“İstanbul… İstanbul.. Bu güzel emsalsiz şehir hakkında insan hayranlığını ifade için kelime bulamıyor. Hayranım. Âbidelerini ihtişamı, Boğaziçi, Haliç. Bunların hepsi insana güzel bir rüya gibi geliyor. Sonra halk… Ne temiz, ne nazik insanlar. Burada meşhur Türk misafirperverliğinin bütün hususiyetlerine şâhid oldum. Herkesten, tanıdığım dostlarımdan hudutsuz nezâket gördüm. Memleketinize her fırsat buldukça geleceğim; şarablarınız güzel, ama yemekleriniz dünyanın en nefis yemekleridir.”
Duc de Faisensac
Tag Archives: Türkiye
“Sonra halk… Ne temiz, ne nazik insanlar.”
Garanti BBVA’dan 23 Nisan Mesajı: “Ulu Önder’imiz” ve Kurumsal Cahilliğin Anatomisi
Sabahın köründe telefonum titredi. Baktım, mobil uygulamada birkaç mesaj… Garanti BBVA’dan bildirim üstüne bildirim. “Hah,” dedim, “ya taksit hatırlatacaklar ya da yine ‘size özel’ bir kredi…” Ama yo, mevzu millî duygularmış. Ekranda devâsâ bir “Ulu Önder’imiz” ibâresi. İşte o an, insanın içindeki o emekli musahhih beş yıllık telefonunu duvara fırlatarak İstanbul’daki kitapçılarda ne kadar yazım kılavuzu varsa bütçesi nispetinde hepsini alıp Garanti BBVA Genel Müdürlüğü’nün önüne yığdıktan sonra, avazı çıktığı kadar haykırmak istiyor. Reklamcılar gibi soralım: Neyi mi haykırmak istiyor?
Milyarlarca dolarlık marka değeri, gökdelenlerde yankılanan “strateji” toplantıları, saniyesine servet dökülen reklam filmleri… Hepsi gelip o küçücük, o lüzumsuz, o cahilce kondurulmuş kesme işaretine tosluyor.
Ajansın “Saygı Kesmesi” ve Junior Dramı
Bu metnin mutfağını hayal etmek zor değil. Muhtemelen bir ajansta, yulaf sütlü latte’sinden bir yudum alan “junior” metin yazarımız, Atatürk’e olan bağlılığını grameri katlederek göstermeye karar verdi. “Ulu Önder” yazıp geçse sanki yeterince sevmiyormuş, saygı göstermiyormuş gibi hissetti büyük ihtimalle. “Öyle bir ayırayım ki,” dedi içinden, “saygıdan kelime ortadan ikiye bölünsün de görsünler saygı nasıl gösterilirmiş!”
Türkçedeki iyelik ekinin (-imiz) kelimeyle olan et-tırnak ilişkisinden habersiz bu gencimiz, o kesme işaretini oraya bir “hürmet nişanı” gibi çaktı. Oysa o, bir saygı göstergesi değil, dilin morfolojik gövdesine saplanmış bir “operasyonel hata” olarak dil çıkarıyor.

OnaOnay Zincirindeki “Körler Sağırlar” Diyaloğu
Peki, bu metin banka müşterilerine nasıl ulaştı?
- UX Writer: “Butonun kavisini 2 piksel kaydıralım” derken metnin ruhunu piksellerin arasında kaybetti.
- Sosyal Medya Uzmanı: Toplantıdan toplantıya koşarken, önüne gelen metne bakıp “Harika, Atatürk var, büyük harf var, okeydir” deyip onayını verdi.
- CRM Uzmanı: Mesajı sisteme tanımlarken muhtemelen “Karakter sınırı geçiyor mu?” diye baktı, o kesmenin dile attığı jileti fark etmedi.
Sonuç?
Milyonlarca insana “Biz daha iyelik ekini ayırmamayı bilmiyoruz; ama bankacılıkta dünya markasıyız” mesajı, bayram neşesi niyetine servis edildi.
