın sorumluluğu”nu Pekcan Koşar için de taşısaydı.

Selvi Boylum Al Yazmalım, toplumun büyük bir çoğunluğunun belleğinde hâlâ yaşıyorsa ve izi silinmemişse bunda Pekcan Koşar’ın bir erkeğin duygu hâllerini tüm nüanslarıyla yansıtan sesinin aslan payı vardır.
Aynı şekilde Asya’nın içimize işleyen açmazlarında, utangaç sevgisinde, kararlı tavırlarında, içi kan ağlayan anlarında Türkan Şoray’ın bakışı, duruşu kadar Tijen Par’ın o ölümsüz sesi de yankılanır.

Ancak bizim sinema hafızamız yıldızın yüzünü allayıp pullar, sesin emeğini görmezden gelir. Perde önündekini alkışlar, perdenin arkasındakine “zaten işiydi” deyip geçer. Hatta Kadir İnanır ile Türkân Şoray’ın kendi sesleriyle Selvi Boylum‘da oynadıklarını zannedenler azımsanmayacak bir yekûnu tutar.

Kadir İnanır’ın Pekcan Koşar’ı andığına dair bir kayda rastlamadım. Türkan Şoray’ın da Tijen Par’a hak ettiği vefayı gösterdiğini okumadım, duymadım bugüne dek. Daha birkaç hafta önce Ahmet Mekin ile telefon sohbetine denk geldim Halk TV’deki “Görkemli Hatıralar” adlı programda “Sultan”ın ve Tijen Par’ı tek kelimeyle olsun anmadı! Ne Tijen Par anıldı ne Cemşit’e hayat veren Kâmran Usluer. “Kadir bilmek” yalnız ölenin arkasından güzel söz söylemek değil, kadir bilmek; seni büyüten, seni hafızalara nakşeden emeğin adını anabilmektir.

Seslendirme sanatçısının adını anmayan bir sinemacı belleği kim ne derse desin sâkıttır.


İki Satırlık Edep

Edebiyatçı dediğin adam iki satırlık yanıt yazamıyorsa kütüphanesinin raflarına kaç kitap dizmiş olursa olsun beni zerre kadar ilgilendirmiyor.

Kimse kimsenin şiir, öykü, tiyatro oyunu dosyasını okumak zorunda değil. Kimse kimsenin şiirine, hikâyesine, romanına vanilya kokusu sürmek zorunda değil. İnsan bu; meşguldür, yorgundur, canı istemez, dosya dağının altında kalmıştır… eyvallah. Ama “Vaktim yok, kusura bakma” yazmak bu kadar mı ağır işçilik?

Edebiyat biraz da muhatap alma sanatıdır. Boşuna değil, kökü “edeb”den gelir: Yol yordam bilmek. Sen kelimeyle uğraşıyorsan karşındaki insanın cümlesini de görürsün. Görmüyorsan orada kibir kabarmıştır. O kibir ne hamamda temizlenir ne gasilhanede.

Az buçuk okuyup yazanlar ve ajans koridorlarında engelli koşu yapanlar iyi bilir: Her markanın bir vaadi vardır. “İnsana değer veriyoruz” dersin, sonra müşterinin mesajına üç gün dönmezsin; o zaman senin marka kimliğin değil, dümdüz tabelan vardır. Edebiyat dünyasında da aynı hesap. Panelde “insan”, söyleşide “duyarlılık”, önsözde “vicdan” diye tespih tanesi dizerken kapına efendice gelen bir mesajı görmezden geliyorsan metin ile hayatın arasındaki makas epey açılmış demektir. Hem de terzi makası değil, bahçıvan makası.

“Hayır” demek ayıp değildir. “Okuyamam” demek ayıp değildir. “Bu konuda yardımcı olamayacağım” demek de ayıp değildir. Ayıp olan muhatabı adam yerine koymamaktır; çünkü cevap vermek dosyayı üstlenmek değildir, yalnızca “seni gördüm” demektir. Alt tarafı iki satırlık insanlık izi.

Her suskunluk derinlik değildir; bazen düpedüz çukurdur. Üstüne edebiyat yaprağı düşmüş diye göl sanılmasın. Edebiyatçı kimliği yalnız usturuplu cümle kurmakla edinilmiyor. Güzel reddetmek de var bu işin içinde. Güzel uzak durmak, güzel “olmaz” demek, usulünce susmak bile var.

