Geniş kültürünün ve batı müziği üzerindeki derin bilgisinin verdiği yetki ile münekkidlik yapdığı da duyulmuş, emsalsiz tenkid yazılarının birinde R.E. Koçu’nun “Acı Su” isimli kitabda toplanıp yayınlanmış şiirleri için: “Şiirden başka her şeye benziyor” hükmünü verdiği bize nakledilmişdir; F. Ebcioğlunun san’atcı hüviyetini tamamlayacak kıymet ifâde ettiği için bu kütüğe kaydettik.
İstanbul Ansiklopedisi, Fecri Ebcioğlu
Tag Archives: Hayat
Al Fecri’yi, vur Cihat’a!
“Sonra halk… Ne temiz, ne nazik insanlar.”
“İstanbul… İstanbul.. Bu güzel emsalsiz şehir hakkında insan hayranlığını ifade için kelime bulamıyor. Hayranım. Âbidelerini ihtişamı, Boğaziçi, Haliç. Bunların hepsi insana güzel bir rüya gibi geliyor. Sonra halk… Ne temiz, ne nazik insanlar. Burada meşhur Türk misafirperverliğinin bütün hususiyetlerine şâhid oldum. Herkesten, tanıdığım dostlarımdan hudutsuz nezâket gördüm. Memleketinize her fırsat buldukça geleceğim; şarablarınız güzel, ama yemekleriniz dünyanın en nefis yemekleridir.”
Duc de Faisensac
Erdöl Boratap: Dijital Hafızada Kaybolan Bir Ses
7 Haziran 2012’de Erdöl Boratap hakkında kısa bir yazı yazmıştım. Aradan on yıl geçti; o yazı hâlâ aranıyor. Bu her zaman yazının meziyeti değildir. Kimi zaman ortadaki bilgisizliğin, arşiv tutmayışın ayıbıdır.
Arama motorlarına bakıyorsunuz isim var, hayat yok. Kırpılmış cümleler var, sahih kayıt yok. Kulaktan dolma ayrıntılar, birbirini kopyalayan satırlar, yarım yamalak tarihler, karman çorman isimler… İnsan biyografi ararken baştan savma bir dijital enkazın içine düşüyor.
İlk kayboluş bedenledir, ikincisi arşivde olur. Hele sesiyle yaşamış, sesiyle tanınmış insanlarda bu ikinci kayboluş daha da ağırdır. İlk anda aklıma düşen isimler: Nevin Akkaya, Kaya Akarsu, Alev Emre, Hayri Esen, Esen Günay, Vâlâ Önengüt… Haklarında elle tutulur, sahih bilgi bulmakta zorlanıyoruz. Özen kelimesini lugatından kovmuş bir güruh gelip bu kayboluşu çerçöp bilgiyle dolduruyor. Bir süre sonra geriye yanlışlar ve kırıntılar kalıyor.
Erdöl Boratap’ta da olan buydu. Sesiyle hatırlanan insanlardandı o. Yüzü unutulsa bile sesi bir dönemin içine sinmişti; kültür-sanat programlarına, reklam seslendirmelerine, evlerin akşamına karışmıştı. Bir dönemin sesini internet dedikleri bu büyük savsaklama tarlasına bıraktığınızda geriye hakikat değil, yamrı yumru bir tortu kalıyor.
Eldeki sahih kayıtlara bakınca ana hat yine de seçiliyor. Erdöl Boratap, kamuya açık kaynakların ortaklaştığı kadarıyla, 2 Haziran 1937’de İstanbul’da doğmuş, 7 Haziran 2012’de Kalkan’da ölmüş bir yayıncı. Şükriye Atav’ın oğlu, Yalçın Boratap’ın ağabeyi. Galatasaray Lisesi, Kabataş Lisesi ve Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü hattından geçmiş; sesiyle tanınmış, sesiyle yer etmiş bir isim.
Meslek çizgisinin ilk kısmı nispeten berrak. 1960’ta TRT’ye spiker olarak girdiği, iki yıl Ankara Radyosu’nda çalıştığı, 1963’te İstanbul Radyosu’na geçtiği kayıtlı. 1972’de TRT’den ayrılıp reklam spikerliğine geçtiği söyleniyor; bir başka kayıt onu kurumda tutuyor. 1971 tarihli bir insan hakları derlemesinde adı TKP davası bağlamında geçiyor. Bu dosyanın üzerinde hüküm kurmak bu yazının işi değil. Aynı dosyada bir protokol metninde “Devlet Radyosu redaktörü” sıfatıyla da görünüyor. Hafıza kendiliğinden delinmiyor; kimi zaman korkudan, kimi zaman ihmâlden, kimi zaman da düpedüz savsaklamadan deliniyor.
