Reklam meklam: Devir Vernel devir, devir çam devirme devri!

Vernel_KPÇok mu “orijinal” oldu yani? Çok mu alengirli? Woody Allen siz misiniz sahi? Hani reklamcı adam lafı eğip bükmezdi? Hani reklam yazarı basit yazardı? Hani bir satırlık işte devrik cümle züppeliğine gerek yoktu? Fasarya!

“Sevdikleriniz için Vernel’in en iyisi.” yazmak çok mu zor? Bu düz cümle çok mu sıradan? Bu cümle çok mu avam? Hem o “Sevdikleriniz”in “s”si niçin büyük? Geçelim bir kalem. Hepsi hikâye!

Haydi, matah bir şey bulmuş gibi gereksiz mi gereksiz devrik cümle aşkına tutuldunuz diyelim. Ancak o bile becerilememiş. Şöyle olmalıydı: “Vernel’in, sevdikleriniz için, en iyisi.”

Yazık.


Yaka silkiyorium!

Brandium“Yaka” kelimesi özel isim değildir. Bu sebeple “YAKASI’NIN” değil, “YAKASININ” yazılması gerekirdi. Bu yanlışı yapmayan firma/reklam ajansı yok neredeyse.

“Kenar, taraf, kıyı, sahil” anlamındadır “yaka” kelimesi (Özzz Türkçeciler üzülmesinler: sözcüğü) ve kesme imi kul-la-nıl-maz. İlla ki büyük harfle yazacağım diye tutturanlar da kesme imi kullanmamalıdır.

Ayşe Arman, Türkçeyi kullanan bir gazeteci sıfatıyla bu yanlışa müdahale edebilir miydi? “Celebrity” olmak, sadece mütebessim poz vermekle mi “sınırlı sorumlu”?


Reklam meklam: Alan razı satan razı!

Vestel City_Metrekare

İstediğin kadar “Mega Fabrika” ol! İstediğin kadar belgesellere konu ol! İstediğin kadar… Gazetelere tam sayfa ilan verip “Alan: 1.000.000 m²” yazdıramıyorsan, teknolojinin can damarı sayılan nüanslara ölümüne hassasiyet prensibini ilanına yansıtamayıp “m2” garabetine onay veriyorsan kaç yazar senin teknolojin Allah aşkına! Alan razı satan razı zihniyetiyle daha ne kadar gider bu özensizlik bilemem ama bu sakilliğe razı olmayacak birileri her daim karşınıza çıkacaktır.


Sahaflara kötü haber: Osmanlı Devrinde Son Sadrıazamlar yeniden basıldı!

Sıkı, çok sıkı bir okursanız, üstelik sahaf sahaf gezip not aldığınız kitapların peşinde koşturup durmaktan zevk alan kitap müptelâlarındansanız, Yusuf Kâmil Paşa’nın mühürdarlarından Emin Paşa’nın oğlunun bu harikulâde eserini çok uygun bir rakama (kitapyurdu’nda bendenize 104 TL) alma imkânına sahipsiniz artık!

İbnü'l EminHazırladığı muazzam biyografi şaheserleriyle efsane mertebesine yükselmiş, üstad biyografi yazıcısı İbnü’l Emin Mahmud Kemal İnal’ın (1871-1957) Maarif Vekâleti tarafından 1940-53 arasında 14 cüz halinde yayınlanan o meşhur eseri, o büyük kaynak kitabı Osmanlı Devrinde Son Sadrıazamlar İş Bankası Kültür Yayınları tarafından tıpkıbasımı yapılarak vatana millete hediye edildi çok şükür! Darısı Hoş Sadâ’nın başına inşallah. Laf aramızda, 1958 tarihli baskısına sahibim; bahtiyarım.

Hayat felsefesini “nef’-i nâs ile hayrü’n-nâs” olarak belirleyen üstadın bu hayat prensibi sayesinde yüzlerce hattat, şair, müzisyen ve sadrazam unutulmanın o kara perdesini yırtıp bizimleler çok şükür. Üstada bırakıyorum sözü: “Mârifet ve sanat sahiplerini aramak ve bulmak, isimlerini ve eserlerini evlâd-ı vatana bildirmek hususundaki ihmal ve teşeyyübümüz ve mârifet ehline revâ gördüğümüz kadirnâşinaslık ve kayıtsızlık muhabbet-i vataniye ile asla telif kabul etmez.”

