Author Archives: adnanalgin

İspinoz değil, Spinoza!

İnsanlar, bize zarar verdikleri için değil; yaptıkları haksızlıklarla ruhumuzun ışığını söndürüp içimizdeki kötülüğün başkaldırmasına sebep oldukları için korkunç.

Baruch Spinoza (1632-1677)


“Feedback”

Her kimsen merhaba!

Seni nirvanaya ulaştıracak, hayata ve dünyaya bakışını adamakıllı değiştirecek birkaç müzikal örnek sunuyorum. (Amma da iddialı bir cümle oldu bu yahu!) Değerini bilene, anlayabilene hazine bu besteler… Enverî besteler… İnsanı mest eder…

Oturacaksın… Eline alacaksın bir kadeh (içkiyle aranın iyi olduğunu sanıyorum), yaş üzüm rakısını (tercihi de sana bırakayım artık) boca edeceksin, rakımı yüksek bir yerden seyre dalacaksın It’s Talanbul’u!

Kulağından kalbine ağır ağır akan melodilerle içkinin etkisi mi, udun tınısı mı ruhunu ele geçirecek anlayamayacaksın; rakı solda sıfır kalacak, Enver ağabeyim ruhunun ücra köşelerine usulca sokulacak… Şaşırma. Atacaksın nârayı: Heyt! Sevdiğim ve sevemediğim tüm kadınlara! Senin nâranın öznesini/öznelerini bilemiyorum haliyle.

Öldürür de, tekrar diriltir insanı bu besteler… Halfouine adlı eserin “variation”u da var “içinde”… Hele bir “feedback” olmasın… Hele bir olmasın da gör bak!


“Radyocu”da FAX, TAXI & SEX!

Flaş… Flaş… Flaş…

Spor basının “yükselen yıldızı” Bilgin Gökberk, bir “ilk”e imza atarak, SkyTurk’teki Radyocu adlı programda bir kitabın tanıtımına imkân sağladı. Haber ajanslarının muhtemel haber cümlesi böyle mi olurdu acaba?

Soruyu şöyle soralım: Seyircili, telefon bağlantılı “spor sohbeti” formatıyla ekranlara gelen Radyocu adlı programda, reklam ajansında çalışan birisinin yazdığı kitabın tanıtılmış olması “haber” değeri taşır mı?

“Profesyonel” bir konuk/yazar olmadığım için, bu tanıtım jesti istenen düzeyde olmadı, “tanıtım” sözcüğü de tüm hafifliğiyle havada kaldı. Bunda, programın 00.15′te yayına girmesinin ve birbiriyle ilgisizmiş gibi görünen konulardan açtığım kanalın izini sürerek kitabın özünü göz önüne sermeye çalışmama tahammül edemeyen Bilgin Gökberk’in sabırsızlığının da etkisi vardı. Katılımcıların “futbol” odaklı koşullanmış zihinleri, kitap-şiir-Türkçe hassasiyeti gibi ülkemizde (maalesef) geçer akçe olmayan unsurların layıkıyla tartışılmasına cevaz vermedi, veremezdi.

Bilgin Gökberk’i 2003′te Supersport kanalındaki “Son Nokta” programından bilirim. Merttir. Lafını sakınmaz. Ben de öyleyimdir. FAX, TAXI & SEX “Espassız Sayıklamalar” adıyla yayımlanan kitabımın özel bir televizyon kanalında öyle veya böyle tanıtılması önemli bir adımdır. Takdirle karşılıyorum, teşekkürlerimi yineliyorum.

Ne var ki, bu “ilk”in devamı pek güzel cereyan etmedi. Sık sık söz keserek, kafasına yatmayan düşünceleri kesip budayarak televizyondaki ilk Radyocu programında sanal âlemin sözlükçülerine epey malzeme sundu Bilgin Gökberk. Programına davet edilip konuşturulmayan birisi olarak, halka açık bu mektubumu herkesin okumasında yarar görüyorum. İlk programına konuk olan üniversiteli gençler de şiir-felsefe temelinde geliştirmeye çalıştığım tezime burun kıvırdıklarından, söz konusu bu mektuptan feyz alabileceklerini ümit ediyorum.