Sonra 1990-1991 döneminde TRT ekranında, Leyla Tekül’le birlikte “Günlerle Gelen” adlı kültür-sanat programını sunduğu kayıtlarda var. Dublajlardan, seslendirmelerden tanınan bir isim olarak anılıyor. Demek ki bu ses bütünüyle kaybolmamış; dağılmış, seyrelmiş, yanlış ellere düşmüş. İnternet denilen büyük çöplük de bu dağınıklığı toplamak yerine daha beter dağıtmış. İsimler karışmış, tarihler birbirine geçmiş, hayat hikâyesi dedikoduya teslim edilmiş. Koca bir yayıncılık tecrübesi birkaç dağınık cümleye, birkaç özensiz satıra terk edilmiş.
Türkiye, arşiv tuttuğunu zanneden ama kaydı elinde çürüten bir memleket. Eski yayıncılarını, spikerlerini, ses sanatçılarını, dublaj emekçilerini doğru dürüst toplamıyor; kayda geçirmiyor. Herkes bir şey bildiğini zannediyor, kimse doğru dürüst bir şey bilmiyor.
Bazı isimler öldükten sonra yalnız toprağa verilmez; üzerlerine bir de ihmalin toprağı atılır. Yazının işi, hiç değilse o toprağı biraz eşelemektir. Erdöl Boratap’ı arayan biri, internette hiç değilse biraz daha sahih bilgiye ulaşsın diye… Eğer bir kıymeti varsa budur
Gençlerin ahlâkını bozmak ve şehrin tanrılarına inanmamak gibi olmasın ama…
“Ho aneksétastos bíos ou biōtòs anthrópōi”
2424 yıl önce, “Sokrates’in Savunması”ndan.
Yeniden Başlat: kader
I.
Eski bir sürümde takılmış bu sîne
Hatalar birikmiş; sığmaz belleğine
Ruh “beklenmedik hata” verir her gece
İner mi hidâyet, kilit mi düşer içe?
II.
Nereye savruldu o kadim sevdalar?
Şifresini unutmuş; bekler durur canlar
Yüzde doksan dokuzda kalan o halka:
Vuslatı mı müjdeler, yoksa sabır mı saklar?
III.
Bildirim gelmezse sanır ki unutulmuş,
Gönül kendi kapısında kuyruk olmuş
İrfan deryâ imiş, fiber kablo dar gelir
Hangi update ile bu dertler yok olmuş?
IV.
“Yeniden başlat” deyince, silinir mi kader?
Bu hiçlik ekranı; kimi güldürür kimi deli eder
İşlemci bîtap, fan sesi derinden gelir
Heyhat, âhiret yüklenir: Dosya nereye gider?
V.
Ado der ki çek fişi, içindeki sese dal
Ne sürüm kalır o dem ne sanal hâl
Esas update “ölmeden evvel ölmek”
Gönlüne nur inerse odur en büyük kemâl
Bu Hayata Şarzım Var
Çekemez oldum yâhu, bu şarz telâşını
Ne zaman yola çıksam unuturum başlığını
Ömür dediğin cihaz, pil ömrü gibi bitmez mi?
İki “tık” arasında, hakikati şarz etmez mi?
Derler ki ruhun şarzı zikirdedir, tefekkürde
Ruhlar arızalı şimdi, priz her yerde
Her köşe başında “powerbank” arayan dilber
Yürek nerede yorulur, nerede şarz eder?
Eskiden abdest alıp beş vakit namaz kılmak
Cânı full’lemek, Hakk’la şarzlanmak
Şimdi off olduk, içimiz sıkıntıdan daralır
Ekran parlamazsa hayatımız deşarzla sıkılır
Yediğimiz hurmalar, döner gelir tırmalar
Amelin şarzı, gönülden damlar
Ömür bir kablo mu, ucu nereye bağlı?
Bilen söylesin, bu dünyanın şarzı sağlam mı?
Var git, prizden uzaklaş, bir kafenin gölgesine otur
Bak gör o zaman garson değil, gönlün yol bulur
Medyanı şarz etmekten gönlünü unuttun sen
Mübarek alet değil, seni tüketen düzen
Boş ver bu işleri, devâsâ telleri
Asıl şarz eden odur, doldurur gönülleri
Sen doksan dokuzda kaldın, yüze varamadın
İçin kuruyup dururken nereyi dolduracaktın
Koşa Koşa
I.
Cookie kokusuna battı her bir yan
Doyurmaz bu tatlı, gönlüme ziyan
Gerçek lokma nerde, söyle ey cân
Şekerden âlem kurmuşlar, usandık artık
II.
Oğlan ağlar, elinde dijital emzik
Susar sanırsın; büyür evde sessizlik
Kalabalık içinde koca bir yalnızlık
Bu camlı perdeye takılıp kaldık
III.