Onun üslubu öyle bir üsluptur ki, okuyanın dudaklarına ince bir tebessüm kondurur da mest eder. Yeri geldiğindeOsmanlı Devrinde Son Sadrıazamlar över, yeri geldiğinde adamın gözünün yaşına bakmaz ve iki seksen yere uzatmaktan imtina etmez! Tatlı bir huysuz ihtiyardır kendileri. Merhumun yaşadığı devre ait ilk elden tanıklıklarını eserlerine geçirmesi (Hani NTV Yayınları’nda falan vardır, ünlü edebiyatçıların gizli kalmış yönleri vs. Bu tür tercüme kitapların atası sayabiliriz üstadımızın ilginç dipnotlarıyla bezediği muhteşem biyografi şaheserlerini.) benzerlerinde rastlayamayacağımız o baharatlı tadın en mühim menbaını teşkil etmektedir. İnal üstadım, Abed Azrie’yi ve Enver İbrahim’i de tanısaydı keşke!

Üstada, kendi semaının yıldızı da derler. Daha da ileri gidip “biyografi bilgini” demekte mahzur telâkki etmiyorum. Tam bir “ayaklı kütüphane” idi kendileri. Büyük bir kalem üstadıydı, biyografi sahasında büyük bir otoriteydi ve o bir İstanbul beyefendisiydi.

Şiirin üstadı Yahya Kemal, biyografi üstadına şu beyti armağan etmekte hiç de haksız sayılmaz.

Hezar gıbta o devr-i kadim efendisine
Ne kendi kimseye benzer, ne kimse kendisine

Mekânı cennet olsun.


Tını

yenihaber_yhArama motorlarına “burcu esmersoy bacak”, “burcu esmersoy frikik” gibi terimler (!) yazan ekran abazanlarının adedinde büyük bir artış gözlüyordum son günlerde. Meğer Star adlı popüler kültür fabrikasında, transseksüel bir şarkıcının yanı sıra karavanına doldurduğu Baltık ülkerinden kızlarla gezip tozan başka bir şarkıcı ile eski bir mankenin de jüri (!) üyesi olduğu “Popstar 2013” adı verilen kumpanyanın  sunuculuğunu “sarışın kadın” hastası errrkek milletinin pek bi’ bayıldığı ama yapmaması gereken en son işin spikerlik olduğunu düşündüğüm bizim Burcu Esmersoy yapıyormuş. Yandık!  Yeteri kadar dünyalığının olduğunu düşünüyorum “Ooran Baba”. Ne işin var bu kumpanyada?

Oysa yazının başlığını “Tını” koymuştum. Turgut Uyar’ın sevgili eşi, öykücülüğüyle ve çevirmenliğiyle de bilinen Tomris Uyar’ın İstanbul dergisinin Temmuz 1994 nüshasındaki bir sözünü paylaşmak, tarihe not düşmek istemiştim, Burcu Hanım’ın bacaklarıyla avunmak, ruhlarındaki delikleri  “frikik” görüntüleriyle yamamak için klavyeye abanan kromozomdaşlarım.

“Bir dil ne zaman kirlenir? Bence, yalnızca bir iletişim aracı sayıldığında, solunan bir dünya olduğu gözden kaçırıldığında; özellikle de tınısı ecnebileştiğinde. Peki Türkçenin alabileceği hiçbir öç yok mu bu durumda? Aldı bile. Çevremiz, beden diliyle anlaşabilen ama aşksızlık sancısı çeken insanlarla dolup taşıyor.”


“Şiire gel!”: Bugün Dünya Şiir Günü

Şiir herkese tanıdıktır; herkesin bildiğidir. Kırgının fısıltısı, öfkelinin haykırışıdır. Şair de Fuzûlî’nin dediği gibi yoksul bir hükümdar, görkemli bir yoksul olabilir.

Şair herkes için de söylese, kendi için de söylese türküsünü sözcükler bir kere dizeye dökülüp şiir oluştu mu herkesindir artık şiir. Şiirin ana maddesi dildir. Öteki yazın sanatlarının da ana maddesi dildir ama şiirinki daha da dildir! Çünkü şiirde her sözcük kendi anlamını aşar, gizilgüç anlamını sunar şiire.Şiir düşüncelerle yazılmaz ama şiirsiz düşünceler de bir işe yaramaz. Şaire de şiirle yaşamak yetmez, şiirde yaşaması gerekir.

Tehlike anında kurtarıcıdır şiir. Karanlıkta birbirini yitirenler, yine birbirlerini bulmak için “Sese gel!” diye bağırırlar… Karanlık dönemlerde insanlığın kendini bulması için “Şiire gel!” diye bağırılmalıdır… Aydınlık dönemlerde ise zaten şiire gelinmiş demektir.

Bazı durumlarda ve bazı ülkelerde şöyle bir uyarıya gerek duyuluyor: “Dikkat! Lütfen şairleri ezmeyiniz!”

