Efendim, “magnificent” kelimesinin Türkçesi ne? “İhtişamlı” imiş. Pek güzel. Ya “gorgeous” kelimesinin Türkçesi ne ola? O da “ihtişamlı”nın eş anlamlısı “görkemli” elbette! Harika, olağanüstü, müthiş, göz alıcı! Türkçenin nüanslarına bu kadar hâkim olabilmek muhteşem bir şey, tebrik eder ve kutlarım bu duyuruda emeği geçen herkesi! Saygılar, hürmetler…
Ömür Gedik “tayt” giysin mi?
Ülkemiz yangın yeriyken ve Emrah Serbes de iki seneliğine yazı yazmayı bırakıp kendini boksa vermişken benim suyunun suyunun suyu mevzularda debelenmemi yermeyin lütfen.
Sosyal medya adı verilen modern dijital kahvehanelerin pek revaçtaki mevzuunu üstte görmektesiniz. Hem şarkıcı hem sinema eleştirmeni bu hanımefendi bir yazısında şöyle buyurmuş: “Her kadında aynısı olmuyor! Emzirmekten pek hoşlanmamış, son derece zorlanmış ve muhtemelen bu yüzden de iki ay sonra bırakmak zorunda kalmıştım. Cinsel obje olarak görmekten bir türlü vazgeçemediğim memelerin kutsal olduğu söylenen bu görevine alışamamıştım bir türlü. Çoğu erkeğin de benim gibi düşündüğünü biliyorum. Bu yüzden Dünya Emzirme Haftası sebebiyle yapılan ‘istedikleri yerde emzirsinler’ çağrılarına katılmıyorum. Kadınlar tabii ki çocuklarını emzirsinler ama bunu herkesin gözüne soka soka yapmasınlar. Kadınların emzirme özgürlüklerini sokak ortasında, istedikleri yerde kullanmaları bana cinsellik ve libido düşmanı bir hareket gibi geliyor. Hele hele parklarda, meydanlarda yapılan şu toplu bebek emzirme eylemleri yok mu? Gereksiz bir şovenizmden başka bir şey değil bence.”
Aldığı tepkilere Twitter üzerinden de şöyle bir cevap vermiş: “Emzirmenin mahremi olmalı dedim diye üstüme gelenler; ısrarlıyım, tabii ki çocuk her acıktığında emzirin ama uluorta yerde emzirmeyin…”
Neresinden tutsam elimde kalıyor. İfade yetersizliklerini, Türkçeye hâkimiyetini bir kenara koyup şu kadarını yazıyorum hanımefendiye: “Emzirmenin mahremi”nden bahsediyorsanız insan bedeninin kimi uzuvlarının da bir mahremi olmalı. Herkesin, bilhassa erkeklerin gözüne soka soka kimi uzuvların sergilenme eylemi libidinal bir saldırıdır. Giyindikten sonra boy aynasına bakmayı lütfen ihmal etmeyiniz. Tabii bir de TDK Büyük Türkçe Sözlük’ten “şovenizm”in ne demek olduğuna bakın lütfen.
Selin Şekerci’den: Taptahta!
Hiçbir haltı beğenmediğim gibi -moda deyimle- bir algı operasyonu hüküm sürerken hatırlayıverdim “Hazlı ve Öfkeli”yi. “Viral”in son karelerindeki senkron savsaklaması (telefonun diğer ucundaki “bakkal efendi”nin sesi, ahize kapandığında da geliyor) olmasaydı 10 puanı verecektim; fakat 8 puan da fena sayılmaz! Selin Şekerci’nin “taptahta, upuzu” repliğine ise 10 puanı güle güle veriyorum :)) Dondurma benzeri ürünlerin pazarlamasında kullanılan “cinsellik” temasına attığı tokatın etkisi uzun süre devam edeceğe benziyor.
Senegal’in aslanı: Youssou N’Dour
Peter Gabriel’i dinleyip de “In Your Eyes” adlı şarkısını bilmeyen var mıdır acaba? Neredeyse millî marş mertebesindedir ve konserlerinin demirbaş şarkısıdır.