Cevap iki satırdır. Cevaba tenezzül etmemek ise koca bir karakter tahlili.


Anne, sen Bosch’u bırak; ben sana helâlinden bi’ İhlas Ev Aletleri ürünü Aura Wdry Islak Kuru elektrikli süpürge alayım!

Bir bardak suda koparılmaya çalışılan fırtına, sosyal medya adı verilen algı manipülasyon yuvasında öyle köpürtülmüş ki “İnsanların güvenini kaybetmektense para kaybetmeyi tercih ederim” diyen Robert Bosch’un bu onurlu duruşunun bir benzerini “Anneler Günü” için hazırlattığı reklam filminde markanın Türkiye’deki temsilcileri ve bu reklamı ortaya çıkaran reklam ajansının “kreatif” takımı, trol birliklerinin “boş” saldırılarına karşı geri adım atarak bu incelikli (hatta “ince gören”), hüzünlü reklamın arkasında duramayarak çok büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır.

Ne yapsa ne etse anne olamayan on binlerce kadının merkeze alındığı bu “ters köşe” reklamı yapanların o meşhur “elma”yı dişlemeyi hayal ettiklerine adım gibi eminim. Ancak sen meydana getirdiğin bu reklamın arkasında dik duramazsan, okkalı bir manifesto ile reklamını savunamazsan her dâim ayva yemeye mahkûmsun! Robert Bosch’a ve anne olamayan kadınlara hepiniz özür borçlusunuz.

Bu pısırıklığınızla marka ve reklam ajansı olarak el ele “teneke elma”yı hak ettiniz. Kimsenin göremeyeceği bir yerde saklarsınız artık.


1 Mayıs İşçi Bayramı

1 Mayıs İşçi Bayramı’dır.
“Emek ve Dayanışma Günü” falan değildir.
Peki, 1 Mayıs’tan “işçi”yi silen zihniyet ne yapıyor aslında? Düşünün.
Bir günün adı değişmiyor sadece; o günün içindeki kan çekiliyor. Damarlar mis!

1886 yılının Mayıs ayı başında, ABD genelinde işçiler “günde sekiz saat çalışma” talebiyle greve gidiyor.

3 Mayıs’ta, grev kırıcılara karşı yapılan protestoda polisin silaha davranması neticesinde birkaç işçi hayatını kaybediyor. Bu durum öfkeyi artırıyor.

4 Mayıs akşamı, bir gün önceki polis şiddetini protesto etmek için Haymarket Meydanı’nda bir miting düzenleniyor. Başlangıçta gayet sakin ve barış içinde seyreden mitingde konuşmalar yapılıyor.

Polis mitingi dağıtmak için ilerlediği sırada, kimliği belirlenemeyen biri tarafından polis saflarına bir el bombası atılıyor. Patlamanın ardından polis kalabalığa ateş açıyor. 7 polis, 4 işçi hayatını kaybediyor ve onlarca kişi yaralanıyor.

11 Kasım 1887’de dört işçi lideri (Albert Parsons, August Spies, Adolph Fischer ve George Engel) asılarak idam ediliyor.

İşte “1 Mayıs” bu yaşananların anısına ilan ediliyor. Emek ve dayanışma içindeki patronlar, politikacılar için değil!
“İşçi” kelimesini “emek ve dayanışma”ya çevirince bu tarihin tamamı (idam sehpası, meydanlardaki kan, sekiz saat için ölmek) buhar oluyor. Bir sınıfın günü, sınıfsız bir pürüzsüzlükle pastörize ediliyor. “Terbiyeli”, “uyumlu” ve takvimde bir resmî gün… Zımparalanmış bir tarih ve sınıf bilinci. Meydanlara çıkmak, bu günü barışçıl, kol kola kutlamak “yassah”! Şu demokrasi dedikleri çok kral bi’ sistem, hem de anayasal güvence falan da var!

Bir dilde “kaba, çirkin, rahatsız edici veya toplumsal açıdan tabu kabul edilen bir kavramın, doğrudan telaffuz edilmeyip daha zarif, yumuşak veya dolaylı bir ifadeyle karşılanması”na “euphemismos” adı veriliyor. “Örtmece” diyorlar. “Hoş adlandırma” da… Ben “edeb-i kelâm”ı tercih ediyorum da mesele bu değil.

Ört ki ölem!