(sahneye elde bir kırmızı kalem ve bir kâğıtla, sanki az önce bir sunumdan çıkmış gibi saç baş dağınık, nefes nefese gir. elindeki suyu içerken sağa sola sinirle bak.)
Selam, ben geldim. Yani şirket mail’indeki o muhteşem ifadeyle: “Gelmiş bulunmaktayım”. Lan geldik işte! Plaza ağzı ile reklam sektörü söyleminin hilkat garibesi cümleleri işte… neyse.

Şimdi dostlar…
Vücudunun belli bölgelerindeki kıl kümelerinin pişmaniye kıvamına dönmekte olduğu bu âdemin burada ne işi var, diye düşünenler çıkabilir diye bilimsel argümanımı ortaya koyuyorum: Bu ülkede ne yapsanız ne etseniz rezil olmuyorsunuz. Mutabık mıyız? Tek motivasyonum budur.
Kısaca kendimden bahsedeyim. Bendeniz redaktörüm. Şimdi redaktör deyince milletin aklına vibratör geliyor. Gerçi akraba sayılırız; o belli bölgeleri titretiyor, ben de beyni, klavyeyi, kalemi titretiyorum. Ama bir fark var: Onun titretişinden herkes memnun, benimkine muhatap olan —tek “t” ile bu arada— benim uyarılardan hiç hazzetmiyor!
Bu meslek öyle boktan bi iştir ki… Plaza diliyle “kominikeyşın” kuran ve göğe tecavüz edilen mekânlarda karton bardaklarla gezip duran bu okumuş çocuklara bağlaç ile edat arasındaki farkı anlatmaya çalışmak, yatak fantezilerini Rap müzikle ifade ettiğini zannedenlere Henry Miller’ın Yengeç Dönencesi’ni anlatmaktan beterdir.
Bu arada bu âdemde heyecan Niyagara… Bende aort genişlemesi var; kalbim ABD dış politikası gibi, sürekli yayılmacı bir politika izliyor namussuz! Şurada heyecandan geberip gitsem ve Reşat Ekrem Koçu yaşıyor olsa beni “Sahnede Niyazi Olan Redaktör” başlığıyla Tarihimizde Garip Vakalar kitabına eklerdi. İlber Ortaylı görse “Cahil herif, ölmesini bile doğru dürüst beceremedi” der, s*kine bile takmazdı, emin olun.
(seyirciye dik dik bak)
Hemen gülmeyin öyle “s*k” mik dedim diye. “Seek” demek istedim… İngilizce, “aramak” mânâsında yani. Telaffuz önemli! İlber Hoca, işi gücü bırakıp sahnede nalları dikmiş beni mi “siiiik” edecek demek istedim. Gerçi adımı söylemedim daha: Bendeniz Adnan. Rahmetli dedemin adıymış, fotoğraflarını gördüm, aynı Harold Lloyd! Kaç kişi biliyor Harold Lloyd’u? Tabii siz nereden bileceksiniz? Geçmişle bağınız en fazla 2010’daki Facebook fotoğraflarına kadar uzanıyor. Ulan, ben Fransız Devrimi’ni biliyorum, Birinci Dünya Savaşı’nı da… Neyim ben? Ben Google değilim. Mehmet Öztek’i de duymadınız tabii. Geçelim.
Yıllarımı verdim bu işe, geldiğim nokta: 25 yaşındaki stratejistin ağzındaki sakızı çiğnerken bana “Adnan Bey, bu copy’de biraz daha ışık olsak mı?” demesi. Işık olmak ne oğlum? Ampul müyüm ben? “Eşsiz bir deneyim gerçekleştireceksiniz” diyorlar bir de… Eşsiz haa? Deneyim haa? Hey yavrum hey! Orgy’ye geeel!
(biraz agresifleş, sahne kenarına yürü)
Bir de “brief” veriyorlar… Brief dediği, ne istediğini bilmeyen birinin, bildiğini sandığı her şeyi yarım yamalak anlatması. Pentagon’dan “top secret” bir dosya gelmiş de… Okey! “Adnan Bey, bu iş çok viral olmalı” diyorlar. Evladım, viral dediğin şey hastalıktır, virüstür! Sen niye markanın sıtma gibi yayılmasını istiyorsun? “İnsanların diline pelesenk olsun” de, “dilden dile yayılsın, dolaşsın” de… Yok, ille tıbbî bir terimle markayı enfekte edecekler! Edin lan! Zaten o da “pelesenk” değil, “perseng”… Uzun hikâyedir, dakikalarımız yetmez, pas geçiyorum.