Şiir yazanların çokluğundan tedirgin olmamalı; şiir okumayanların çoğalmasından korkmalı.

Şiir para getirmez doğal olarak; ama bu yargı şiir para etmez demek değildir. Belki de bunun ayırdında olunmadığı için şiiri ve şiirini yitirmekte olan bir dünyada yaşadığımız söylenebilir ama bu şiirin yok olduğunu göstermez.

Unutmayalım ki şiir de bütün sanatlar gibi insanın en eski yoldaşı, insanlığın en eski verimidir. Dünya durdukça şiir de var olacak sürüp gidecektir.

Dağlarca’ya bir göndermeyle noktalayalım sözü:

Duyuyor musunuz? Birileri “Şiire gel!” diye seslenip duruyor.

***

Sevgililer Günü için büyük gürültü koparan allı güllü medyamız Dünya Şiir Günü için pek sus pus niyeyse! Her Türk asker doğduğu kadar, “şair” de doğar! Posta’lara mostalara gönderilen şiirler, internet çöplüğünde bozuk Türkçeli dizeler, berbat imlâlı mısralar sosyal medya adı verilen dijital dedikodu kazanında oradan oraya paylaşılıp dururken Dünya Şiir Günü’nde bu ölümüne sessizlik niye?

Üsteki bildiriyi kaleme alan Eray Canberk, 2013 PEN Şiir Ödülü’ne de layık görüldü. Haber vermiş olayım.

Yaşasın Dünya Şiir Günü!


Âlâ! Pek âlâ!

Âlâ_KP* “Şapka kalktı” diye sevinç çığlığı atanların çoğu, dili sadeleştirmiyor; dili sakatlıyor. Âlâ/ala meselesi bir yazım süsü değil, anlam ayrımıdır.

Reklam sektöründe “metin yazarı” unvanıyla iş gören arkadaşların kahir ekseriyeti (haydi bakalım Wikipedi’ye hücum!) bir boşboğazın ortaya attığı zırvayı öylesine bağırlarına basmışlar ki yıllardır “şapka kalkmadı” diye diye dilimde tüy bitti! “Plân”, “klârnet”, “reklâm”, “klâsik”, “plânör” yazarsan tabii ki “şapka” dediğiniz şey kalktı!

29 Eylül 2004 tarihli NTV MSNBC’deki haberi “şapka kalktı” diyen el ve dil tembellerine armağan ediyorum. Okuyalım: Türk Dil Kurumu (TDK) Başkanı Şükrü Haluk Akalın, “şapka” olarak tanınan düzeltme işaretinin bilinenin aksine hiçbir zaman Türkçeden tamamen kaldırılmadığını söyledi.

‘ŞAPKA’, YAZILIŞI AYNI OKUNUŞU FARKLI SÖZLERDE MUTLAKA KULLANILMALI
Düzeltme işaretinin, yazılışları harf olarak aynı, okunuşları ve anlamları farklı olan sözlerde mutlaka kullanılması gerektiğini vurgulayan Akalın, “varis/vâris, adet/âdet, alem/âlem, aşık/âşık” gibi kelimelerin buna örnek olduğunu söyledi. Arapça ve Farsça sözcüklerde “k, g, l”den sonra gelen ince (a) ve ince (u)’nun üzerine mutlaka düzeltme işareti konulması gerektiğini anlatan Akalın, kelimelerde hem inceltme hem de uzatma işlevi gören düzeltme işaretinin bu tür kelimelerde kullanılmaya devam edeceğini belirtti.

250 KELİMEYE İNCELTME İŞARETİ
Akalın, 100 bin kelimelik Türkçe söz varlığında inceltme işaretiyle yazılması gereken kelime sayısının yaklaşık 250 olduğunu söyledi. Akalın, son günlerde gazetelerin bu işaretin kullanılmasına özen gösterdiğini gözlemlediklerini ifade ederek, bunun sevindirici bir gelişme olduğunu söyledi.

LOKAL, PLAN, PLAJ, FLAMA, KLARNET
Akalın, “İmla Kılavuzu Çalışma Grubu, batı kaynaklı kelimelerde toplumca benimsenmeyen ve özgün biçimlerinde de bulunmayan bu işaretin, 2005 yılında yayımlanacak kılavuzda kullanılmamasına karar verdi. Buna karşılık bu sözcüklerde şapkasız yazılan bu harfler, yine ince olarak okunacak. Buna göre, batı kaynaklı kelimelerde ince (l)’den sonra gelen (o) ve (a) harflerinin üzerine bundan sonra, ‘düzeltme işareti’ konulmayacak. Örneğin, lokanta, lokomotif, lokal, plan, plastik, plaket, plaj, flama, klarnet, lahana gibi kelimeler 2005 yılında çıkarılacak kılavuzda “düzeltme işareti” konulmaksızın yer alacak. Zaten bu kelimelerin özgün biçimlerinde de bu işaretler yer almıyordu” diye kaydetti.