“Breakfast at Tiffany’s” ile Alan Parker’ın “Angel Heart” filmindeki Epiphany Proodfoot karakteriyle bir bağlantı kurup kitabımın hayatımızda önemsemediğimiz, göz ardı ettiğimiz ama hayatîliği şüphe edilmeyecek nüansların üzerinden giderek farklı okumalara ve farklı düşünce alanlarına geçişte bir köprü olduğunu, merak duygusunun kılavuzumuz olduğunda bizi aklımıza gelmeyecek yerlere götürebileceğini anlatacaktım.

Süne zararlılarının yok edilmesi üzerine konuşulan bir panelde, rahim içi urlardan bahsedermişim gibi bir hava yarattınız stüdyoda Bilgin Bey! Müslüman mahallesinde salyangoz satarmışım gibi hissetim kendimi. Buradakilerin IQ’su yüksek deyip de söylemeye çalıştıklarıma “entel dantel” bir top muamelesini reva görerek, bu topu göğsünüzde yumuşatıp bir voleyle ağlara göndermeye çalışma gayretinizi de çok yadırgadım.

Programın başında bana söz verip konuşmamın ta başında sözlerimi kestiniz. Hani, sazı elime alır, beş dakika boyunca hiçbir şey söylemeden geyik yaparım da… Ancak, böyle bir durum yaşanmamışken, apayrı gibi görünen iki konudan (tıpkı sizin Kanal 24’teki konuşmalarınız gibi) anafikre gelmemi beklemeden sözümü baldıranla kestiniz. Hiç iyi etmediniz, hiç de demokratik değildi tavrınız doğrusu. Görüşlerine önem verdiğiniz kişilere sorun 18 Kasım’daki [2009] halinizi lütfen.

Siz “bıçkın”, mahallenin “deli”si ve “ağır abi”si olmak ile programı denetiminde tutan, zarif yönlendirmelerle, can acıtmayan tatlı, esprili geçişlerle seyircileri kıskıvrak avcunun içine alabilen bir “radyocu” profili çizemediniz maalesef. Sürekli bir “savunma”, “beğenmeme” “nem kapma” hali egemendi tavırlarınıza… Sonra da “program interaktif olmadı” diye şikâyetçi oldunuz. Nasıl olabilirdi ki!

Bir binanın çatısının eğri olduğunu görmek ve bunu anlamak için “mimar” olmak gerekmez. Spiker tanıdığın var mı, diye sormuştunuz stüdyodaki bir katılımcıya. Spiker beğenmeme hakkını kullananların cevabı bu olmalıydı. Kafanıza yatmayan her söze sinirleniyor ve tepki gösteriyordunuz. Sizin herkese ve pek çok müesseseye demokratik hakkınızı kullanarak itiraz hakkınız varsa, niye bir başkasının fikrine ve dahi en ufak düzeltisine bozuluyorsunuz? Tahammül istiyorsanız söylediklerinize, aynı tahammülü siz de gösterebilmeliydiniz/gösterebilmelisiniz.

Sporda (daha doğrusu futbolda ve “üç büyükler”in fanatiklerinin marifetiyle basketbolda) su yüzüne çıkan şiddetin budanabilmesi için, okullara “felsefe” ile “edebiyatın”, özelde de “şiir”in tekrar girmesi gerektiğini söylemeye çalıştım. Bu düşüncemi ifade etmeme bile tahammül gösteremediniz.

“Epiphany”, Tanrı’nın insana göründüğü andır! Mesela, birden uyanıverdiniz. Çocuğunuzun yatak odasına girdiniz. Yorganı düşmüştür. Alırsınız, üstünü örtersiniz. Usulca eğilirsiniz ve yanağına bir öpücük kondurursunuz uyku ile uyanıklık arasında. Ilık nefesi yalar yanağınızı. İşte bu an “epiphany”dir. Tanrı size görünmüştür! “Kültürlü hergele” sıfatını sonuna kadar hak eden Engin Ardıç, “epiphany” için; yani anlık yaşantı pırıltıları için şöyle yazmıştır: “James Joyce bu gibi anlık yaşantı pırıltılarına ‘epiphany’ adını verir, bu terim aslında ‘Tanrı’nın birdenbire insanlara görünmesi’ anlamına gelir. Yağmur başlayınca sevdiğiniz kadın kolunuza girerse Tanrı size görünür. Öküzlere görünmez, insanlara görünür.’” Hadise budur işte Bilgin Bey!
Spordaki şiddetin sebeplerinden biri de, “epiphany” deneyimi yaşayamayan seyirci topluluğudur. Kafanıza yatmasa da, benim tespitlerim böyledir. Üşenmezseniz, arayıp bulun ve 19 Kasım 2009 tarihli Cumhuriyet’te, Sayın Metin Tükenmez’in “Nereye Gidiyoruz?” başlıklı yazısını okuyun lütfen.

