Prof. Dr. Besim F. Dellaloğlu’na…
“Ne alâka!” diyenleri, “Babamın Persol’ü”nü okumaya davet ediyorum. Ve dahi bizdeki “çakma” muhafazakârlık üzerine sözlerini okumaya da… Mal canın yongasıdır ne de olsa. Optikte de, güneş gözlüğünde de Persol’ü tek geçerim!
Hayvanlar ve kediler
Hangi cadde veya neresi olduğu mühim mi? Bahariye’den, yürüye yürüye “metrobüs” adı verilen zamazingoya binmek için Söğütlüçeşme’ye gidiyordum her sabah olduğu gibi. Siyahlar giyinmiş bir adamın üstüme doğru geldiğini fark ettim hızlı adımlarla. Beni geçip şöyle dedi: Kim yaptı bunu? Gördünüz mü? Arkama dönüp baktım. Küçük bir pastanenin caddeye atılmış masasının etrafına toplanmış üç kişiden, saçı kırlaşmış olanı gayet sakin cevap verdi: Bir hayvan ezdi gitti.
Yolun hemen kıyısında başının yarısı ezilmiş, vücudu hafiften yassılaşmış ve arka ayakları kıpırdayan sarılı beyazlı yavru kediyi görmemle başımı çevirmem bir oldu. İçime sipsivri bir çakı saplandı o an. Adımlarım yavaşladı, geri dönmeyi düşündüm, hızlı hızlı gelip geçen vasıtaların lastiklerine göz gezdirdim. O kediyi can çekişir halde koyup giden “insan”ı görebilmek, hesap sorabilmek için.
Kediye yapılabilecek bir şey yoktu esasen. Başının yarısı ezilmişti, beyni dağılmıştı ve umutsuzca çırpınıyordu. Olduğum yere yığılacak gibi oldum. İçim kanaya kanaya, ayaklarıma kilolarca ağırlık bağlanmışçasına yürümeye çalıştım. Yamuk yumuk kaldırımları adımlarken Sezai Karakoç’un Ayinler/Çeşmeler‘deki o yürek yakan mısraları düştü aklıma: “Kim verecek kedilere trafik bilgilerini/Ki hayatlarıyla ödemekteler bir yandan öbür yana geçmeyi”
Kim öğretecek insanlara hayat bilgisini, kedileri de sevebilmeyi…
3+1= Léon
Hani bazı şairler vardır… Tek kitapla “kült” olurlar… Tıpkı Ahmed Arif gibi… Hasretinden prangalar eskitiyoruz yıllar yılı! Bir de ismi pek geçmeyen Halim Şefik vardır. Kitabının adı: Otopsi. Neredeyse senede iki şiir kitabı çıkaran küçük İskender’in şiir kitaplarının çetelesini tutmadım ama rahatlıkla 50’yi bulmuştur. Onca şiir kitabına rağmen benim için “tek bir” kitabı vardır: Gözlerim Sığmıyor Yüzüme. Diğer şiir kitapları, bu kitabının “variation”larıdır kanaatimce.
Kimi aktörler ve aktrisler de böyledir. Onların da onlarca filmi vardır ama benim için “tek bir” filmleri vardır. İşte Jean Reno! Onun “tek bir” filmi vardır: Léon. Kezâ 13 yaşındaki haliyle ve boyundan büyük oyunculuğuyla Natalie Portman. Bu isimlere aynı filmden Gary Oldman’ı da eklemem gerek. Bu isimlerin benim nazarımda başka filmleri yoktur ve kolay kolay da olmayacaktır. Elbette sözlerim son tahlilde çok çok “kişisel” yorumlardır ve itiraz hakkınız sonuna kadar açıktır.
4 dakika 43 saniyede Léon ancak bu kadar güzel özetlenebilirdi. Bakın “kısa özet” gibi bir ucubeye siz de sakın ola yüz vermeyin, varsın TRT’nin spor spikerleri doya doya “kısa özet” desin dursun. 1993 çıkışlı Ten Summoner’s Tales’in insanı darmadağın eden “Shape of My Heart” adlı parçanın bestecisi olarak sadece Sting’in adı geçer; fakat müzikal serüveninin sağlam yol arkadaşı gitarist Dominic Miller’ın adı ne hikmetse geçmez sağda solda! Hiç değilse bu platformda hakkını verip adını telaffuz edelim bu usta müzisyenin.