“Ulu Önder” Resmî Bir Unvan Değildir, Dağılın!
İşin asıl trajikomik yanı, “Ulu Önder” ifadesinin resmî bir unvan değil, bir epitet, bir yakıştırma olması. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü sevmek için ona atfedilen bir unvanı cümle içinde büyük harflerle yazıp yanlış kesme işaretiyle “kutsallaştırmaya” kalkmanın bir âlemi yok. O apostrofu oraya koyduğunuzda “daha çok” Atatürkçü olmuyorsunuz; sadece daha az Türkçe bildiğinizi gösteriyorsunuz. Elbette bir de Atatürk’ü hiç tanımadığınızı…
Mustafa Kemal Atatürk’ün unvanları bellidir çocuklar: “Gazi”dir, “Mareşal”dir, “Cumhurbaşkanı”dır. O, 19 Eylül 1921’de Sakarya Meydan Muharebesi’nin ardından bizzat Meclis kararıyla aldığı “Gazi” unvanını her şeyin üstünde tutardı. Soyadı Kanunu’ndan sonra bile pek çok resmî belgede ve şahsî mektubunda imzasını “Gazi M. Kemal” olarak atmayı tercih etmiştir. Bu unvan; bir reklam ajansı masasında değil, bizzat ateş hattında kazanılmış resmî bir rütbedir, barut kokuludur. “Ulu Önder” yazımı ise sizin gibi sosyal medya Türkçesiyle yazıp konuşanların ona vermeye çalıştığı zorlama bir pâyedir.
Garanti BBVA ve benzeri anlı şanlı kurumların, “dijitalleşme” ve “vizyon” masallarını anlatırken, en temel iletişim aracı olan dile bu kadar “ecnebi” kalması tam bir plaza trajedisidir. O kesme işaretini gelecek yıl kullanmayın hiç değilse; çünkü o işaret, sadece kelimeyi değil, sizlerin “nitelik” ve “özen” iddialarınızı da darmadağın ediyor.
Edebiyat Dünyasındaki Görünmez İktidar: İmza Sermayesi
Edebiyat dedikleri yerde metin tek başına iş yapmaz. Koluna mutlaka birileri girer. Kitap daha kapağı açılmadan o kollar tarafından sarıp sarmalanır. Bir paragraf, “tanınmış” birinin elinde “cesur dil” olur; ismi duyulmamış birinin elinde “dağınık”… Aynı oyun, sağlam bir “network”ün içinden geliyorsa “dil deneyi” diye yere göğe sığdırılamazken ismi duyulmamış ve “genç” olmayan birinden çıkıyorsa “fazla zorlanmış” diye yüz buruşturulur. Metin okunmadan önce yazanın adı ve soyadı okunur.
Bu bir “imza sermayesi”dir. Edebiyat mahallesinde bazı imzalar peşin krediyle sağda solda fink atar. O kredi, kötü metindeki kusuru karakter saydırır. Yetmez, savrulmuşluğu cüret diye pazarlar. Kibri de tavır diye ambalajlar. Yalan yanlış yazılmış kelimeleri, ifadeleri ve noktalama işaretlerinin kullanımındaki tutarsızlığı “yazar tasarrufu” diye yedirir. Aynı cümle için birine kırmızı kalem çekilir, “meşhur yazar” en fiyakalısından koltuğa buyur edilir.
Okur da bu günahın gönüllü köleleri olduğundan hepten masum değil. Bizde metnin peşinde koşan okur yok. PR hamleleriyle, “sosyal medya” yelpazesiyle havalandırılmış yazarların etrafında oluşturulmuş aura’ya tav olan geniş bir kalabalık var. Ünün buğusu, dergi çevresinin buğusu, birbirinin sırtını sıvazlayanların buğusu, teşekkür yazılarının buğusu, yarışma jürilerinde dönen tanışıklıkların buğusu… Bir isim etrafında “menkıbe” birikince, berbatın berbatı cümleye “bilinçli tercih” muamelesi yapılır. İsmi bilinmeyenin tertemiz paragrafı derin umursamazlıklar içinde idam edilir. Okur denilen “leş kargası” (Ece Ayhan Çağlar’ın ruhu şâd olsun) ise metni değil, metne önceden verilmiş hükmü teyit eden bir figüran olarak bu kumpanyada rolünü oynar.