Kalbimden ne geçiyorsa, dudaklarımın arasından da o çıkar. Polemik, hinlik, fırlamalık kitabımda yazmaz! Yoksa kendimi de, FAX, TAXI & SEX’i de çok güzel bir şekilde ön plana çıkarır, sözlüye kalkmış mahcup bir talebe gibi karşınızda durmazdım Bilgin Bey! Ekranın çaçaron tartışma budalalarından değilim. “Terbiye”nin, sadece yayla çorbası yapılırken sözü geçen bir kavram olmadığını öğrendik ne de olsa!

Programa girmeden önce, SkyTurk’ün VIP odasında; şunu konuşacağız, bunu, şöyle söyleyeceğiz diyen pek çok katılımcının, tahammülsüz halinizden “tırstığını” rahatlıkla söyleyebilirim. Böyle giderse/niz, program uzun ömürlü olmayabilir. Bence… Alman disiplini, İtalyan cevvaliyeti ve rahatlığı, ek olarak Türk gibi cinlik ve lafı en hızlı şekilde muhatabına oturtmaca! Dediğim gibi, bendeniz, şiddetin yeşermesinin temelinde “felsefesiz, şiirsiz, edebiyatsız” oluşu görüyorum makro planda. Tam da bu noktada, Radikal’den Hakan Gülseven’e söylediklerinizi bir düşünün isterim.

Ek olarak, “gıpta, vicdan, fazilet” kelimelerinin hayatımızdan, spordan kovulmasında buluyorum şiddetin spor sahalarındaki çirkin yüzünü göstermesinin sebebini. Bunları söylemeye çalışırken, lafımı ağzıma tıkmanızı da olanca içtenliğimle ayıplıyorum. Programınıza davet ettiğiniz bir “misafiri”, “ev sahibi” sıfatıyla, “kapı dışarı” edebileceğinizi söylemenizi, tahammülsüzlüğünüzü nezaketsizlik çamuruyla şekillendirmek olarak görüyorum. Bir ara ses tonunuzun şiddeti yükseldi ve “program benim” diye kendinizden geçtiniz. Star, Kanal 24, SkyTurk… Hepsi sizin!

O gecenin sonrasında, başınızı yastığa koyar koymaz uyuyabildiniz mi? Size konuk gelmiş birisinin, şiddetin kökünün kazınmasına çözüm önerisi olarak “felsefe” ile “şiir”in eğitimde başat unsur oluşunu dillendirmesine tahammül gösteremezseniz, “fanatik” futbol seyircisinin yoldan geçen araçları önemsemeden rakip takımın taraftarlarına taş yağdırmasını elbette engelleyemezsiniz. İmam sizsiniz, cemaatin halini de siz düşünün!

Sizin hayatınızda, “gıpta, fazilet, vicdan” kelimeleri yoksa, “çapulcu” dediğiniz için tehdit e-postaları aldığınızı söylediğiniz futbol teröristlerinin camı çerçeveyi indirmesine şaşmamanız gerekir! Namık Kemal’e atfedilen müstehcen fıkraları herkes iyi bilir de şu sözünü duyan var mı? “Edebiyat ahlakın düzelmesine, faziletlerin insan ruhunda kökleşmesine yardım eder.”

Son kez bir ayna (dev aynası değil!) tutacağım size: Telefonla programa bağlanan bir seyircinin, adını söylemeden, bodoslama konuya dalmasına ve “large” tavrına tepki gösterdiğinizde, O. Bayülgen’e ve B. Öztürk’e telefonla bağlanan kızların “rahat” tavrının yaygınlığına ve bunun yeşermeye, yerleşmeye başladığına dikkat çektim. Siz ne yaptınız, hatırlıyor musunuz? Kafanızı laptop’tan kaldırır kaldırmaz, dediklerimi makaraya almaya çalışarak; “Dur ya, nerden geldik şimdi buraya” vb. cümlelerle alakasız sözler söylediğimi ima etmeye çalıştınız ve beni ne dediğini bilmez bir konuma düşürdünüz güya. Bilinçli veya bilinçsiz… Sonuçta, böyle bir hava yaratmış oldunuz. Tribünlerdeki üniversiteli seyirciler bu halinizi beğendiler. Tribünlere oynamak geçer akçedir çoğu zaman. O kadar.

