
Kadir bilmek öldü.
Ölenin arkasından herkesin hemen hemen aynı cümleleri kurması bekleniyor: Büyük oyuncuydu, efsaneydi, aydın sorumluluğuna sahipti. Keşke “aydın sorumluluğu”nu Pekcan Koşar için de taşısaydı.
Selvi Boylum Al Yazmalım, toplumun büyük bir çoğunluğunun belleğinde hâlâ yaşıyorsa ve izi silinmemişse bunda Pekcan Koşar’ın bir erkeğin duygu hâllerini tüm nüanslarıyla yansıtan sesinin aslan payı vardır.
Aynı şekilde Asya’nın içimize işleyen açmazlarında, utangaç sevgisinde, kararlı tavırlarında, içi kan ağlayan anlarında Türkan Şoray’ın bakışı, duruşu kadar Tijen Par’ın o ölümsüz sesi de yankılanır.
Ancak bizim sinema hafızamız yıldızın yüzünü allayıp pullar, sesin emeğini görmezden gelir. Perde önündekini alkışlar, perdenin arkasındakine “zaten işiydi” deyip geçer. Hatta Kadir İnanır ile Türkân Şoray’ın kendi sesleriyle Selvi Boylum‘da oynadıklarını zannedenler azımsanmayacak bir yekûnu tutar.
Kadir İnanır’ın Pekcan Koşar’ı andığına dair bir kayda rastlamadım. Türkan Şoray’ın da Tijen Par’a hak ettiği vefayı gösterdiğini okumadım, duymadım bugüne dek. Daha birkaç hafta önce Ahmet Mekin ile telefon sohbetine denk geldim Halk TV’deki “Görkemli Hatıralar” adlı programda “Sultan”ın ve Tijen Par’ı tek kelimeyle olsun anmadı! Ne Tijen Par anıldı ne Cemşit’e hayat veren Kâmran Usluer. “Kadir bilmek” yalnız ölenin arkasından güzel söz söylemek değil, kadir bilmek; seni büyüten, seni hafızalara nakşeden emeğin adını anabilmektir.
Seslendirme sanatçısının adını anmayan bir sinemacı belleği kim ne derse desin sâkıttır.
İki Satırlık Edep
Edebiyatçı dediğin adam iki satır “hayır” yazamıyorsa o cümlelerin altına kaç kitap dizmiş olursa olsun beni zerre kadar ilgilendirmiyor.
Kimse kimsenin şiir, öykü, tiyatro oyunu dosyasını okumak zorunda değil. Kimse kimsenin şiirine, hikâyesine, romanına vanilya kokusu sürmek zorunda değil. İnsan bu; meşguldür, yorgundur, canı istemez, dosya dağının altında kalmıştır… eyvallah. Ama “Vaktim yok, kusura bakma” yazmak da bu kadar mı ağır işçilik be kardeşim?
Edebiyat biraz da muhatap alma sanatıdır. Arapçadan gelir: edeb. Sen kelimeyle uğraşıyorsan karşındaki insanın cümlesini de görürsün. Görmüyorsan, kusura bakma, orada şiir değil kibir kabarmıştır. Kabaran o kibir de ne hamamda temizlenir ne gasilhanede.
Az buçuk okuyup yazanlar ve reklam ajansında engelli koşu yapanlar iyi bilir: Her markanın bir vaadi vardır. “İnsana değer veriyoruz” dersin, sonra müşterinin mesajına üç gün dönmezsin; o zaman senin marka kimliğin değil, bildiğin dümdüz tabelan vardır. Edebiyat dünyasında da aynı hesap. Panelde “insan”, söyleşide “duyarlılık”, önsözde “vicdan” diye tespih tanesi dizerken kapına efendice gelen bir mesajı görmezden geliyorsan metin ile hayatın arasındaki makas epey açılmış demektir. Hem de öyle terzi makası falan değil, bildiğin bahçıvan makası!
“Hayır” demek ayıp değildir. “Okuyamam” demek ayıp değildir. “Bu konuda yardımcı olamayacağım” demek de ayıp değildir. Ayıp olan, edepsizce olan muhatabı adam yerine koymamaktır; çünkü cevap vermek dosyayı üstlenmek değildir; yalnızca “seni gördüm” demektir. Alt tarafı iki satırlık insanlık izi.
