“İstanbul… İstanbul.. Bu güzel emsalsiz şehir hakkında insan hayranlığını ifade için kelime bulamıyor. Hayranım. Âbidelerini ihtişamı, Boğaziçi, Haliç. Bunların hepsi insana güzel bir rüya gibi geliyor. Sonra halk… Ne temiz, ne nazik insanlar. Burada meşhur Türk misafirperverliğinin bütün hususiyetlerine şâhid oldum. Herkesten, tanıdığım dostlarımdan hudutsuz nezâket gördüm. Memleketinize her fırsat buldukça geleceğim; şarablarınız güzel, ama yemekleriniz dünyanın en nefis yemekleridir.”
Duc de Faisensac
Tag Archives: Kültür
“Sonra halk… Ne temiz, ne nazik insanlar.”
Garanti BBVA’dan 23 Nisan Mesajı: “Ulu Önder’imiz” ve Kurumsal Cahilliğin Anatomisi
Sabahın köründe telefonum titredi. Baktım, mobil uygulamada birkaç mesaj… Garanti BBVA’dan bildirim üstüne bildirim. “Hah,” dedim, “ya taksit hatırlatacaklar ya da yine ‘size özel’ bir kredi…” Ama yo, mevzu millî duygularmış. Ekranda devâsâ bir “Ulu Önder’imiz” ibâresi. İşte o an, insanın içindeki o emekli musahhih beş yıllık telefonunu duvara fırlatarak İstanbul’daki kitapçılarda ne kadar yazım kılavuzu varsa bütçesi nispetinde hepsini alıp Garanti BBVA Genel Müdürlüğü’nün önüne yığdıktan sonra, avazı çıktığı kadar haykırmak istiyor. Reklamcılar gibi soralım: Neyi mi haykırmak istiyor?
Milyarlarca dolarlık marka değeri, gökdelenlerde yankılanan “strateji” toplantıları, saniyesine servet dökülen reklam filmleri… Hepsi gelip o küçücük, o lüzumsuz, o cahilce kondurulmuş kesme işaretine tosluyor.
Ajansın “Saygı Kesmesi” ve Junior Dramı
Bu metnin mutfağını hayal etmek zor değil. Muhtemelen bir ajansta, yulaf sütlü latte’sinden bir yudum alan “junior” metin yazarımız, Atatürk’e olan bağlılığını grameri katlederek göstermeye karar verdi. “Ulu Önder” yazıp geçse sanki yeterince sevmiyormuş, saygı göstermiyormuş gibi hissetti büyük ihtimalle. “Öyle bir ayırayım ki,” dedi içinden, “saygıdan kelime ortadan ikiye bölünsün de görsünler saygı nasıl gösterilirmiş!”
Türkçedeki iyelik ekinin (-imiz) kelimeyle olan et-tırnak ilişkisinden habersiz bu gencimiz, o kesme işaretini oraya bir “hürmet nişanı” gibi çaktı. Oysa o, bir saygı göstergesi değil, dilin morfolojik gövdesine saplanmış bir “operasyonel hata” olarak dil çıkarıyor.

OnaOnay Zincirindeki “Körler Sağırlar” Diyaloğu
Peki, bu metin banka müşterilerine nasıl ulaştı?
- UX Writer: “Butonun kavisini 2 piksel kaydıralım” derken metnin ruhunu piksellerin arasında kaybetti.
- Sosyal Medya Uzmanı: Toplantıdan toplantıya koşarken, önüne gelen metne bakıp “Harika, Atatürk var, büyük harf var, okeydir” deyip onayını verdi.
- CRM Uzmanı: Mesajı sisteme tanımlarken muhtemelen “Karakter sınırı geçiyor mu?” diye baktı, o kesmenin dile attığı jileti fark etmedi.
Sonuç?
Milyonlarca insana “Biz daha iyelik ekini ayırmamayı bilmiyoruz; ama bankacılıkta dünya markasıyız” mesajı, bayram neşesi niyetine servis edildi.
“Ulu Önder” Resmî Bir Unvan Değildir, Dağılın!