Vakit bir story olmuş, akıp gider tez
Ne toprak kokusu var, ne insandan bir ses
Göğe bakmak varken ekrana düştü göz
Bu hızlı akışlara kapılıp kaldık
IV.
Yâr dediğin şimdi uzakta bir profil
Sanalın boyası değdi mi her şeyi sil
Cân dediğin ekranda görünen şey değil
Ado der ki kendine dön, kendine gel artık
İngilizcenin Şalına Sarılanlar
Selamlar canım, debrief tarafında alignment sağlayıp approval alırsak okeyiz. Health asset’lerini drop etme noktasında green light yakmışlar, bu bizim için majör bir win. Global scale’deki “world’s number 1” claim’inin altını backup’layamadıkları için orayı ben drop edeceğim. Markanın o vizyonda olduğuna dair pek buy-in olamadım açıkçası.
Reklam sektörüne az buçuk bulaşmış olanlara bu “stratejik” ağız gayet tanıdık gelmiştir. Peki, ya sadece televizyon ekranlarından ötesine uzanamamış olanlar? Onlar belki de kıl biberin iki adet 200 TL’lik banknot edişine edecek küfür bulmakta zorlanmaktadır. Küfür ki en çok yakışandır biz emeklilere değil mi Hilmi Bey?
Şimdi bu “melez” dilin deriiin şifrelerini çözeceğiz ey şanslı okur! Hazır mısın? Başladık:
Selamlar canım, değerlendirme toplantısından onay alalım, bu yeterli olur. Zaten “sağlık”tan vazgeçmemize tamam demişler, bu bizim için iyi. Küresel işlerle ilgili “dünyanın 1 numarası” iddiasının altını dolduramadıkları için orayı da ben atarım. Markanın dünyanın 1 numarası olmasına pek inanmıyorum açıkçası.
Ne oldu böyle yazınca?
O “global” ışıltılar sönüverdi, “claim”lerin heybeti un ufak oldu, “drop”ların o modern fiyakası lunaparklarda satılan balonlar gibi uçup gitti. Geriye ne kaldı? Bir reklam ajansı çalışanının, yerelden küresele açılmaya çalışan markanın “dünyanın 1 numarası” iddiasına inanmadığı için projeden bir parçayı atıverdiği renksiz, heyecansız bir iş notu…
“Debrief” dediğinizde sanki Pentagon’dan gizli bir operasyon raporu almış gibi bir hava basabiliyorsunuz. “Vazgeçtim” demek neden bu kadar zor? Yoksa “drop” edince daha mı az suçlu hissediliyor? “Claim” de eklendiğinde o raporun havasına, Americano’yla “şalına şalına” yürümek gibisi yok!
İngilizce kelimeleri mesaja serpiştirerek “stratejik dâhi” gibi görünmek çok kolaydır. Ne var ki o göz boyayan “word”leri mesajdan çekip çıkarınca, o pırıltılı “kreatif” dünyanın aslında ne kadar mat ne kadar düz ve ne kadar “sıradan bir memuriyet” olduğu kabak gibi (dil cahillerinin sosyal medyalarında “tabak gibi” yazıldığını görebilirsiniz) ortaya çıkıyor.
Netice-i kelâm: Kelimeleri İngilizce yazınca yapılan iş “vizyoner” falan olmuyor; sadece yetersizliğin yabancı kelimelerle ambalajlanması ve banka hesabına yatacak maaşın zam dönemlerinde artışı sağlanmaya çalışılıyor. Etraftaki deneyimsiz çalışanların nezdinde ise “dâhi” kalkanı örülebiliyor.
Menemen Implementation Strategy: A Cross-Functional Breakfast Roadmap
Executive Summary: Optimal Menemen Roadmap’i
Background: Sabahın erken slot’larında realize olan “açlık” pain point’ini adreslemek ve mide segmentindeki beklentileri neutralize etmek adına bu projeyi gerçekleştiriyor olacağız. Amacımız, kahvaltı ekosisteminde disruption yaratmaktır.
Process & Implementation:
- Alignment Stage’i: Öncelikle soğan ve biber asset’lerini tavanın tabanında synchronize ediyor olacağız. Burada kritik olan, ısıyı benchmark alıp sebzelerin karamelizasyon sürecini domine etmektir. Soğanların şeffaflaşması, projenin “go-live” onayıdır.
- Value-Added Content (Domates): Sürece domates component’lerini include ettiğimizde, sosun vizyonuyla domatesin misyonunu bir araya getirip lezzette bir synergie yaratıyor olacağız. Domateslerin suyunu çekme milestone’una ulaştığımızda, operasyonun ikinci fazına geçişi gerçekleştiriyor oluruz.