İşin aslı astarı budur! Boş laflara itibar etmeyi bırakın artık. Bu sabah “Yeni Rakı ÂL” reklamını görünce içim ferahladı. “Şapka kalktı” safsatasına iman edenlere okkalı bir şamar indiren “yaratıcı ekip” çalışanlarını tebrik ediyorum.


Artık öğrenin: O “welcome”, bu “hoş geldin”!

Hoş geldin_KP


Böyle başa böyle tıraş: En çok okunan köşe yazarı

Oldum olası bu “en çok” kategorilerine mesafeli durmuşumdur. “En”lerin sübjektifliği kadar, yönlendiriciliği de aşikârdır. Popüler olanın pompalandığı günümüzün kültürel ikliminde çoğu zaman iliğim kemiğim buz kesiyor. Hiçbir vakit İhsan Oktay Anar veya Murat Menteş veya Orhan Pamuk veya Hakan Günday kitaplarını çıkar çıkmaz almadım. Elif Şafak’ı bir kalem geçelim. Orhan Bey ile Elif Hanım ayrı bir “ürün”dür. Kategori dışındadır. Neyse, konumuza dönelim. Tozun dumanın yatışmasını bekledim. Satışa çıkar çıkmaz “en çok satanlar” listesine giren kitaplara şüpheyle baktım. Her neyse, lafı sündürmeyeyim.

Şaşalı_KPAhmet Hakan da “en çok okunan köşe yazarı” sıfatıyla gününü gün edip bunun ekmeğini yiyen bir kalem erbabı. Bu erbabımız çoğu zaman kelimeleri Adana kebabı gibi şişe geçiriyor ama ne gam! Nasılsa “en çok okunan köşe yazarı” o! Hem onu okuyanlar, kelime nüanslarına mı takılacaklar işleri güçleri yok da! Hatta sağda solda gördüğünüz “komik” tişörtlerdeki gibi: Çokta tın!

Hürriyet’in Ahmet Hakan’ından bir restoran tanıtım cümlesi: “Özenli ama şaşalı değil…” Ahmet Bey, Arapçayı benden daha iyi bilir, buna şüphe yok. Ancak Ahmet Bey, çok okunmanın rehavetine kendini fazlasıyla kaptırdığından mıdır nedir, hem özensiz hem de “şâşaa”dan uzak çalakalem cümleleriyle bulunduğu yeri inkâr edercesine klavye paralıyor. Hazin bir vaziyet.

Mekanist’in sıkı bir takipçisi olmalı. Yorumlarından bu kokuyu aldım. Biraz araştırın, aynı kokuyu siz de alacaksınız. Osmanlı hanedanının yurtdışında yaşayan hanım üyeleriyle ilgili yazısı “sosyal medya”da paylaşılınca bakıverdim son yazısına. Baktım ve “en”ler hakkında -maalesef- yanılmadığımı gördüm. Yeri geldi. “En çok satan”lardan biri de Canan Tan’dır. Onda da aynı hazin vaziyet en şâşaalı haliyle devleşir ne yazık ki. Ayrı bir yazı mevzuudur. Yazacağım. Ahmet Hakan’ın çalakalem klavye uçuşlarını takip edebilecek zamanım yok. Olsa, başım gözüm üstüne. Şu La Mancha tavsiyesindeki büyük mantık, büyük Türkçe hatası ise evlere şenlik!

Evlere şenlik cümleye bakalım. “Ortam: Kasmıyor ama rahat…” Of Ahmet’im, of Hakan’ım! Şu bağlaçlar mevzuunu mekân keşiflerinden arta kalan zamanında bir incelesen diyorum. Bir mekânın ortamı kasmıyor ise zaten rahattır be üstadım! Bu durumda o “ama”nın ne işi var? Olmadı ama! Bağlaçlara bu kadar bigâne kalma ama! Bu kadar kasma kendini üslup oyunları uğruna. Haydi, var git yoluna ama bağlaç kullanımına dikkat kesil milyonlarca okurlarının hatırına! Bu yazıyı okumayacak olsan da…


Üstat Yahya Kemal için

İSPANYA KADINLARI

Zen-i İspanya bütün müstesnâ
Her biri velvele sâz-ı dünyâ
Tavr-ı endamı güzel dilberdir
Cümleden kameti bâlâ terdir
Nedir ol ten o vücud-i simin
Mâyesi berk-i semenden tahmin
Sanki inciyi eritmişlerdir
Tiynet-i pâkine katmışlerdir