İşin asıl trajikomik yanı, “Ulu Önder” ifadesinin resmî bir unvan değil, bir epitet, bir yakıştırma olması. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü sevmek için ona atfedilen bir unvanı cümle içinde büyük harflerle yazıp yanlış kesme işaretiyle “kutsallaştırmaya” kalkmanın bir âlemi yok. O apostrofu oraya koyduğunuzda “daha çok” Atatürkçü olmuyorsunuz; sadece daha az Türkçe bildiğinizi gösteriyorsunuz. Elbette bir de Atatürk’ü hiç tanımadığınızı…
Mustafa Kemal Atatürk’ün unvanları bellidir çocuklar: “Gazi”dir, “Mareşal”dir, “Cumhurbaşkanı”dır. O, 19 Eylül 1921’de Sakarya Meydan Muharebesi’nin ardından bizzat Meclis kararıyla aldığı “Gazi” unvanını her şeyin üstünde tutardı. Soyadı Kanunu’ndan sonra bile pek çok resmî belgede ve şahsî mektubunda imzasını “Gazi M. Kemal” olarak atmayı tercih etmiştir. Bu unvan; bir reklam ajansı masasında değil, bizzat ateş hattında kazanılmış resmî bir rütbedir, barut kokuludur. “Ulu Önder” yazımı ise sizin gibi sosyal medya Türkçesiyle yazıp konuşanların ona vermeye çalıştığı zorlama bir pâyedir.
Garanti BBVA ve benzeri anlı şanlı kurumların, “dijitalleşme” ve “vizyon” masallarını anlatırken, en temel iletişim aracı olan dile bu kadar “ecnebi” kalması tam bir plaza trajedisidir. O kesme işaretini gelecek yıl kullanmayın hiç değilse; çünkü o işaret, sadece kelimeyi değil, sizlerin “nitelik” ve “özen” iddialarınızı da darmadağın ediyor.
Edebiyat Dünyasındaki Görünmez İktidar: İmza Sermayesi
Edebiyat dedikleri yerde metin tek başına iş yapmaz. Koluna mutlaka birileri girer. Kitap daha kapağı açılmadan o kollar tarafından sarıp sarmalanır. Bir paragraf, “tanınmış” birinin elinde “cesur dil” olur; ismi duyulmamış birinin elinde “dağınık”… Aynı oyun, sağlam bir “network”ün içinden geliyorsa “dil deneyi” diye yere göğe sığdırılamazken ismi duyulmamış ve “genç” olmayan birinden çıkıyorsa “fazla zorlanmış” diye yüz buruşturulur. Metin okunmadan önce yazanın adı ve soyadı okunur.
Bu bir “imza sermayesi”dir. Edebiyat mahallesinde bazı imzalar peşin krediyle sağda solda fink atar. O kredi, kötü metindeki kusuru karakter saydırır. Yetmez, savrulmuşluğu cüret diye pazarlar. Kibri de tavır diye ambalajlar. Yalan yanlış yazılmış kelimeleri, ifadeleri ve noktalama işaretlerinin kullanımındaki tutarsızlığı “yazar tasarrufu” diye yedirir. Aynı cümle için birine kırmızı kalem çekilir, “meşhur yazar” en fiyakalısından koltuğa buyur edilir.
Okur da bu günahın gönüllü köleleri olduğundan hepten masum değil. Bizde metnin peşinde koşan okur yok. PR hamleleriyle, “sosyal medya” yelpazesiyle havalandırılmış yazarların etrafında oluşturulmuş aura’ya tav olan geniş bir kalabalık var. Ünün buğusu, dergi çevresinin buğusu, birbirinin sırtını sıvazlayanların buğusu, teşekkür yazılarının buğusu, yarışma jürilerinde dönen tanışıklıkların buğusu… Bir isim etrafında “menkıbe” birikince, berbatın berbatı cümleye “bilinçli tercih” muamelesi yapılır. İsmi bilinmeyenin tertemiz paragrafı derin umursamazlıklar içinde idam edilir. Okur denilen “leş kargası” (Ece Ayhan Çağlar’ın ruhu şâd olsun) ise metni değil, metne önceden verilmiş hükmü teyit eden bir figüran olarak bu kumpanyada rolünü oynar.