“Shape of My Heart” eşliğinde Léon’u çok ekonomik bir kurguyla özetleyen bu videoyu filmin tutkunlarına hararetle tavsiye ediyorum. Unutmadan, Luc Besson da “tek filmi” olan bir yönetmendir, affetsin beni ama hâlâ öyle. Léon‘dur onun filmi, Lucy değil.
Rahatsız mısınız?
21 Şubat 2014 tarihli “Dr. İhsan Ünlüer Sokağı ve bira şişeleri…” başlıklı yazımda kıyısından köşesinden Bahariye’nin “Barlar Sokağı”nın haline, özellikle de sabah saatlerindeki haline değinip geçmiştim. Uzun bir aradan sonra yolum yine “barlar” ve “boş bira şişeleri” sokağına düştü bu sabah.
Dr. İhsan Ünlüer Sokağı’ndaki bir apartmanın duvarında gördüğüm ve “ders” niteliğindeki metinlerden, “demokrasi dersi”nden bütünlemeye kalan bira müptelası gençlerin alacağı epey “hisse” var kanaatimce. Ayia Triada Rum Ortodoks Kilisesi’nin “demokratik” talebi de bir çöp konteynerinde muhatabını bulabilmeyi bekliyordu. Cep telefonumun hafıza kapasitesi bir karecik fotoğrafa izin vermedi maalesef.
≠DIRENsokak
Zor iş
“İnsanın zayıflığına, gücün fizyolojisine, ilişkilerin kırılganlığına, bağlantıların tutarsızlığına, paranın engin gücüne ve vahşetine bakmak.”
Roberto Saviano
Dijital reklamcılığın “yeni” dili!
Hey yavrum hey! “Gud pipıl meyking gud tinks” ha, ahbap? Veri guud! Hatta soo guud! Demek “brief”, “mail” Türkçeleşti ha? Bu kelimelere apostrof koymayan matrak kafalar, “fyi” ve “tşk”yi apostrofla ayırma hassasiyeti göstermişler. Haklarını teslim edeyim, “selfie”de ve “post”ta yanlışları yok çılgın gençlerin, bravo!
İşlerini “finalize” ederken o her halta bir süs gibi kondurulan, matah bir şey zannedilen “&” işareti ise beni benden aldı taa Volendam’a kadar savurdu. Unutmadan yazayım, bu da Marketing Türkiye’nin son sayısından.
Manifesto’nun manifestosuna ek
TDK’nin web sitesini sık sık ziyaret eder, reklam metnimizde kullandığımız her kelimenin sağlamasını yaparız. Ne de olsa reklam sektörünün en çok takip edilen yayın organı Marketing Türkiye’ye reklam veriyoruz tam sayfa, boru değil! Bir dahaki sefere “önyargı” ve “her şey” yazacağımızı beyan eder, TDK’nin yazım kılavuzunu masalarımızdan eksik etmeyeceğimizi cümle âleme duyururuz.
YHT İstanbul’da, virgül nerede gari?
Muasır medeniyet seviyesine çıkmışız da benim haberim yok zannederim. Gelişmiş Evropa memleketleriyle olan göbek bağımızın bir sembolü ossun diyerekten, TCMB Başkanı yepyeni TL simgesini rakamların soluna kondurtuvediydi ya hani! Abariiiiiiii! Virgül de ne neymiş gari! Türkçe dinilen bu dilde, ondalık kesürleri ayırıviimek içün virgül neyin mi kullanılır heç? Hadin gidin gari! Gari de gari, hop gari!
Özel televizyonların birinde, “prime time” adı verilen saat diliminde bir diziye tesadüf ettim. Berbat oyunculuklarıyla, düpedüz kötü senaryosuyla, tebessüm ettirmekten uzak ucuz esprileriyle (!) şiveli konuşmaya çalışan bir demet genç kız ve erkek… Düşündüm de… Turkcell, hedef müşteri kitlesini önceleri A olarak belirlemiş ve bu istikamette iletişim çalışmalarıyla ilerlerken, iyiden iyiye C ve D seviyesine inerek bol keseden “gari”lere bel bağladı. Patates cipsleri, soğuk ve sıcak çaylar… Çaya çorbaya, diziye, reklama… Bol bol koyup gidin gari, “gari”leri! Uysa da, uymasa da… Gari de gari, of gari!