Bir paragrafta da anlatırdım meramımı. Sadece uzun uzun yazmak istedim. Vaktim vardı. Hepsi bu. Ezcümle, Radyocu’nun televizyon formatı tam anlamıyla bir “fiasco” olmuştur! Bunu “ilk” olmasına veriyorum bir ölçüde. Dikkat edin lütfen: Stüdyodaki 25 kişiden 10 kişi konuştu. 15 kişi niye susmuş olabilir? Uykusu geldiği için değil, buna emin olun.

Program denetimi, konuyu ve konukları yönlendirme, konuklardan verim alma, can acıtmayan, küstürmeyen espri anlayışı, yumuşak geçişler, programı izlenebilir kılmak için tempoyu ayarlamak… Hiçbirinden geçer not alamadınız. Bence… Programcı mesuliyeti denen bir mefhum; yani “concept” var ortada. Dediğinize göre, sizin kelime dağarcığınızda “mesuliyet duygusu” da yokmuş! Niyeyse, sizde sağlam bir mesuliyet duygusu olduğuna inanıyorum hâlâ. Belki de inanmak istiyorum. Can Yücel’in dediği gibi mi yoksa? “aslında çirkin değilsin sen / güzelliği tarif için çirkin görünüyorsun”

O kadar “anti” bir tavır içindeydiniz ki… Yerdeki avuç içi minderlere sığabilmek için şekilden şekle giren avukat seyirciniz, bu nâmüsait oturma düzenine vurgu yapınca, “siz gelin burada oturun, ben mindere oturayım” demekten başka bir cevabınız ol(a)madığı için, çok şikâyetçi olduğunuzu her fırsatta dile getirdiğiniz “ekşi sözlük”teki klavye şövalyelerince yerden yere vuruluyor olabilir misiniz acaba? Mesuliyet sahibi bir programcı şöyle diyebilirdi oysa: “İlk programımız böyle oldu, kusurumuza bakmayın, gelecek programlarda daha rahat bir oturma düzeni sağlamaya çalışacağız.” Bence…

Televizyondaki ilk Radyocu’ya kendi imkânlarıyla gelen ve yine taksi paralarını ceplerinden karşılayarak evlerine dönen konuklarınızı ölçülü bir misafirperverlik içinde ağırlamalıydınız. “Profesyonel konuk” değildi stüdyoda toplananlar. Bir minibüse doldurularak getirilmedi hiç kimse o stüdyoya.

Zurnayı zırtlatacağım birazdan! Programınıza katılanların “şiir”e alerjisi ise çok enteresandı doğrusu! Bu üniversiteli gençler şiirden ne anlıyor/du acaba? İ. Sadri veya B. Gökçe veya Y. Erdoğan veya Ş. Kısaparmak veya İ. Gürpınar duyarlığıyla yazılmış, klavye eşliğinde, titrek sesle ve gözyaşları aktı akacak halde okunan “dizeler” mi akıllarına geliyordu acaba?

Edip Cansever, Metin Altıok, F. Hüsnü Dağlarca, Cemal Süreya, Süreyya Berfe, Hulki Aktunç, Behçet Necatigil, Turgut Uyar, İlhan Berk vb. Türkçenin büyük birikimine sahip şairlerin şiirleridir işaret ettiğim. Şiir, silahtan daha tehlikeli galiba. “Hiperstar” olarak anılan ve de ekranlarda gülme ihtiyaçlarını giderenlerden daha komikti belki de o üniversiteli gençler için şiir… “Şiyir” değil, şiir!

Şimdi dikkat kesilip yazacaklarımı beyninize nakşetmeye hazırlanın! American Airlines geçtiğimiz yıllarda yolcularına 100.000 tane şiir antolojisi verdi! Daimler Chrysler New York, Los Angeles gibi 5 büyük şehirde çeşitli “Şiir Okuma Geceleri”ne sponsor oldu. 10.000′den fazla şiir kitapçığı dağıttı. Volkswagen Beetle, ABD lansmanı sırasında sattığı 40.000 otomobilin torpido gözüne “otomobil kokusu” koymadı! Tamı tamına 40.000 şiir kitabı koydu! Dikkat isterim: Hediye olarak tam 40.000 şiir kitabı!!!