Kitabı okuyan yok, yazarın parlatılmış edebî sicili kâfi. Daha acısı da şu: Aynı çevre, durmadan “yeni ses” aradığını söyler. Yalan! Yeni ses değil, güvenli ve kronolojik anlamda genç arıyor onlar; “genç ses” değil aradıkları. Metne değil, o metni yazanın yaşına bakıyorlar. Şiirde de böyle, öyküde de… Kısacası, önceden bir yerlerde (rakı-balık-tarator masası tercih edilir) mühürlenmiş, bir “ağabey”den “onay” kaşesini almış, birkaç doğru masada adı geçmiş yahut hakkında üç beş “isimli” kişinin “acayip iyi çocuk” dediği bir yeniliktir bu. Edebiyatın “genç ses” diye pazarladığı şeyin önemli kısmı, tanıdık isimlerin birbirine açtığı kapılardan ibarettir.
Bu yüzden memlekette bazı metinler sadece yayımlanmakla kalmaz, kutsanır. Bazı metinler ise reddedilmez, küçümsenir. Aradaki fark estetik, poetik falan değildir. Sınıfsaldır, çevreseldir. Network denilen çark tam da budur. Hangi masada oturduğun, hangi derginin çevresinde dolaştığın, kimi tanıdığın, adının kimde çağrışım yaptığı… Bunlar yazdığın metnin iç cebine yerleştirilmiş görünmez kartvizitlerdir.
İşin trajikomik tarafı ise bu düzenin en hararetli savunucularının kendilerini “muhalif” olarak lanse edenlerden çıkmasıdır. Dilde devrim, yapıda kırılma, merkezle kavga… Hepsi ağızda karamela! Masaya dosya gelince sorular gelir: Kim bu? Yaşı kaç? Hangi dergiden? Kiminle oturup kalkıyor? Şişenin markasına göre şarabın tadını çıkardığını zanneden görgüsüz zenginler gibi şarabı içmeyenler etiket yalıyor.
Bu yüzdendir ki “tanınmış” bir isimden gelen zayıf metinler üstüne uzun uzadıya konuşulur. “Niyet” aranır, “alt metin” sorgulanır, “külliyatı içindeki yeri”ne bakılır. Adsız birinin güçlü metninde ise ilk aranan şey bellidir: kusur. Birinde hata büyütülür, diğerinde hata yorumlanır. Birine “çalışsın” denir, öbürüne “deneysel çalışma”…
Edebiyatın sınıf ayrımı burada ortaya çıkar: Aynı yara için birine şefkatle pansuman yapılırken diğeri otopsi masasına alınır. Anlatım bozukluğu, “ses kırığı” olur. İmlâ zaafı, “yazar tasarrufu” diye övülür. Metin dağılır, “deneysel akış” diye alkışlanır.
Bazı yazarlara kusuru, hatayı marifet diye satma imtiyazı tanınmasına şaşıran yok neredeyse. Değneksiz köyde elini kolunu sallayarak gezen gezene… Bunun adını koyayım: imza sermayesi. Böylesi yazar takımı cepten yemektedirler. Daha kapağı açılmadan, yayımlanmasını takip eden birkaç ay içinde “yılın kitabı” ilan edilen kitapları gördü bu gözler! Minderde peşin peşin tuş! Direkt şampiyon! Sonra da buna gazetelerin eklerinde “edebî sezgi” süsü verilir. Bu memlekette neler yendi, bu da afiyetle yenir.
İyi metnin bir özelliği vardır: Gecikir, geciktirilir; sürünür, süründürülür. Yüzüne kapılar kapanır, bir masada sarakaya alınır, editörler dudak üstüne dudak büker. İyi metin, kaderini bu kuşatmayı yardığı ölçüde kendi yazar. Bu yolda o metnin maruz kaldığı yok sayılma, görülmeme, aşağılanma merdivenlerinde tökezlemek kaçınılmazdır. Bunu göze alarak yılmadan azmin, sabra desteğini körüklemek şart olsa da edebiyatın asıl sınavı metne soyadı kadar kredi açılıp açılamayacağı noktasında düğümlenir.