Bazıları susmayı asalet falan zannediyor. O öyle değil abilerim ve ablalarım! Her suskunluk derinlik değildir; bazen düpedüz çukurdur. Üstüne edebiyat yaprağı düşmüş diye göl sanılmasın. Edebiyatçı kimliği, yalnız usturuplu cümle kurmakla edinilmiyor. Güzel reddetmek de var bu işin içinde. Güzel uzak durmak, güzel “olmaz” demek, usulünce “susmak” bile var. Susacaksan da adam gibi susacaksın; kapına gelen sözü yok sayarak değil.
Cevap iki satırdır. Cevaba tenezzül etmemek ise koca bir karakter tahlili.
Anne, sen Bosch’u bırak; ben sana helâlinden bi’ İhlas Ev Aletleri ürünü Aura Wdry Islak Kuru elektrikli süpürge alayım!
Bir bardak suda koparılmaya çalışılan fırtına, sosyal medya adı verilen algı manipülasyon yuvasında öyle köpürtülmüş ki “İnsanların güvenini kaybetmektense para kaybetmeyi tercih ederim” diyen Robert Bosch’un bu onurlu duruşunun bir benzerini “Anneler Günü” için hazırlattığı reklam filminde markanın Türkiye’deki temsilcileri ve bu reklamı ortaya çıkaran reklam ajansının “kreatif” takımı, trol birliklerinin “boş” saldırılarına karşı geri adım atarak bu incelikli (hatta “ince gören”), hüzünlü reklamın arkasında duramayarak çok büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır.
Ne yapsa ne etse anne olamayan on binlerce kadının merkeze alındığı bu “ters köşe” reklamı yapanların o meşhur “elma”yı dişlemeyi hayal ettiklerine adım gibi eminim. Ancak sen meydana getirdiğin bu reklamın arkasında dik duramazsan, okkalı bir manifesto ile reklamını savunamazsan her dâim ayva yemeye mahkûmsun! Robert Bosch’a ve anne olamayan kadınlara hepiniz özür borçlusunuz.
Bu pısırıklığınızla marka ve reklam ajansı olarak el ele “teneke elma”yı hak ettiniz. Kimsenin göremeyeceği bir yerde saklarsınız artık.

1 Mayıs İşçi Bayramı
1 Mayıs İşçi Bayramı’dır.
“Emek ve Dayanışma Günü” falan değildir.
Peki, 1 Mayıs’tan “işçi”yi silen zihniyet ne yapıyor aslında? Düşünün.
Bir günün adı değişmiyor sadece; o günün içindeki kan çekiliyor. Damarlar mis!
1886 yılının Mayıs ayı başında, ABD genelinde işçiler “günde sekiz saat çalışma” talebiyle greve gidiyor.
3 Mayıs’ta, grev kırıcılara karşı yapılan protestoda polisin silaha davranması neticesinde birkaç işçi hayatını kaybediyor. Bu durum öfkeyi artırıyor.
4 Mayıs akşamı, bir gün önceki polis şiddetini protesto etmek için Haymarket Meydanı’nda bir miting düzenleniyor. Başlangıçta gayet sakin ve barış içinde seyreden mitingde konuşmalar yapılıyor.
Polis mitingi dağıtmak için ilerlediği sırada, kimliği belirlenemeyen biri tarafından polis saflarına bir el bombası atılıyor. Patlamanın ardından polis kalabalığa ateş açıyor. 7 polis, 4 işçi hayatını kaybediyor ve onlarca kişi yaralanıyor.
11 Kasım 1887’de dört işçi lideri (Albert Parsons, August Spies, Adolph Fischer ve George Engel) asılarak idam ediliyor.
İşte “1 Mayıs” bu yaşananların anısına ilan ediliyor. Emek ve dayanışma içindeki patronlar, politikacılar için değil!
“İşçi” kelimesini “emek ve dayanışma”ya çevirince bu tarihin tamamı (idam sehpası, meydanlardaki kan, sekiz saat için ölmek) buhar oluyor. Bir sınıfın günü, sınıfsız bir pürüzsüzlükle pastörize ediliyor. “Terbiyeli”, “uyumlu” ve takvimde bir resmî gün… Zımparalanmış bir tarih ve sınıf bilinci. Meydanlara çıkmak, bu günü barışçıl, kol kola kutlamak “yassah”! Şu demokrasi dedikleri çok kral bi’ sistem, hem de anayasal güvence falan da var!