Kitabı okuyan yok, yazarın parlatılmış edebî sicili kâfi. Daha acısı da şu: Aynı çevre, durmadan “yeni ses” aradığını söyler. Yalan! Yeni ses değil, güvenli ve kronolojik anlamda genç arıyor onlar; “genç ses” değil aradıkları. Metne değil, o metni yazanın yaşına bakıyorlar. Şiirde de böyle, öyküde de… Kısacası, önceden bir yerlerde (rakı-balık-tarator masası tercih edilir) mühürlenmiş, bir “ağabey”den “onay” kaşesini almış, birkaç doğru masada adı geçmiş yahut hakkında üç beş “isimli” kişinin “acayip iyi çocuk” dediği bir yeniliktir bu. Edebiyatın “genç ses” diye pazarladığı şeyin önemli kısmı, tanıdık isimlerin birbirine açtığı kapılardan ibarettir.
Bu yüzden memlekette bazı metinler sadece yayımlanmakla kalmaz, kutsanır. Bazı metinler ise reddedilmez, küçümsenir. Aradaki fark estetik, poetik falan değildir. Sınıfsaldır, çevreseldir. Network denilen çark tam da budur. Hangi masada oturduğun, hangi derginin çevresinde dolaştığın, kimi tanıdığın, adının kimde çağrışım yaptığı… Bunlar yazdığın metnin iç cebine yerleştirilmiş görünmez kartvizitlerdir.
İşin trajikomik tarafı ise bu düzenin en hararetli savunucularının kendilerini “muhalif” olarak lanse edenlerden çıkmasıdır. Dilde devrim, yapıda kırılma, merkezle kavga… Hepsi ağızda karamela! Masaya dosya gelince sorular gelir: Kim bu? Yaşı kaç? Hangi dergiden? Kiminle oturup kalkıyor? Şişenin markasına göre şarabın tadını çıkardığını zanneden görgüsüz zenginler gibi şarabı içmeyenler etiket yalıyor.
Bu yüzdendir ki “tanınmış” bir isimden gelen zayıf metinler üstüne uzun uzadıya konuşulur. “Niyet” aranır, “alt metin” sorgulanır, “külliyatı içindeki yeri”ne bakılır. Adsız birinin güçlü metninde ise ilk aranan şey bellidir: kusur. Birinde hata büyütülür, diğerinde hata yorumlanır. Birine “çalışsın” denir, öbürüne “deneysel çalışma”…
Edebiyatın sınıf ayrımı burada ortaya çıkar: Aynı yara için birine şefkatle pansuman yapılırken diğeri otopsi masasına alınır. Anlatım bozukluğu, “ses kırığı” olur. İmlâ zaafı, “yazar tasarrufu” diye övülür. Metin dağılır, “deneysel akış” diye alkışlanır.
Bazı yazarlara kusuru, hatayı marifet diye satma imtiyazı tanınmasına şaşıran yok neredeyse. Değneksiz köyde elini kolunu sallayarak gezen gezene… Bunun adını koyayım: imza sermayesi. Böylesi yazar takımı cepten yemektedirler. Daha kapağı açılmadan, yayımlanmasını takip eden birkaç ay içinde “yılın kitabı” ilan edilen kitapları gördü bu gözler! Minderde peşin peşin tuş! Direkt şampiyon! Sonra da buna gazetelerin eklerinde “edebî sezgi” süsü verilir. Bu memlekette neler yendi, bu da afiyetle yenir.