Geçen gün toplantıda biri çıktı, “Bu projeye iyice fokuslanmamız lazım” dedi. Bak bak… “Odaklanmak” bitti, “odak” öldü, nur içinde yatsın. Antr parantez: Bu da artık “ışıklar içinde yatsın, uyusun” diye söyleniyor. Yok yok, sakinim. Ne diyordum? Haa, artık fokuslanıyoruz. Hepimiz birer sirk foku olduk, burnumuzun ucunda “inovasyon” çeviriyoruz. “Odaklanalım” desem, “Adnan Bey, sizin vibe çok lokal” diyecekler. Ulan lokal dediğin yereldir ve yerli yerindedir! Ben bu dille nasıl “global” olayım, ben bu dille ancak “zâyi” olurum!
Efenim, geçen gün “marka feedback” vermiş: “Vördingi biraz daha sipsi yapalım”. Vörding mi? O ne lan?! Bir de “sipsi” var! O ne be?! Onu hâlâ çözemedim, zannederim “sexy” demek istemişler… Tam bunlara döşeniyordum ki “Adnan Bey sakin, kreatif bir prosesin içindeyiz” tütsüsüyle ütülendim. Elime de karton bardakta votka-portakal tutuşturulunca…
Geçenlerde “senior” bir reklam yazarı bana “yükseldi”. Bu “yükselme” de acayip bir jokerdir ha! Kızınca da yükselmiş oluyorsun, hoşlanınca da… Bana yükselme “kızma, bozulma” temellidir, kapadık parantezi… “Abi, bu metin benim çocuğum, dokunma ona” dedi. Lan ne çocuğu? Kardeşim, senin çocuğun kazık kadar herif olmuş, evin ortasında donunu indirip halının tam ortasına sıçıyor. Biz gelip “Ay ne güzel yapmışsın” deyip bokundan kedi mi yapalım, Pisa Kulesi mi?
Sıçmışsın işte metne! Bağlacı ayırmamışsın, anlatım bozukluğu gırla, “hemen” ile “hemen hemen”in farkında değilsin hâlâ, “gerçekleştirme”li, “kaliteli” saçma sapan bir kule dikmişsin ortaya… Temizleyeceğiz tabii!
(sarkastik bir tavırla)
Haber bültenleri de ayrı bir âlem… “İyi akşamlar dileyelim” diyorlar. Lan niye diliyorsun? Dileme! “İyi akşamlar” de, geç.
“Haberlerimizi aktarmış olalım”mış! Aktar o zaman! Şimdiki zaman ile gelecek zamanı mutâ nikâhına bağlamışlar! Sosyal medya zaten tam bir tımarhane: “Bugün kendime bir alan açtım” diyor rengârenk giyinmiş bir hatun… Hayırdır, imara mı açtın? İki dakika boş boş oturdun işte!
LinkedIn’e giriyorum, herkes “humbled to announce” modunda. “Gururla duyuruyorum” demiyor da “Duyurmaktan dolayı mütevazı bir mutluluk içindeyim”… Tövbe! Ulan, hem mütevazısın hem aldığın o dandik sertifikayı 5 bin kişinin gözüne sokuyorsun! Bu nasıl bir oksimoron? “Oksimoron” dedim ya… Şimdi biri çıkıp “Kardeş, o hangi moron?” diyecek diye ödüm kopuyor.
Sabah “hello” diyen akşam “ba-baay” diye kaçıyor. Mail geliyor: “Adnan Bey, bu metni biraz daha human-centric bir tona evirebilir miyiz?” “Evladım, ‘insan odaklı’ yazsam ölür müsün?” Bana ne dese beğenirsiniz? “Adnan Bey, sizin vibe’ınız bugün biraz düşük mü yoksa?”
Bir de şu teknoloji devleri var, hani şu “Yapay Zeka”yı yapanlar. Kılavuzda hâlâ şapka var, hâlâ o “a” ince de bunlar “zeka” yazıp geçiyor. Niye? Çünkü şapka koymaya üşeniyorlar. İş yaptıkları markalara da “zeka” yazdırtıyor bir de reklamımın acansları! Yatacak yeriniz yok lan! Işıklar içinde uyutucam hepinizi!