ŞİİR, insanı yontar. Haliyle ruhunu da… Şiir okuma hazzını tadamamış bir kadının cinselliği yaşama biçimi de, haliyle pörsümüş bir balon gibi olacaktır. Varın, erkeğin kadın bedenindeki aczini, tökezlemesini, aceleci halini siz düşünün!

ŞİİR, ruh-kalp vanalarını açar. Kan basıncını arttırır. Hayatı derinliğine görürsünüz. Gözünüz de, gönül gözünüz de ardına kadar açılır. Tek boyutlu canlılar olmaktan kurtulmanın en masrafsız ve etkili yolu Türk şiirinin ustalarına açmaktır kalplerinizi. Umarım fazla “entel dantel” olmamıştır yazdıklarım!

Unutmayın ki, herkesin bir hikâyesi vardır ama herkesin bir şiiri yoktur!


“Bunu böyle bileceksin”

“Mide gibi bir organa hiç eziyet edilirmi
Kokoreç ve Midye tava hertarafta yenilirmi
Kokoreç yemek için başka yere gidilirmi
Bunu böyle bileceksin, bunu böyle bileceksin”

Geçen hafta sonu Rick(y) Schroder ile Angelina Jolie’nin “pederi” Jon Voight’un mendil üstüne mendil ıslattırdığı filminin adıyla aynı adı taşıyan ve mantar misali çoğalan, süt kuzusu bağırsağından imal edilmiş ürünleri halka arz eden bir mekânda soluklandım.
Sakatat ürünleriyle aram olmadığı için, çeyrek ekmek arasında “tavuk şiş” yedim sağa sola bakına bakına. Bu bakınma, tıkınma esnasında bir “dörtlük” gördüm yazarkasanın bulunduğu bölümün tavana yakın bir yerinde. Okumaya başladım. İlk “dize”deki -mi ekinin bitişik haline “eklemlenen” “hertaraf/ta”yı da okuyunca… Bağırsak ne değişir ki sanki, umutsuzluğuna savruldum “yine, yeni, yeniden”…

Nispeten mürekkep yalamışların “heryerde”sini okumuştum da, “hertaraf/ta”yı ilk kez görüyordum. “Midye tava”yı es geçtim. Eh, bu bitişik soru eki sorunsalının salına atladığım gibi, kendimi dışarı attım. Yaya kaldırımında kırmızı ışığın yeşile dönmesini beklerken, mırıldanıyordum: -mi soru eki, kendisinden önce gelen sözcükten ayrı yazılır.
Bunu böyle bileceksin, bunu böyle bileceksin!



“Güneşi Gördüm”

Pek güzel, güneşi gördünüz… Angelopoulos’u da gördünüz mü? Görmedinizse, tez elden görünüz. Theo Angelopoulos’u görün. Mukayese edin. Bu mukayeseyle Mahsun’u şereflendirin.

Üstat Angelopoulos’un 2008 tarihli “Zamanın Tozu” (The Dust of Time) adlı filminde, müzikler her zaman olduğu gibi, gece gibi saçlarına yıldızlar düşen Eleni Karaindrou’dan başkasının değil. Ruhumuzun ücra köşelerine kandil tutuyor yine. Bir şifacı gibi, ruhumuzu sağaltmaya çalışıyor notalarla… Bilmiyor, yaralarımız daha da derinleşiyor oysa…

Mukayese etmek iyidir dedik ama bu kıyastan haberi olsa Mahsun gurur duyar da, Theo üstat mahzun mu olurdu acaba? “Emeğe saygı”da kusur etmez, “görkemli” sahneler hususunda sükûnet dersi verirdi belki Kırmızıgül’e… Uzun sekansların mütevazı ustası Theo Angelopoulos’un tüm filmlerine sinen o hüzün, geçmişin o kabuklaşmış yaralarını iyileştirmeye çalışan o sakin tavır yok mu! Am’rikan filmlerinde dur durak bilmeyen delicesine kurguya inat, Barça’nın insanın başını döndüren bol hazırlık paslarından sonra, “netice”ye giden futboluna benzer uzun planlarla bezeli sahnelerinde ne kadar az kurgu o kadar film mantığı egemendir. 2004 tarihli The Weeping Meadow’un unutulmaz “beer hall dance” sekansına zırt pırt sansür uygulanan meşhur paylaşım sitesinden bakmanızı tavsiye derim. Müziğin kudretini göz ardı etmeden… Nuri Bilge Ceylan’ın favori yönetmenidir zannımca Angelopoulos. İkinci Yeni’nin “papaz”ı Ece Ayhan, şiirini beğenmediği bir şair için “uzun bir yeteneksizlik” yazmış vakti zamanında. Angelopoulos üstadın sakin, dolgun, hayatın ta kalbinden söküp çıkardığı teatral planlar da “uzun” bir kuğu boynu gibi “upuzun” zarafet!