İyi metnin bir özelliği vardır: Gecikir, geciktirilir; sürünür, süründürülür. Yüzüne kapılar kapanır, bir masada sarakaya alınır, editörler dudak üstüne dudak büker. İyi metin, kaderini bu kuşatmayı yardığı ölçüde kendi yazar. Bu yolda o metnin maruz kaldığı yok sayılma, görülmeme, aşağılanma merdivenlerinde tökezlemek kaçınılmazdır. Bunu göze alarak yılmadan azmin, sabra desteğini körüklemek şart olsa da edebiyatın asıl sınavı metne soyadı kadar kredi açılıp açılamayacağı noktasında düğümlenir.
Bu memlekette bir gün gerçekten metin söz sahibi olacak ise önce şu put kırılacak: tanınmış imza. Bu put kırılmadan ne yepyeni ses çıkar ne risk alınır, ne de edebiyatın yüzü gözü temizlenir. Geriye çevre dayanışması kılığında gezinen bir esnaf ahlâkı, birbirine müşteri getirip götüren cümleler, belli masalarda ona buna kefil olan övgüler ve birbirini şişirip duran “eleştiri” yazıları kalır. Metnin kaderi, adının gölgesini fersah fersah geçmezse ortada edebiyat değil, bir dayanışma kulübü vardır. O kulübün de kapısında dikilen fedai bellidir: imza.
Erdöl Boratap: Dijital Hafızada Kaybolan Bir Ses
7 Haziran 2012’de Erdöl Boratap hakkında kısa bir yazı yazmıştım. Aradan on yıl geçti; o yazı hâlâ aranıyor. Bu her zaman yazının meziyeti değildir. Kimi zaman ortadaki bilgisizliğin, arşiv tutmayışın ayıbıdır.
Arama motorlarına bakıyorsunuz isim var, hayat yok. Kırpılmış cümleler var, sahih kayıt yok. Kulaktan dolma ayrıntılar, birbirini kopyalayan satırlar, yarım yamalak tarihler, karman çorman isimler… İnsan biyografi ararken baştan savma bir dijital enkazın içine düşüyor.
İlk kayboluş bedenledir, ikincisi arşivde olur. Hele sesiyle yaşamış, sesiyle tanınmış insanlarda bu ikinci kayboluş daha da ağırdır. İlk anda aklıma düşen isimler: Nevin Akkaya, Kaya Akarsu, Alev Emre, Hayri Esen, Esen Günay, Vâlâ Önengüt… Haklarında elle tutulur, sahih bilgi bulmakta zorlanıyoruz. Özen kelimesini lugatından kovmuş bir güruh gelip bu kayboluşu çerçöp bilgiyle dolduruyor. Bir süre sonra geriye yanlışlar ve kırıntılar kalıyor.
Erdöl Boratap’ta da olan buydu. Sesiyle hatırlanan insanlardandı o. Yüzü unutulsa bile sesi bir dönemin içine sinmişti; kültür-sanat programlarına, reklam seslendirmelerine, evlerin akşamına karışmıştı. Bir dönemin sesini internet dedikleri bu büyük savsaklama tarlasına bıraktığınızda geriye hakikat değil, yamrı yumru bir tortu kalıyor.
Eldeki sahih kayıtlara bakınca ana hat yine de seçiliyor. Erdöl Boratap, kamuya açık kaynakların ortaklaştığı kadarıyla, 2 Haziran 1937’de İstanbul’da doğmuş, 7 Haziran 2012’de Kalkan’da ölmüş bir yayıncı. Şükriye Atav’ın oğlu, Yalçın Boratap’ın ağabeyi. Galatasaray Lisesi, Kabataş Lisesi ve Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü hattından geçmiş; sesiyle tanınmış, sesiyle yer etmiş bir isim.