- Cross-Functional Entegrasyon (Yumurta): Egg asset’lerini sarısı ve beyazıyla harmonik bir structure’da tavaya onboard ediyoruz. “Karıştırıyor mu olacağız yoksa bütün mü bırakıyor olacağız?” sorusu burada majör bir karar mekanizmasıdır. Biz genel trendlere bağlı kalarak, her lokmada bir feedback loop yaratacak şekilde homojenize ediyor olacağız.
Risk Assessment: Sürecin over-cook olması durumunda “bread-dipping” aksiyonunun efektifliği invalidate olabilir. Bu sebeple ısı regülasyonu pro-aktif bir yaklaşımla set edilmelidir.
Final Touch & Delivery: Baharatları ASAP ekleyip, bread-dipping aksiyonuyla beraber projeyi canlıya alıyor olacağız. Günün sonunda, mide çeperinde sürdürülebilir bir doyum optimizasyonu misyonunu konumlandırarak mide asiditesiyle olan engagement’ımızı maksimize ediyor olacağız.
Next Steps: Çay ile olan alignment kontrol edilecek ve “kahvaltı” KPI’ları acilen finalize edilecektir.
Bu Yazıyı “Okuyor Olacaksınız”
Dil, insanın omurgasıdır. Bu kadar. Bu kadar net. Omurgan eğriyse hiçbir illüzyon belini doğrultamaz. Görünen ve gördüğüm o ki (Ender Merter, bayrağı oğluna devretmiş “Reklamarkası”nda) reklam ajanslarının o steril akvaryumlarında yetişen “strateji dehaları” için dil, üzerine İngilizce sos dökülmüş bir pazarlama, hatta gözbağcılık aparatı olmuş.
Geçen günlerde ekranda, marka/strateji/sürdürülebilirlik kasan bir ajans yetkilisini izlerken, Türkçenin bir “tercüme odasında” nasıl vahşice infaz edildiğine tanık oldum. Hanımefendi, her cümlesinin sonuna mühür gibi “olacağız”ı zevkle, mütebessim bir ifadeyle basıyordu. E, beni de hafakanlar basıyordu haliyle! Sanki bir şeyi gerçekten yapmaya gücü yetmiyordu da eylemi asla gelmeyecek bir geleceğin kapkaranlık boşluğuna fırlatıp kurtuluyordu.
“Markayı konumlandırıyor olacağız…” derken Türkçenin temel kurallarından, ünü dünyaları tutmuş edebiyatçılarımızın revnaklı dil evreninden nasiplenememiş olmanın acziyetinin delik deşik bayrağını reklam sektörünün böğrüne sokup dalgalandırıyordu. Size bunu haykıracak bir dil muhafızı yok sanıyorsunuz ya, o şımarık rahatlığınızım semirmesi tam da bundan!

Bu “yapıyor/çekiyor olacağız” sakilliği, düpedüz bir müstemleke memuru zihniyetidir. İngilizcenin future continuous kalıbını, o sığ “pılaza” Türkçesine yamamaya çalışan bu marketing şeytanları, aslında sorumluluktan kaçmanın kılıfını hazırlamışlar. “Yapacağız” diyemiyorlar; çünkü o netlik, bir söz vermeyi, bir risk almayı ve arkasında dimdik durmayı gerektirir. Oysa “yapıyor olacağız” dediğinizde, eylem bir hayalete dönüşür. Tıpkı “sıkıntı yok” uyuşukluğu gibi… Sadece toplantıyı, röportajı kurtardığını zannedersin bu “global” esintili vızıltıyla… Gürültü çıkaran bir vızıltıdır, daha fazlası değil.
Markayı, kampanya stratejisini konuşurken ağızlarını yaya yaya “yapıyor olacağız” diyenlerin, aslında (sevdikleri şekilde yazayım) “gerçekleştirdikleri” tek şey, Türkçenin can damarına keser indirmektir. “Keser”i (de) bilmediklerine bire beş iddiaya varım, neyse! Dili bir ambalaj kâğıdı gibi buruşturup atan bu zevat, o parlak (!) kelimelerin ardına sığınıp entelektüel bir çölde kum banyosu yaptıklarını elbet bir gün anlayacak. Anlayacak da Türkçe diye bir dil kalacak mı?
Türkçe, eylemi tam on ikiden vuranların dilidir; onu pelte-leş-miş bir sürece tıkıp üzerinde tepinenlerin değil! Yarın bir gün “başarıyor olacağız” diye kendinizi kandırırken, aslında sadece “bitiyor olacaksınız.” Bu dil, kendisine ihanet edenleri önünde sonunda (“günün sonunda” demeyi de çok seversiniz) kendi lugatından atacaktır. Siz strateji mıtırateji değil, olsa olsa bir “tercüme hatası” üretebilirsiniz. Pardon, düzeltiyorum: “Üretiyor olabilirsiniz.”
