Category Archives: Türkçe

Dilin Naylon Vicdanı

Bir ilan gördüm; o kelime yine boy göstermiş: inovasyon. Yanında da “Japonlar’ın” yazıyor. Kibir ile perişanlık el ele! Bu memlekette ayrıntı ve nüans bozulunca iş sırıtıyor; apostrofu yerli yerine kullanamayanlar kavramı tapınağa çevirip içinde âyin yapıyor. “İnovasyon” dendi mi iş bitmiş sanılıyor. Oysa iş, daha başlamadan orada yerle bir oluyor.

Bizde inovasyon icat değil, tören. Sahne hazırlanıyor, sunum açılıyor, biri “içgörü” diyor, öbürü “touchpoint” diye tamamlıyor, bir başkası “disrupt” diye göz kırpıyor. Sonra herkes birbirine bakıyor: Tamam mı? Hem de ne biçim! Kelime iş görmek için değil, gösteri yapmak için tedavüle sokuluyor.

“İçgörü” dedikleri de çoğu vakit yeni bir keşif değil, eski bir hakikatin “pahalı” bir etikete çevrilmesi. Çarşıda iki dakikada söylenecek şeyi İngilizceye yatırıp sektörel vaftizden geçirdikten sonra kendilerinden geçiyorlar. Network dedikleri de eski ahbap-çavuş işine yeni ceket: Torpilin “profesyonel iletişim” sürümü. “Düşünce lideri” diye dolaşanların düşüncesi slayt, liderliği de toplantı notu kadar

Bu dil insanı insana bağlamıyor; insanı piyasanın zincirine… neyse! İtibarın muskası belli: inovasyon, içgörü, sürdürülebilirlik. Sonra herkes kelimenin kendisine değil, kelimenin sağladığı itibara secde ediyor karton bardaklarla…

Bu putperestliğin en sevmediğim tarafı komik olması değil, günah çıkarması. Ürün kötüyse “iletişim stratejisi” deniyor. İnsanlar sabaha kadar çalışıyorsa “kreatif süreç” deniyor. Kırılan, ezilen, sömürülen birileri varsa “kreativite sancısı”… Dil gerçeği yumuşatıyor, sonra bir güzel paketleyip ortadan kaldırıyor.

“Kurumsal Türkçe” ise bunun için biçilmiş kaftan! Son yılların en “maymuncuk” kelimelerden biri (“baba”sı “sıkıntı”dır) “aşama”. Her deliği uyuyor, her kapıyı şak diye açıyor. Bir iş mi gecikti? Bu aşamada… Bir haksızlık mı oldu? Sonraki aşamada bakılacak… Bir karar mı ileri tarihe atılacak? Şu aşamada uygun görülmedi… Kim uygun görmedi, niye uygun görmedi, kimin hakkı yenildi, kim oyaladı? Kelime yerinde sayıyor.

“Aşama”nın bu kadar sevilmesi tesadüf değil. “Hamle” dersen niyet sorulur; “rütbe” dersen hiyerarşi görünür. “Merhale” dersen yolun çilesi devreye girer; “safha” dersen zaman ve dönem kokusu tüter. “Pâye” dersen kimin kimi yükselttiği görünür; “aşama” ise hepsini aynı plastik torbaya doldurur. Cümleyi dümdüz eder, gerçeği düzler; “günün sonunda” değil, nihayet vicdanı da dümdüz eder. Yoksa yamultur mu? Sis bastı mı etrafı, sorumluluk keyif çatar.

O yüzden bu kelime yalnız lugat meselesi değil, bir dil ahlakı “sorunsalıdır”. Nasıl, daha akademik oldu değil mi? Doğru kelimeyi seçmek, doğru gerçeği de seçmektir. Yanlış kelimeler yalnızca yanlış değildir; düpedüz korkaktır. Sivrilikleri örter, faili gizler, suçu da yılışa yılışa törpüler. Toplantı notlarında, strateji belgelerinde, bakanlık açıklamalarında, şirket sunumlarında aynı jöle: “Bu aşamada değerlendirilmiyor.”, “Şu aşamada uygun görülmedi.”, “Bir sonraki aşamada ilerleyeceğiz.”

Piyasanın bu plastik dili gündelik hayata sirâyet ederken “baba” maymuncuk dilini çıkartıyor bütün utanmazlığıyla: “Sıkıntı yok.”
Nereden çıktı, ne ara yayıldı, kim bu terkibi (merkep diyesim var) orta yere bırakıp kaçtı bilmiyorum. Bildiğim şey şu: Bu laf bir şeyi çözmüyor. Çözüyormuş gibi yapıp yan çiziyor. Dilin ucuz bir susturucusu. Ucuz mu ucuz bir stor gibi iniyor dile; hem ışığı hem manzarayı kesiyor. Her yere uyduğu için çok seviliyor. Her ağza uyan, hiçbir şeye kâfi gelmez.