Meslek çizgisinin ilk kısmı nispeten berrak. 1960’ta TRT’ye spiker olarak girdiği, iki yıl Ankara Radyosu’nda çalıştığı, 1963’te İstanbul Radyosu’na geçtiği kayıtlı. 1972’de TRT’den ayrılıp reklam spikerliğine geçtiği söyleniyor; bir başka kayıt onu kurumda tutuyor. 1971 tarihli bir insan hakları derlemesinde adı TKP davası bağlamında geçiyor. Bu dosyanın üzerinde hüküm kurmak bu yazının işi değil. Aynı dosyada bir protokol metninde “Devlet Radyosu redaktörü” sıfatıyla da görünüyor. Hafıza kendiliğinden delinmiyor; kimi zaman korkudan, kimi zaman ihmâlden, kimi zaman da düpedüz savsaklamadan deliniyor.
Sonra 1990-1991 döneminde TRT ekranında, Leyla Tekül’le birlikte “Günlerle Gelen” adlı kültür-sanat programını sunduğu kayıtlarda var. Dublajlardan, seslendirmelerden tanınan bir isim olarak anılıyor. Demek ki bu ses bütünüyle kaybolmamış; dağılmış, seyrelmiş, yanlış ellere düşmüş. İnternet denilen büyük çöplük de bu dağınıklığı toplamak yerine daha beter dağıtmış. İsimler karışmış, tarihler birbirine geçmiş, hayat hikâyesi dedikoduya teslim edilmiş. Koca bir yayıncılık tecrübesi birkaç dağınık cümleye, birkaç özensiz satıra terk edilmiş.
Türkiye, arşiv tuttuğunu zanneden ama kaydı elinde çürüten bir memleket. Eski yayıncılarını, spikerlerini, ses sanatçılarını, dublaj emekçilerini doğru dürüst toplamıyor; kayda geçirmiyor. Herkes bir şey bildiğini zannediyor, kimse doğru dürüst bir şey bilmiyor.
Bazı isimler öldükten sonra yalnız toprağa verilmez; üzerlerine bir de ihmalin toprağı atılır. Yazının işi, hiç değilse o toprağı biraz eşelemektir. Erdöl Boratap’ı arayan biri, internette hiç değilse biraz daha sahih bilgiye ulaşsın diye… Eğer bir kıymeti varsa budur
Köpüğün Köprüsü
Aldım ele fincanı, dedim: “Bu ne acele?”
Su dağdan akıp gelmiş, makineden süzülmüş bile
Derviş su içer, toprak testidendi hani?
Şimdi elde latte, köpük flat mi?
Gezdim çarşıyı pazarı, herkes telâş içinde
Kimi selfie kovalar, kimi kıyma derdinde
Bir düğme yok mudur basınca dursun zaman
Âhirete dek uzansın, bitmesin bu heman
Şehir yükselmiş: demir, cam binalar
Gölgesinde insanlar, kendini arar
“Her katında bir sır var,” derler — gizlenmiş.
Kirası fâhiş, huzur oradan gidivermiş
Ey cân, ne sandın bu rating’i, view sayısını?
Ömür batar, tıpkı güneş gibi usul usul
Hakikat bir pazardır, kurulur her nefeste
Sanal aynalarda ararsın kendini esneye esneye
Ado derdi ki ateş düşerse yakar cânı
Şimdi LED’ler parlar, tüketirler dermanı
Kimse kimseyi görmez, bakılır filtreli surete
Gönül denen o hana kilit vurulmuş dede
Bu Hayata Şarzım Var
Çekemez oldum yâhu, bu şarz telâşını
Ne zaman yola çıksam unuturum başlığını
Ömür dediğin cihaz, pil ömrü gibi bitmez mi?
İki “tık” arasında, hakikati şarz etmez mi?
Derler ki ruhun şarzı zikirdedir, tefekkürde
Ruhlar arızalı şimdi, priz her yerde
Her köşe başında “powerbank” arayan dilber
Yürek nerede yorulur, nerede şarz eder?
Eskiden abdest alıp beş vakit namaz kılmak
Cânı full’lemek, Hakk’la şarzlanmak
Şimdi off olduk, içimiz sıkıntıdan daralır
Ekran parlamazsa hayatımız deşarzla sıkılır
Yediğimiz hurmalar, döner gelir tırmalar
Amelin şarzı, gönülden damlar
Ömür bir kablo mu, ucu nereye bağlı?