Bir dilde “kaba, çirkin, rahatsız edici veya toplumsal açıdan tabu kabul edilen bir kavramın, doğrudan telaffuz edilmeyip daha zarif, yumuşak veya dolaylı bir ifadeyle karşılanması”na “euphemismos” adı veriliyor. “Örtmece” diyorlar. “Hoş adlandırma” da… Ben “edeb-i kelâm”ı tercih ediyorum da mesele bu değil.
Ört ki ölem!
Bu Vural Sözer’e hakarettir.
“Türkçenin doğru kullanılması ve konuşulması adına çaba göstermiştir. Atasözü, deyim, ikilemeleri derlediği sözlükleri ve yazım kılavuzu bulunmaktadır.”
Huysuz ve tatlı insan, on parmağında on marifet yokmuş gibi yaşayan mütevazı yazı emekçisi Vural Sözer, kabrinden fırlayıp “konuşulması adına çaba göstermiştir” yazma densizliğini gösterenlere sunturlu küfürler savurmuyorsa “orada da” yazmaya devam ettiğindendir.
“Türkçenin doğru kullanılması ve konuşulması adına” diye yazmışlar. Kepazeliğe bakın hele! Bir de “çaba göstermiştir” öyle mi?! Kilyos’ta öğle rakısını birlikte yudumlama şerefine nail olduğum değerli yazı emekçisi, sahici bir reklam canavarı Vural Sözer, “çaba” ile “gayret” arasındaki farkı bilen bir yazı işçisiydi ey “teisyeseviedutr”ciler. O “adına” sakilliğine yüz vermek şöyle dursun, sümüğünü bile sürmezdi!
Sen rahat uyu Vural abi, “mayın tarlasında piknik yapan (bilmeden değil, bile bile) boşa kürek sevdalısı” ruh kardeşin, bu cehalet kumkumalarına meydanı bırakmayacak.
Elbet bir görüşeceğiz.
Sen yine Yamalı Poğaça’da hata avına çıkarsın, ben sana izah ederim. Hem belki orada kevser şarabı da içeriz.
Allahaısmarladık.
Zırt pırt “post” atma, tarihe Post at!
Gelse o şûh meclise nâz ü tegāfül eylese
Reng-i hicâbı gülşen-i meclisi gül gül eylese
Ta’ne-ger-i riyâz-ı huld olur idi vücûh ile
Âşık-ı zârı gülşen-i vaslına bülbül eylese
Güfte: Nâilî
Beste: Hâfız Post
Makam: Rast Yürük Semâi
Al Fecri’yi, vur Cihat’a!
Geniş kültürünün ve batı müziği üzerindeki derin bilgisinin verdiği yetki ile münekkidlik yapdığı da duyulmuş, emsalsiz tenkid yazılarının birinde R.E. Koçu’nun “Acı Su” isimli kitabda toplanıp yayınlanmış şiirleri için: “Şiirden başka her şeye benziyor” hükmünü verdiği bize nakledilmişdir; F. Ebcioğlunun san’atcı hüviyetini tamamlayacak kıymet ifâde ettiği için bu kütüğe kaydettik.
İstanbul Ansiklopedisi, Fecri Ebcioğlu
“Sonra halk… Ne temiz, ne nazik insanlar.”
“İstanbul… İstanbul.. Bu güzel emsalsiz şehir hakkında insan hayranlığını ifade için kelime bulamıyor. Hayranım. Âbidelerini ihtişamı, Boğaziçi, Haliç. Bunların hepsi insana güzel bir rüya gibi geliyor. Sonra halk… Ne temiz, ne nazik insanlar. Burada meşhur Türk misafirperverliğinin bütün hususiyetlerine şâhid oldum. Herkesten, tanıdığım dostlarımdan hudutsuz nezâket gördüm. Memleketinize her fırsat buldukça geleceğim; şarablarınız güzel, ama yemekleriniz dünyanın en nefis yemekleridir.”
Duc de Faisensac
Garanti BBVA’dan 23 Nisan Mesajı: “Ulu Önder’imiz” ve Kurumsal Cahilliğin Anatomisi
Sabahın köründe telefonum titredi. Baktım, mobil uygulamada birkaç mesaj… Garanti BBVA’dan bildirim üstüne bildirim. “Hah,” dedim, “ya taksit hatırlatacaklar ya da yine ‘size özel’ bir kredi…” Ama yo, mevzu millî duygularmış. Ekranda devâsâ bir “Ulu Önder’imiz” ibâresi. İşte o an, insanın içindeki o emekli musahhih beş yıllık telefonunu duvara fırlatarak İstanbul’daki kitapçılarda ne kadar yazım kılavuzu varsa bütçesi nispetinde hepsini alıp Garanti BBVA Genel Müdürlüğü’nün önüne yığdıktan sonra, avazı çıktığı kadar haykırmak istiyor. Reklamcılar gibi soralım: Neyi mi haykırmak istiyor?