“Sıkıntı” kelimesinin kendisi eskiden, hatta “eski Türkiye”de yük taşırdı. Darlık derdi, iç burukluğu derdi, boğaz düğümü derdi, ruhun kabarması derdi. İnsana “bir şey var” dedirtirdi. Şimdi o kelimeyi trafiğe, randevuya, kargoya, “iki dakikaya geliyorum”a, “tamamdır”a uyuşuk bir joker yaptık. Bir “hâl”di “sıkıntı”, gevşek ağızlara sakız oldu. Bunu “dilde ekonomi”, konuşmada rahatlık sandık.

“Uyuyamıyorum, unutamıyorum onu” diyor biri; cevap veriyor öbürü: “Sıkıntı yok abi, boş ver!”. Dert konuşulmadan boğazına tıkılıyor. Bir işçi “Maaşım yatmadı hâlâ” diyor. Diğeri cevap veriyor: “Sıkıntı yok, bir iki güne yatırırlar”. Emek gasbı yok oluyor. Hastane koridorunda, reklam ajansında, pastanede, cenaze evinde, manavda… Haksızlıklar, kalp ağrıları, trafik sıkışıkları, ekonomik zorluklar… Hepsi ufak bir aksaklığa çevriliyor.

“Sorun” dersen çözüm beklersin. “Dert” dersen ortaklığa davet edersin. “Haksızlık” dersen taraf olursun. “Ayıp” dersen utanmayı hatırlatırsın. “Zulüm” dersen hesap sorarsın. O kelimelerin her biri vicdan ister. “Sıkıntı yok” ise kaypaklığın, omurgasızlığın bayrağını göndere çeker. Yük taşımadan, borca girmeden konuşmayı o saniye bitirir. Kolaydır. Hem de çok kolay! Kolay olan son sürat yayılır. Dil de bu yılışık gevşeklikle sarkar da sarkar…

“Yanlış yaptım” yerine diyeceğin belli: “Sıkıntı yok.”
“Özür dilerim” demek yok. İşte burada sözün: “Sıkıntı yok.”
“Hakkını yedim” demek de ne demek!
Göğsünü gere gere de: “Sıkıntı yok.”

Şimdi bu üçlüyü peş peşe dizelim: inovasyon, aşama, sıkıntı yok. Biri piyasanın yakasına yapışmış, biri bürokrasinin masasından kalkmıyor, biri gündelik hayatın boğazına çöreklenmiş. Niyetleri aynı: Hiçbiri gerçeği olanca ağırlığıyla taşımıyor. Hepsi gerçeği hafifletiyor, faili gölgeliyor, hesabı perdeliyor.

Dil bozulunca fikir sakatlanıyor. Fikir sakatlanınca ahlak tavsıyor. Çağdaşlık, uyum, vizyon, süreç, ton, deneyim diye yeni etiketler tedavüle çıkıyor. İnsan kendi hayatını kendi kelimeleriyle anlatamaz hâle geliyor; eline hazır kalıplar tutuşturuluyor. Ne sokakta uzatılan mikrofona iki çift söz edilebiliyor ne sade suya tirit TV yarışmalarında elini kelime dağarcığına daldırabiliyor.

Kelimeleri silindir gibi ezen dil, sonunda dünyayı da dümdüz eder. Nüansı öldüren söz, hükmü körleştirir. Bir apostrofu bile yerli yerine koyamayanların memlekete vizyon satmaya kalktığı yerde yenilik değil, cilası dökülmüş gösteriş borazan öttürür. Bir hakkın hangi aşamada yendiğini söylemeyen cümlede kopkoyu sis vardır. Her derde “sıkıntı yok” diye bakan ağızda teselli değil, zihnî tembellik vardır.

Önce adı doğru koymak gerekiyor. Kelimeyi yerli yerinde kullanmadan fikri yerine koyamazsın. Fikri yerine koymadan da memleketin aklını, vicdanı toplayamazsın. Plastik kelimelerle yaşayan toplum, bir süre sonra acıya da haksızlığa da kapanmamış hesaba da plastik muamelesi yapmaya başlar. Sonunda elde janjanlı bir ambalaj kalır; içi çoktan yanıp kül olmuş bir hayat ve naylon vicdan!