Bilen söylesin, bu dünyanın şarzı sağlam mı?
Var git, prizden uzaklaş, bir kafenin gölgesine otur
Bak gör o zaman garson değil, gönlün yol bulur
Medyanı şarz etmekten gönlünü unuttun sen
Mübarek alet değil, seni tüketen düzen
Boş ver bu işleri, devâsâ telleri
Asıl şarz eden odur, doldurur gönülleri
Sen doksan dokuzda kaldın, yüze varamadın
İçin kuruyup dururken nereyi dolduracaktın
Koşa Koşa
I.
Cookie kokusuna battı her bir yan
Doyurmaz bu tatlı, gönlüme ziyan
Gerçek lokma nerde, söyle ey cân
Şekerden âlem kurmuşlar, usandık artık
II.
Oğlan ağlar, elinde dijital emzik
Susar sanırsın; büyür evde sessizlik
Kalabalık içinde koca bir yalnızlık
Bu camlı perdeye takılıp kaldık
III.
Vakit bir story olmuş, akıp gider tez
Ne toprak kokusu var, ne insandan bir ses
Göğe bakmak varken ekrana düştü göz
Bu hızlı akışlara kapılıp kaldık
IV.
Yâr dediğin şimdi uzakta bir profil
Sanalın boyası değdi mi her şeyi sil
Cân dediğin ekranda görünen şey değil
Ado der ki kendine dön, kendine gel artık
Bu Yazıyı “Okuyor Olacaksınız”
Dil, insanın omurgasıdır. Bu kadar. Bu kadar net. Omurgan eğriyse hiçbir illüzyon belini doğrultamaz. Görünen ve gördüğüm o ki (Ender Merter, bayrağı oğluna devretmiş “Reklamarkası”nda) reklam ajanslarının o steril akvaryumlarında yetişen “strateji dehaları” için dil, üzerine İngilizce sos dökülmüş bir pazarlama, hatta gözbağcılık aparatı olmuş.
Geçen günlerde ekranda, marka/strateji/sürdürülebilirlik kasan bir ajans yetkilisini izlerken, Türkçenin bir “tercüme odasında” nasıl vahşice infaz edildiğine tanık oldum. Hanımefendi, her cümlesinin sonuna mühür gibi “olacağız”ı zevkle, mütebessim bir ifadeyle basıyordu. E, beni de hafakanlar basıyordu haliyle! Sanki bir şeyi gerçekten yapmaya gücü yetmiyordu da eylemi asla gelmeyecek bir geleceğin kapkaranlık boşluğuna fırlatıp kurtuluyordu.
“Markayı konumlandırıyor olacağız…” derken Türkçenin temel kurallarından, ünü dünyaları tutmuş edebiyatçılarımızın revnaklı dil evreninden nasiplenememiş olmanın acziyetinin delik deşik bayrağını reklam sektörünün böğrüne sokup dalgalandırıyordu. Size bunu haykıracak bir dil muhafızı yok sanıyorsunuz ya, o şımarık rahatlığınızım semirmesi tam da bundan!

Bu “yapıyor/çekiyor olacağız” sakilliği, düpedüz bir müstemleke memuru zihniyetidir. İngilizcenin future continuous kalıbını, o sığ “pılaza” Türkçesine yamamaya çalışan bu marketing şeytanları, aslında sorumluluktan kaçmanın kılıfını hazırlamışlar. “Yapacağız” diyemiyorlar; çünkü o netlik, bir söz vermeyi, bir risk almayı ve arkasında dimdik durmayı gerektirir. Oysa “yapıyor olacağız” dediğinizde, eylem bir hayalete dönüşür. Tıpkı “sıkıntı yok” uyuşukluğu gibi… Sadece toplantıyı, röportajı kurtardığını zannedersin bu “global” esintili vızıltıyla… Gürültü çıkaran bir vızıltıdır, daha fazlası değil.