Bu memlekette bir gün gerçekten metin söz sahibi olacak ise önce şu put kırılacak: tanınmış imza. Bu put kırılmadan ne yepyeni ses çıkar ne risk alınır, ne de edebiyatın yüzü gözü temizlenir. Geriye çevre dayanışması kılığında gezinen bir esnaf ahlâkı, birbirine müşteri getirip götüren cümleler, belli masalarda ona buna kefil olan övgüler ve birbirini şişirip duran “eleştiri” yazıları kalır. Metnin kaderi, adının gölgesini fersah fersah geçmezse ortada edebiyat değil, bir dayanışma kulübü vardır. O kulübün de kapısında dikilen fedai bellidir: imza.
Şiiri Ses Oyunu Sananlar Kulübü
Bu yazıyı dokuz yıl önce yazmıştım. Ekrandaki kişiler değişti, dekor değişti; fakat şiiri karton bir duygulanıma, şairi de sahne aksesuarına çeviren alışkanlık değişmedi. Bir yerlerde mısraın hakkı ses cambazlığına; şiirin ağırlığı da “hisli duygular” gösterisine meze yapılıyor. Sanki biraz titrek ton, biraz da müzik yetermiş gibi.
Oysa şiir, fonda az müzik, boğaza biraz titreme, cümleye biraz “hüzün” sürülerek elde edilen bir şey değil. Yıllar önce canımı sıkan şey ne ise bugün de aynı merkezde: duygu taklidi, amatör hüzün müsameresi.
O yüzden bu yazıyı yeniden çıkarıyorum. Bu yazı eski; ancak derdi eskimedi.
Yazıdaki Ayna veya Bir Harften Bir Mezara
Tabeladaki yanlışı gösteriyorsun; yorumlardan küfür fışkırıyor. “Kulüp” diyorsun, “de ayrı” diyorsun, “şarz aleti” diye yazılmaz diyorsun; “anonim” cengâverler palayı eline alıyor. Bu memlekette yanlışını düzeltmek isteyen az, yanlışına dokunana diş bileyen tabur tabur… Hatayı gösterdiğin anda okuyanın kanı çekiliyor; nefsine dokunulduğunu zannedip ağzından köpükler saçıyor.
5 Ocak 2011’deki “Tabelalar, Türkçe ve Yazım Hataları” başlıklı yazımın altında yer alan küfürlü yorumları (!) unutmuştum. Bir arkadaşım hatırlattı ve tekrar okudum. Ana-avrat küfür, cinsiyetçi ağız, imlâ bozukluğu, anonim cesaret, çamurdan yoğrulmuş bir öfke… Yazıya cevap vermeye değil, yazana saldırmaya gelmişler. “Yanlış yazıyorsun” diyemeyenler, yanlış yazarak saldırmış. Yazının altına düşülmüş en sahici dipnot bu: Harfe tahammülü olmayanın fikre de tahammülü olmuyor.
Mesele hiçbir zaman yalnızca yazım meselesi olmadı zaten. “De” ayrı mı, birleşik mi; şapka kalktı mı; özetin kısası olur mu? Asıl altta yatan şey şu: Bu memlekette nice kişi yanlışını öğrenmek istemiyor; yanlışına ilişilmesini de hakaret addediyor. Hatta bunu da “adlediyor” diye yazıp konuşmaya devam ediyor! “Doğrusu neymiş?” diyecek yerde, “Sen kimsin lan!” diye dayılanıyor. Ne de olsa öğrenmek biraz geri çekilmeyi bilmektir; bunlar tam tersi ağzını bozuyor. Bilmediğini kabul edeceğine sövmenin o yumuşacık yatağına uzanıyor. Harf de düzeltilmesin, kelime de… Karış-maaa!
Buradan mezara uzanan hattı döşerken ölçüyü kaçırdığımı zannedenler çıkabilir. Ancak kazın ayağı öyle değil. Yorum kutusunda söven ile kabre saldıran aynı mektebin talebesi değil mi? Biri dile çullanıyor, öteki ölünün taşına… Biri kamusal sözü kirletiyor, öteki yasın sınırını çiğniyor. İkisinin de ağzında aynı cümleler: Beni düzeltemezsin. Bana sınır koyamazsın. Bana ayna tutamazsın. Yanlışıma, hoyratlığıma karışamazsın.