Milyarlarca dolarlık marka değeri, gökdelenlerde yankılanan “strateji” toplantıları, saniyesine servet dökülen reklam filmleri… Hepsi gelip o küçücük, o lüzumsuz, o cahilce kondurulmuş kesme işaretine tosluyor.
Ajansın “Saygı Kesmesi” ve Junior Dramı
Bu metnin mutfağını hayal etmek zor değil. Muhtemelen bir ajansta, yulaf sütlü latte’sinden bir yudum alan “junior” metin yazarımız, Atatürk’e olan bağlılığını grameri katlederek göstermeye karar verdi. “Ulu Önder” yazıp geçse sanki yeterince sevmiyormuş, saygı göstermiyormuş gibi hissetti büyük ihtimalle. “Öyle bir ayırayım ki,” dedi içinden, “saygıdan kelime ortadan ikiye bölünsün de görsünler saygı nasıl gösterilirmiş!”
Türkçedeki iyelik ekinin (-imiz) kelimeyle olan et-tırnak ilişkisinden habersiz bu gencimiz, o kesme işaretini oraya bir “hürmet nişanı” gibi çaktı. Oysa o, bir saygı göstergesi değil, dilin morfolojik gövdesine saplanmış bir “operasyonel hata” olarak dil çıkarıyor.

OnaOnay Zincirindeki “Körler Sağırlar” Diyaloğu
Peki, bu metin banka müşterilerine nasıl ulaştı?
- UX Writer: “Butonun kavisini 2 piksel kaydıralım” derken metnin ruhunu piksellerin arasında kaybetti.
- Sosyal Medya Uzmanı: Toplantıdan toplantıya koşarken, önüne gelen metne bakıp “Harika, Atatürk var, büyük harf var, okeydir” deyip onayını verdi.
- CRM Uzmanı: Mesajı sisteme tanımlarken muhtemelen “Karakter sınırı geçiyor mu?” diye baktı, o kesmenin dile attığı jileti fark etmedi.
Sonuç?
Milyonlarca insana “Biz daha iyelik ekini ayırmamayı bilmiyoruz; ama bankacılıkta dünya markasıyız” mesajı, bayram neşesi niyetine servis edildi.
“Ulu Önder” Resmî Bir Unvan Değildir, Dağılın!
İşin asıl trajikomik yanı, “Ulu Önder” ifadesinin resmî bir unvan değil, bir epitet, bir yakıştırma olması. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü sevmek için ona atfedilen bir unvanı cümle içinde büyük harflerle yazıp yanlış kesme işaretiyle “kutsallaştırmaya” kalkmanın bir âlemi yok. O apostrofu oraya koyduğunuzda “daha çok” Atatürkçü olmuyorsunuz; sadece daha az Türkçe bildiğinizi gösteriyorsunuz. Elbette bir de Atatürk’ü hiç tanımadığınızı…
Mustafa Kemal Atatürk’ün unvanları bellidir çocuklar: “Gazi”dir, “Mareşal”dir, “Cumhurbaşkanı”dır. O, 19 Eylül 1921’de Sakarya Meydan Muharebesi’nin ardından bizzat Meclis kararıyla aldığı “Gazi” unvanını her şeyin üstünde tutardı. Soyadı Kanunu’ndan sonra bile pek çok resmî belgede ve şahsî mektubunda imzasını “Gazi M. Kemal” olarak atmayı tercih etmiştir. Bu unvan; bir reklam ajansı masasında değil, bizzat ateş hattında kazanılmış resmî bir rütbedir, barut kokuludur. “Ulu Önder” yazımı ise sizin gibi sosyal medya Türkçesiyle yazıp konuşanların ona vermeye çalıştığı zorlama bir pâyedir.
Garanti BBVA ve benzeri anlı şanlı kurumların, “dijitalleşme” ve “vizyon” masallarını anlatırken, en temel iletişim aracı olan dile bu kadar “ecnebi” kalması tam bir plaza trajedisidir. O kesme işaretini gelecek yıl kullanmayın hiç değilse; çünkü o işaret, sadece kelimeyi değil, sizlerin “nitelik” ve “özen” iddialarınızı da darmadağın ediyor.