Category Archives: Uncategorized
“Miss” gibi hayat!
“2015 Elidor Miss Turkey Güzellik Yarışması” adı altında televizyon dizilerine “oyuncu”, magazin programlarına “sunucu” seçmelerinin yapıldığı bir “event” daha nihayetlendi. Birinci seçilen hanım kızımızın az buçuk Beren Saat esintileri taşıyan yüz hatlarının ve 185 santimetrelik boyunun (voleybol oynuyormuş) kraliçelik tacını başına geçirmesinde ne kadar etkisi vardır, bunu bilemem ama söz konusu “yarışmanın” jüri üyeleri arasında -yine- Hıncal Uluç ile Mehmet Ali Erbil’i görünce bu “eski topraklar”ın güzelden anlayan erkek payelerinin daha kaç yıl devam edeceğini merak etmeden de duramadım ve ağız dolusu “pes artık” çektim arş-ı âlâya.
“Yeni Türkiye”nin okumaktan hoşlanmayıp 140 karakterli mecralarda bilgilenen (!) bu “güzel” neferi gibi pek çok hanım kızımız da “sosyal medya” kanalıyla beyinsel proteinlerini alıyorlar. Afiyet şeker olsun!
Seks, kan, kin, intikam, isyan…
Bir romanın “çok satması” için içinde “seks, cinayet, entrika” bulunmalı derler ya şaka yollu, bu kez romancımız işi sağlama alıp “büyük servet, yoksulluk, suç” gibi üç yemi, pardon, unsuru daha eklemiş. Bol satışlar ola!
Kırsal Kesim Kültürü
(…)
“Medenî Türkiyeli Türkçesinden belli olur.
Eskiden bir İstanbul kültürü, ahlakı, terbiyesi, adabı, nezaketi, kibarlığı, mürüvveti, inceliği vardı. Onlar nereye gitti?
Evet soruyorum: Evet efendimler… Teşekkür ederimler… Estağfirullahlar… Bendenizler… Bu fakirler… Devlethanenizler… Fakirhaneler… Bunlar nerelere gittiler?
Bunca yılışıklık, külhanilik, edepsizlik, kabalık, hoyratlık, zontalık nereden çıktı?
Ruh soyluluğu denen kibrit-i ahmer nereye gizlendi?
Şu pahalı giysili, lüks giyimli, üç yüz kelimeyle Türkçe konuşan ve yazan, telefonu üç bin liralık, kalemi bir liralık âdemler nereden zuhur etti?
Bu kırsal kesim zihniyeti, kültürü, kurnazlığı Türkiyeyi batıracak.”
Kırsal Kesim Kültürü, Mehmet Şevket Eygi, 17 Nisan 2015
Bir de Ay’dan bakın acınacak halinize!
Artık kesme imi mi dersiniz, apostrof mu, orasını bilemem ama ulusul gazetelerin içine “insert” koydurtacak kadar bütçe ayırıp da bunu bir iletişim bilmem nesi bir yere yaptırtıyorsanız “120 ay’a” yazılmayacağını da bilmelisiniz! Sizin gibi inşaat firmalarını “referans” olarak belleyen reklam yazarlarının kafasını karıştırmaya ne hakkınız var!
“Fıstıkçı Şahap”ın gözüne görünme TRT!
Anlaşılan o ki Staff Film’e sipariş verilmiş, ilanlar hazırlanmış, cümle âleme duyurulsun bu müjdeli haber diye didinilmiş. Hasan Kaçan’ın, çok tutulduğu düşünülen Heredot Cevdet tiplemesinden herkesler haberdar olsun denilmiş… Direklere duyurular asılıvermiş de ne olmuş! Bir çuval inciri boka dönüştürenlere verilen Nobel Kimya Ödülü’ne aday olunabilirmiş, ne bileyim! Heredot Cevdet rolüne bürünen Hasan Kaçan, “ünsüz benzeşmesi/sertleşmesi” konusuna da el atar inşallah.
Sonra da sen mi biliceen, yoksa koskoca TRT mi diye ahkâmlar kesilir tabii! Beyler, bi’ kendinize gelin artık! Koskoca TRT’nin o anlı şanlı denetçileri nerede? Türkçede (“Türkçe’de” değil!) sert ünsüzlerden sonra yumuşak ünsüzler gelmez. Sizler onu da getirtirsiniz tabii! Doğrusunu buraya koca koca yazıyorum: 19.45’TE! Hey gidi TRT!
Şöyle bir cümle kuramadım gitti be!
(…) Radikal geçmiş karşısında gösterilen unutkanlığa, bu toplumsal anamnesise imgesel ve düşlemsel düzlemde karşı çıkan içeriğiyle (…)
Türkçenin başına beladır bu -sel/-sal eki maalesef. Sözcük, pardon, tilcik yaratırken bu “sal”a atlayıp süzülürler dilde “öz Türkçecilik”i savunanlar. Duygu-sal, kum-sal, ras-sal, yaşam-sal, toplum-sal, kamu-sal, yapı-sal, asker-sel… Sal gitsin metoduyla oluşturulan (“uydurulan” demedim) bu kelimelerdeki bolluk, bir noktadan sonra salla salla yaz kılavuza havasına bürünür maalesef. Nispet i’sinden kaçalım derken -sel/-sal selinde boğulayazmaktayız imgesel ve düşlemsel düzlemde, olmuyor ama!
Beni neşelendiren bu kupür (“kesik” de olur), umarım sizi de gülümsetmiştir. Yazıyı akademik terimlere boğmak istemiyorum; fakat hem fonetik hem morfolojik açıdan gerekli gereksiz -sel ve -sal eki kullanırsak yazıda tat tuz falan kalmaz, ele güne rezil olursunuz. Yazdığınız cümlenin “entelektüel” yoğunluğunu köpürttüğünü, deriiin sözler sarf ettiğiniz zannını ise sadece kapalı devrede, kendi o dar çevrenizde yudumlarsınız… Büyük şair olmak bu kadar kolay değil işte.
“Radikal” gazetesinden bahsetmiyorsanız şayet niçin “radikal geçmiş” değil diye sormazlar mı? Sormazlar; çünkü burada nüanslara dikkat edilmez adamım! Burası, “benim kitabım ne hatalarla çıkmıştır, iyi şiire bu halel getirmez” diyenlerin nefes aldığı topraklardır. Cioran’ın “bir virgül için ölünebildiği” dünyasının önemi yoktur. Bu zihniyettir ki “radikal geçmiş” yerine “Radikal geçmiş” yazar, bu kafadır ki “anamnesis’e” yazacağına “anamnesise” yazabilir! Sizden de bu kadar hassas olmanız istenmez ve “çok ikircikli” olmakla damgalanırsınız bu kılı kırk yaran titizliğinizle ve tepeden bakan bir gözün küçümseyici nazarlarıyla…
Basın bülteni yazmanın, okuyucu çekmenin ne kadar zor olduğunu ise bize şu satırlar gösteriyor: “Bu kitaplar, şiirseverlerin mutlaka okuması gereken kitaplar.” Vay be! Van yöresinin meşhur türküsünü hatırlamamak mümkün mü? Sadettin Kutlu ile Muzaffer Sarısözen’in derlediği o türküyü: Bizim Eller Ne Güzel Eller.
Oy bizim şairler ne güzel şairler!
Bir yanlış, bir de doğru: Güle güle TEB!
Hangisi doğru?
a) Hoşçakal
b) Hoş çakal
c) Hoş çak al
d) Hoşça kal
Bu arada “hoş geldiniz”de, son zamanların moda deyişiyle, bir “sıkıntı yok”!