Bu bakımdan söz konusu yanlışlara “alt tarafı iki harf” diye bakılamaz. O iki harfin ardında bir boş vermişlik, bir özensizlik, bir kabalık birike birike saldırıya geçiyor. Bu boş vermişliğin ardına saklanmış bir özensizlik, bir saldırganlık var. Dili başıboş bırakınca karakter de başına buyruk hareket ediyor. Cümle laçkalaşınca öfke gemi azıya alıyor; sonra biri mesajla aileyi tehdit ediyor, öteki yorumda sövüyor, beriki mezara dadanıyor. Ayrı ayrı vakalarmış gibi görünse de aynı çürümenin farklı yüzleri bunlar. Medeniyet anıtta, mahkemede, televizyonda yükselmez; önce dilde kaidesine oturur. İnsan ağzını toplayamıyorsa elini de toplayamaz. Kelimeye saygısı olmayanın sınırlara hiç saygısı olmaz.
Bu yüzden benim sanal kırmızı kalemim yalnız tashih için kapağından çıkmıyor. O kalem, düzeltilmeye tahammülü olmayanlar için yürürlüğe giriyor. Billboard’daki, tabeladaki, ilandaki yanlışı önemsemeyen ile mezara saldıran aynı çürümenin değişik yüzleridir. O yanlışlar ise memleketteki yarayı gösteren bir aynadır.
Gençlerin ahlâkını bozmak ve şehrin tanrılarına inanmamak gibi olmasın ama…
“Ho aneksétastos bíos ou biōtòs anthrópōi”
2424 yıl önce, “Sokrates’in Savunması”ndan.
Köpüğün Köprüsü
Aldım ele fincanı, dedim: “Bu ne acele?”
Su dağdan akıp gelmiş, makineden süzülmüş bile
Derviş su içer, toprak testidendi hani?
Şimdi elde latte, köpük flat mi?
Gezdim çarşıyı pazarı, herkes telâş içinde
Kimi selfie kovalar, kimi kıyma derdinde
Bir düğme yok mudur basınca dursun zaman
Âhirete dek uzansın, bitmesin bu heman
Şehir yükselmiş: demir, cam binalar
Gölgesinde insanlar, kendini arar
“Her katında bir sır var,” derler — gizlenmiş.
Kirası fâhiş, huzur oradan gidivermiş
Ey cân, ne sandın bu rating’i, view sayısını?
Ömür batar, tıpkı güneş gibi usul usul
Hakikat bir pazardır, kurulur her nefeste
Sanal aynalarda ararsın kendini esneye esneye
Ado derdi ki ateş düşerse yakar cânı
Şimdi LED’ler parlar, tüketirler dermanı
Kimse kimseyi görmez, bakılır filtreli surete
Gönül denen o hana kilit vurulmuş dede
Bu Hayata Şarzım Var
Çekemez oldum yâhu, bu şarz telâşını
Ne zaman yola çıksam unuturum başlığını
Ömür dediğin cihaz, pil ömrü gibi bitmez mi?
İki “tık” arasında, hakikati şarz etmez mi?
Derler ki ruhun şarzı zikirdedir, tefekkürde
Ruhlar arızalı şimdi, priz her yerde
Her köşe başında “powerbank” arayan dilber
Yürek nerede yorulur, nerede şarz eder?
Eskiden abdest alıp beş vakit namaz kılmak
Cânı full’lemek, Hakk’la şarzlanmak
Şimdi off olduk, içimiz sıkıntıdan daralır
Ekran parlamazsa hayatımız deşarzla sıkılır
Yediğimiz hurmalar, döner gelir tırmalar
Amelin şarzı, gönülden damlar
Ömür bir kablo mu, ucu nereye bağlı?
Bilen söylesin, bu dünyanın şarzı sağlam mı?
Var git, prizden uzaklaş, bir kafenin gölgesine otur
Bak gör o zaman garson değil, gönlün yol bulur
Medyanı şarz etmekten gönlünü unuttun sen
Mübarek alet değil, seni tüketen düzen
Boş ver bu işleri, devâsâ telleri
Asıl şarz eden odur, doldurur gönülleri
Sen doksan dokuzda kaldın, yüze varamadın
İçin kuruyup dururken nereyi dolduracaktın
Koşa Koşa
I.