Gülay Özdem

Daha ilk haber cümlesinde dilin sürçüyor. Gece bültenlerinde “dil sürçmesi” ortalaman “3”ten aşağı değil! Tamam, hoş kadınsın; tamam “entel spiker” Banu Güven’i solladın baygın bakışlarınla. Tamam, kadın görmemiş erkeklerin çoğunlukta olduğu bir memlekette hayran bulmakta zorlanmazsın ve hatta “in” sensin (Bkz. “incense”) “seksi haber spikeri” klasmanında ve dahi anonimliğin tadını doyasıya çıkaran sözlükçüler âleminde belli bir popülariten var, tamam ama tökezlemelerini o davetkâr, o çapkın gülüşünle, o gülüşünü süsleyen “ben”inle, o ölçülü dekoltene düzülen methiyelerle daha ne kadar örtebileceksin?

Bu dil sürçmelerini erkek bir haber spikeri yapsaydı, “tematik” NTV’de ne kadar barınabilirdi acaba? Bunu sor kendine ve şu sürçme sorununa bir hal çaresi bul lütfen. Başını çok sallıyorsun. Ellerini de… Bundan “erkeg” seyircilerinin pek şikâyetçi olduklarını sanmıyorum elbette. Ancak, “tematik” bir TV kanalında bu tür jestler kendine güvenin göstergesi değil, haberin önüne geçen, haberi gölgeleyen tavırlardır. Ama ne gam! Senin şahsında, “tematik” televizyon kanallarının bütün spikerlerine soruyorum: Ülkü Kuranel, Başak Doğru, Sevim Canbaz, Şengül Kılıç, Jülide Gülizar, Nermin Tuğuşlu… Bu isimleri duydun(uz) mu? Bir büyük şirketin sponsor olduğu “üç büyükler”den birinin (“bayan” değil!) kadın voleybol takımının oyuncuları değil bu isimler! Onlar “sipıkır” değil, onlar “sunucu”.

Eli yüzü düzgün, kozmetik sektörünün tezgâhından çıkmış ekran güzellerini, az buçuk mürekkep yalamış ve hiç mürekkep yalamamış “erkeg” seyircilerin hayallerine, “gaste”lerin arka sayfa güzelleri misali, meze olarak sunmayı görev belleyen “tematik” kanallarımız bu huylarından ne zaman vazgeçecek acaba?

Gayet iyi biliyorsun ama… Sağ elini bel hizasında tutup dört parmağını açıp kapayarak veda edişine pek çok erkek “seyircin” hasta! Ben mi? Jan Garbarek’ten Hasta Siempre yorumuna hastayım! Hem de fena halde!

Not: “a HBR” (Hıbır’ı hatırlayanınız var mı?) adlı kanalda, “A4/Gece”yi sunuyor şimdilerde,  o ünlü dudak büzüşleriyle, abartılı jestleriyle… “Ben”ini de konuşturuyor tabii. Hele hele 01.06 ile 01.26 arasındaki el kol hareketleri o kadar yapay, o kadar yapay ki! Özellikle 01.20-01.26’ya dikkat! Acemi tiyatro oyuncuları gibi yapmayacaksınız Gülay Hanım. Bunları size kim öğretiyor Allah aşkına? Akıl hocanız kim? “Gibi yapmak”ın da bir haddi hududu olmalı. El kol, parmak hareketleriniz çok rahatsız edici olmasının yanı sıra gülünç de… Haber metnini tertemiz bir diksiyonla okuyun, bu yeterli. Gereksiz jestlerle sadece hazin bir görüntü veriyorsunuz. Bu tür sunumunuzun çok başarılı olduğunu söyleyenlere de itibar etmeyin. Benden ikaz etmesi. Vasatiyetin hayatın her alanında pis pis sırıttığı bir devirde, bu ikazları kim umursar, o da ayrı bir mesele. Son olarak, NTV’deki halinizi aratır halde olduğunuzu da not düşeyim.

http://www.seyretsen.com/gulay-ozdem-ile-a4-gece-10-06-11-a-haber-10816