Diyeceğim şu; zekâyı inceltmeye üşenen heriften, dünyayı kurtaracak algoritma bekliyoruz. Senin “a” harfin kalın kalmış, senin mantığın nasıl incelecek de bize ışık olacak a benim kıllı kuzum!
(muhtemelen alkış)
Eksik olmayın, teşekkür ederim.
Eskiden birine teşekkür edince “rica ederim” denirdi. Yani “sözünü ettiğiniz şey benim için bir şereftir, vazifemdir” anlamında. Şimdi ne diyorlar? “Sorun değil”. Zaten teşekkür etmeyi de bilmiyorlar. Lan zaten sorun değildi! Ben sana “teşekkür ettim”, sen bana “bunu bir yük olarak görmedim” diyorsun. Nezaketi bile negatif bir yerden, “problem yok” üzerinden kuruyorlar. Problem sende canım, senin o geçmiş zaman kipiyle “teşekkür ettim” diyen ağzını yesinler! Ne vakit bu “teşekkür ettim”cilere, “Ne zaman?” diye karşılık versem “mavi ekran” büyüyor da büyüyor lâf aramızda.
Kırkından sonra azanı teneşir paklar adlı kıssamızın sonuna, kırkından sonra saz çalmak eşliğinde geldik. Girişte de söyledim, bu memlekette ne yaparsan yap rezil olmuyorsun. Yalan mı? Balık hafızalı bir milletiz çok şükür, yarın sabah hepiniz “aynen” diyerek güne başlayıp beni de unutacaksınız.
Gösterimin adını söyleyeyim de eksik kalmasın: “Dekonstrüktif ironi yatağında etimolojik, introvert mizahımsı monolog”. Siz “Beş Dakikada Beşiktaş” olarak bilin.
Doluvermiş işte beş dakika… Hatta azıcık da geçmişiz. Yeter ki içimiz geçmesin. Bir dahaki beş dakikada, muhtemelen içinizden birinin vördingini düzeltiyor olurum.
Allahaısmarladık.
Meraklısına: Bir mesai akşamı, reklam yazarı arkadaşım ve ben “onay süreci”ni edâ ederken söz konusu işle ve markanın bizi gecenin kör karanlığında ajansta iki lahmacun ve bir ayranla nöbete dikmesi üzerinden laflıyorduk. Ayranla bile kafası bir hoş olan bendenizin patlattığı esprilere gülmekten lahmacununu yere düşürüp ayranını döken arkadaşım zar zor konuşarak şöyle demişti: Abi, bizim Kadıköy’deki barlarda çocuklar sahneye çıkıp gösteri yapıyor, sen de bi’ denesene… “Yok canım, daha neler!” dedim. Arkası geldi tabii: Ben? Barda? Onlarca kişinin önünde? Olmaz.
“Bana anlattıklarını yaz abi, sonra bunu bana anlatır gibi… Aç telefonunun kamerasını, geç karşısına anlat ya da oyna… nasıl kolayına gelirse…” dedi. Olur mu olur! Nasılsa işim gücüm var, hayata tutunacak tek dalım da bu değil; yattı aklıma. Oturdum iki A4 doldurdum. Sonra iki üç kez kendi yazdığım metni okudum. Yarım sayfayı geçemedim “doğaçlama” yaparken. CMYLMZ, dedim… Büyük adam!
BKM Mutfak Açık Mikrofon Stand Up Gecesi’nin duyurusunu görünce 2025’te… İçimdeki sahne iştahı depreşti. Yeni bir metni klavyeye indirdim. Ve o gün geldiğinde TAL’ın (Tiyatro Araştırma Laboratuvarı) iki aşamalı sınavını geçen bu âdem evinden dışarı çıkamadı… yine.
İşbu metin “Yeni komedyenler kendini, deneyimli komedyenler ise yeni şakalarını deniyor! Kapıda ismini yazdıran herkesin 5 dakika sahne alabildiği bu stand up gösterisinde, ister seyirci ol ister sahneye çık. BKM Mutfak Comedy Club’da!” duyurusuna binâen yazılmıştır.