Cookie kokusuna battı her bir yan
Doyurmaz bu tatlı, gönlüme ziyan
Gerçek lokma nerde, söyle ey cân
Şekerden âlem kurmuşlar, usandık artık
II.
Oğlan ağlar, elinde dijital emzik
Susar sanırsın; büyür evde sessizlik
Kalabalık içinde koca bir yalnızlık
Bu camlı perdeye takılıp kaldık
III.
Vakit bir story olmuş, akıp gider tez
Ne toprak kokusu var, ne insandan bir ses
Göğe bakmak varken ekrana düştü göz
Bu hızlı akışlara kapılıp kaldık
IV.
Yâr dediğin şimdi uzakta bir profil
Sanalın boyası değdi mi her şeyi sil
Cân dediğin ekranda görünen şey değil
Ado der ki kendine dön, kendine gel artık
İngilizcenin Şalına Sarılanlar
Selamlar canım, debrief tarafında alignment sağlayıp approval alırsak okeyiz. Health asset’lerini drop etme noktasında green light yakmışlar, bu bizim için majör bir win. Global scale’deki “world’s number 1” claim’inin altını backup’layamadıkları için orayı ben drop edeceğim. Markanın o vizyonda olduğuna dair pek buy-in olamadım açıkçası.
Reklam sektörüne az buçuk bulaşmış olanlara bu “stratejik” ağız gayet tanıdık gelmiştir. Peki, ya sadece televizyon ekranlarından ötesine uzanamamış olanlar? Onlar belki de kıl biberin iki adet 200 TL’lik banknot edişine edecek küfür bulmakta zorlanmaktadır. Küfür ki en çok yakışandır biz emeklilere değil mi Hilmi Bey?
Şimdi bu “melez” dilin deriiin şifrelerini çözeceğiz ey şanslı okur! Hazır mısın? Başladık:
Selamlar canım, değerlendirme toplantısından onay alalım, bu yeterli olur. Zaten “sağlık”tan vazgeçmemize tamam demişler, bu bizim için iyi. Küresel işlerle ilgili “dünyanın 1 numarası” iddiasının altını dolduramadıkları için orayı da ben atarım. Markanın dünyanın 1 numarası olmasına pek inanmıyorum açıkçası.
Ne oldu böyle yazınca?
O “global” ışıltılar sönüverdi, “claim”lerin heybeti un ufak oldu, “drop”ların o modern fiyakası lunaparklarda satılan balonlar gibi uçup gitti. Geriye ne kaldı? Bir reklam ajansı çalışanının, yerelden küresele açılmaya çalışan markanın “dünyanın 1 numarası” iddiasına inanmadığı için projeden bir parçayı atıverdiği renksiz, heyecansız bir iş notu…
“Debrief” dediğinizde sanki Pentagon’dan gizli bir operasyon raporu almış gibi bir hava basabiliyorsunuz. “Vazgeçtim” demek neden bu kadar zor? Yoksa “drop” edince daha mı az suçlu hissediliyor? “Claim” de eklendiğinde o raporun havasına, Americano’yla “şalına şalına” yürümek gibisi yok!
İngilizce kelimeleri mesaja serpiştirerek “stratejik dâhi” gibi görünmek çok kolaydır. Ne var ki o göz boyayan “word”leri mesajdan çekip çıkarınca, o pırıltılı “kreatif” dünyanın aslında ne kadar mat ne kadar düz ve ne kadar “sıradan bir memuriyet” olduğu kabak gibi (dil cahillerinin sosyal medyalarında “tabak gibi” yazıldığını görebilirsiniz) ortaya çıkıyor.
Netice-i kelâm: Kelimeleri İngilizce yazınca yapılan iş “vizyoner” falan olmuyor; sadece yetersizliğin yabancı kelimelerle ambalajlanması ve banka hesabına yatacak maaşın zam dönemlerinde artışı sağlanmaya çalışılıyor. Etraftaki deneyimsiz çalışanların nezdinde ise “dâhi” kalkanı örülebiliyor.