Peter Gabriel’in Afrika’nın çapraz ritimlerine vurulduğu 90’lı yıllarda ta Senegal’den “otantik” bir sesi keşfetmesiyle müzik dünyamız şenleniverdi. Bu ses, Moussa Sow’un hemşerisi Youssou N’Dour idi. Peter Gabriel’in himayesinde ufak ufak konserlerine buyur ettiği bu Senegal aslanının The Lion adlı 1989 tarihli albümü ne kadar komplike bir müzik adamıyla karşılacağımızın ipuçlarıyla doluydu. Bu albümünde davulun başına oturan ismin Manu Katche olduğunu yazınca gözleriniz parlayacaktır eminim.
The Lion‘ın belleğimde iz bırakan şarkısı hâlâ ve hâlâ dinlediğim “My Daughter”dır. Bunu en iyi Yavuz Baydar anlar! Hatta anlatır! Yörünge adlı programıyla müzik evrenimi aydınlatıp genişleten bu usta DJ (evet, Yavuz Baydar çok iyi bir DJ’dir) ile 19 Temmuz 2012’deki Ramazanda Caz etkinliğinde Ahmad Jamal konserini ön sıralardan birlikte seyredişim ise bana kaderimin renkli mi renkli bir oyunuydu. Konserin bitiminde medeni cesaretimin elinden tutup Yavuz Baydar’ın yanına gittim, hem konser hakkında iki çift laf ettim hem eski bir Yörünge dinleyicisi olduğumu söyledim kendisine. Memnun oldu, teşekkür etti ve dahi “makine gibi tıkır tıkır işleyen” bu konserin ne kadar az seyirciyle buluştuğunu ifade edip hayretini, üzüntüsünü belirtti. Sıcak tavrından güç alarak Gergedan‘daki bir yazısına atıfta bulunduğumda (Holger Czukay ile Jon Hassell’dan dem vurmuştum) Haliç kıyısında Jon Hassell’ı dinlemenin harika bir şey olacağını söylemişti.
Yazıyı bağlamının vaktidir: Senegal’in medâr-ı ifitiharı Y. N’Dour’u 1990’da, Wembley Stadı’ndaki bu konserde “kartal” dansıyla tanımıştım takriben yirmi yıl önce. Peter Gabriel’in saz arkadaşlarını tanıttığı bölüm ve sahneye Y. N’Dour’u davet edip karşılıklı döktürdükleri anları tekrar seyrettiğimde gözlerim bir parça buğulanıyor; müzik denen o tılsımlı dilin, dostane, birleştirici gücünü görüp mutlu oluyorum. Çok “In Your Eyes” kaydı var YouTube adlı amme hizmeti sunan kanalda ama bu kayıt gerçekten de “tarihî” bir kayıttır. Kaçırmayın!
Sevmiştim: Nudo’na su ko!
Rahmetli Kurthan Fişek gibi “sıfırcı hoca” muamelesine maruz kalsam da sıradan bir tüketici gözüyle bakarım reklamlara veya bazılarının çok sevdiği “söylemle” markaların iletişim çalışmalarına.
Aylar önce fotoğraflayıp görsel klasörüme attığım bu “iş”te, sadece “aşırı kolay” ifadesi “olmamış” damgamı yemişti. Yeni nesil “aşırı” kelimesini olumlu bağlamlarda kullanmakta beis görmüyor, reklamlar da bu kabil yanlış kullanımları yaygınlaştırarak Türkçenin ümüğünü sıkıyor. O kadar ki “aşırı güzel”, “aşırı tatlı” gibi sevgi, muhabbet odaklı ifadelerle burun buruna gelebiliyoruz. “Aşırı kolay” kullanımı haricinde sevip sempatiyle baktığım bir reklamdı, Nudo’nun bu ilanı. Gecikmiş tebriklerimi kabul buyursunlar. Unutmadan, rahmetli babaannem de “su kordu” bardağıma. Mekânı cennet olsun.