Cihangir’de Akşam

Artarak gönlümün boşluğu her saniyede
Bir sırnaşık akşam çöktü Cihangir’e
Kendi kof kubbemiz altında bu bar saati
Marketing’den devşirme “insight”ın kıymeti

Yer yer aksettiriyor neonlu vitrin aradan
Kalkıyor ucuz şarap buğusu her an aradan
Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir
Duyulan, sun’i kahkaha ve klik sesleridir

Bu curcunada karıştıkça ego ile ışık
Yürüyor durmadan influencer ve kibir karışık
Kimi story’den, kimi tweet’ten üşüşüp her kapıya
Giriyor birbiri ardınca, sentetik entelektüel yapıya

Şovun mâbedi her bir tarafından doluyor
Oturup bir köşeye, bilmiş suratlar asılıyor
Ben de bir post’un kölesi olmakla bugün mağrurum
Bir zaman Facebook’u bir âbide zannettimdi

Kubben altında bu zümreye bakarken şimdi
Senelerden beri rü’yâda görüp özlediğim
Acıyı geçiştirmeye dalmış gibiyim
Dili polemikçi, gönlü narsist, imanı hissiz iklimi

Nice story’lerle karışmış nice bin filtre çilesi
Gördüm ön safta oturmuş trend giysili biri
Seyrediyor vecd ile tekrar alınan viskiyi
Yükselen bir selfie’nin büyüyen velvelesi

Ulu barda karıştım sanallığın birliğine
Çok şükür timeline’a, gördüm bu saatlerde yine
Takipçilerle beraber bulunan o naylon ruhları
Dolar içimdeki boşluk her cuma akşamı


Şükriye Atav’ın oğlu Erdöl Boratap vefat etti.

* Bu yazı bir “haber” değil; bir dönemin sesine düşülen kısa bir not. Erdöl Boratap’ın vefat bilgisi internette dolaşırken, mesele yalnız bilgi değil, hafızanın nasıl un ufak edildiğini, sesin nasıl silindiğini de gösteriyor.

Efemine modacılardan, ithal “yenge”lerden mürekkep jürilerin önündeki minyatür podyumlarda manken gibi salınan ev kadınlarının, lise terk ev kızlarının yarıştığı, yaban ellerdeki bir adada “mahsur ” bırakılan “ünlüler”in, “gönüllüler”in maceralarından anbean haberdar edildiğiniz programların ve MOBESE kameralarına takılan motosiklet, otomobil kazası görüntülerinin yanında, “sosyal medya”da en çok seyredilen kedi köpek komikliklerini “ana haber” bültenlerinde yayınlayan televizyon kanallarında Şükriye Atav’ın (1917-2000) oğlu, Yalçın Boratap’ın ağabeyi Erdöl Boratap’ın (2 Haziran 1937-7 Haziran 2012) vefatını “haber” olarak bulamazsınız. Bulamayacaksınız da…

Erdöl Boratap, 1962-1972 arasında TRT’de Ankara-İstanbul radyolarında haber spikerliği yapmıştı. Göz süzüp gerdan kırarak abartılı jestlerle haber metnini desteklediğini, vedalarda “diyelim/diyoruz” gibi garabetlerle özzz güven gösterileriyle spiker oldukları zannıyla hayatlarını sürdüren amatör spikerciklerin bu dev isimden öğreneceği ne çok şey vardı oysa! TRT’den ayrıldıktan sonra, günümüzün hayta neslinin burun kıvırdığı o naif reklam metinlerine can vermişti enfes, dâvûdî sesiyle.

1980’li yıllarda televizyonda yayınlanan reklamlarda da sesini duyar olmuştuk; Pekcan Koşar, Alev Sezer, Lami Sesar ve Erhan Yazıcıoğlu’nun da aralarında olduğu isimlerin arasında. Tok mu tok, sıcacık sesiyle radyo reklamlarının efsanevî ismiydi.

c59fc3bckriye-atav-ve-erdc3b6l-yalc3a7c4b1n-boratapÖğrenimini Galatasaray Lisesi, Kabataş Lisesi ve Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’nde sürdürmüştü Erdöl Boratap. 1992 yılında Kalkan’a yerleşti ve son yıllarını çok sevdiği bu yörede geçirdi. Sevgili anacığının yanında şimdi.

Facebook vasıtasıyla kendisiyle yazışmış olmak ise benim için unutamayacağım bir anı olarak kalacaktır. Sevenlerinin başı sağ olsun. Allah rahmet eylesin.