Markayı, kampanya stratejisini konuşurken ağızlarını yaya yaya “yapıyor olacağız” diyenlerin, aslında (sevdikleri şekilde yazayım) “gerçekleştirdikleri” tek şey, Türkçenin can damarına keser indirmektir. “Keser”i (de) bilmediklerine bire beş iddiaya varım, neyse! Dili bir ambalaj kâğıdı gibi buruşturup atan bu zevat, o parlak (!) kelimelerin ardına sığınıp entelektüel bir çölde kum banyosu yaptıklarını elbet bir gün anlayacak. Anlayacak da Türkçe diye bir dil kalacak mı?
Türkçe, eylemi tam on ikiden vuranların dilidir; onu pelte-leş-miş bir sürece tıkıp üzerinde tepinenlerin değil! Yarın bir gün “başarıyor olacağız” diye kendinizi kandırırken, aslında sadece “bitiyor olacaksınız.” Bu dil, kendisine ihanet edenleri önünde sonunda (“günün sonunda” demeyi de çok seversiniz) kendi lugatından atacaktır. Siz strateji mıtırateji değil, olsa olsa bir “tercüme hatası” üretebilirsiniz. Pardon, düzeltiyorum: “Üretiyor olabilirsiniz.”
Hayatına anlam kat
Okumaya devam etmek için abone olun
Bu blog gönderisinin devamına ve yalnızca abonelere özel içeriklere erişim sağlamak için abone olun.
Emzik 4.0: Modern İnsanın Dijital Bağımlılığı ve Kaçış
Sabah uyanır uyanmaz elimiz telefona gidiyor.
Gözler daha açılmamış, ruh yerine gelmemiş, kalp hâlâ gecenin yükünden kurtulamamış…
Ama parmak, o küçük ışığa uzanıyor.
Sanki içimizde görünmez bir bebek ağlıyor da onu susturacak tek şey başkasının varlığıymış gibi.
Bir çocuğun uyku arasında emziğe uzanması gibi.
Kendimizi susturmak için dijital bir sessizliğe uzanıyoruz usulca.
Bir Uzuv Olarak Akıllı Telefon
Gün boyunca elimiz aynı harekette:
Telefonu masaya koy, sonra al, sonra koy, sonra al.
Artık bir aksesuar değil; bir uzuv.
İnsan, avuç içiyle düşünüyor artık.
Tuhaf olan şu:
Kimse gerçekten haber okumuyor.
Kimse gerçekten konuşmuyor.
Kimse gerçekten içerik tüketmiyor.
Hepimiz sadece bir anlık tesellinin peşinden gidiyoruz.
Dijital emzik ağzımızdan düşünce huzursuzlanıyoruz; çünkü o anda kendi düşüncemizin sesini duymamızdan korkuyoruz.
Ve o kısa, çıplak, sessiz oda — modern insanın en korktuğu yer. Bu yüzden kalabalıkların içindeyiz.
Ama temassızız.
Çevrimiçi kalıyoruz, içimiz çevrimdışı.
Sosyal Medya ve Avunma Pratiği
Hiçbir şey yapmadan durmak, “modern” insan için dayanılmazdır.
Duramıyoruz.
Kıpırdamadan durduğumuz anda düşüncelerimiz seslenmeye başlıyor.
Biz o sesi duymamak için ekranı açıyoruz.

Bir tür susturucu… Takıyoruz birer birer… Tesbih çekmek “alaturka”, parmaklar “scroll”a kilitliyken
“post-modern”! İnsan kendi içine bakmamak için her şeyi yapıyor.
Sosyal medya bağımlılığı tam da burada başlıyor.
İnsan kendi içine bakmamak için her şeyi yapıyor.
Kafeler dolup taşıyor, toplu taşıma dopdolu, ekranlar magazin fazlası…
Hiçbirimiz birbirimize değmiyoruz.
Kahkahalar, kapağı bombe yapmış konserve kutusu… Ekran ışığı bir ninni gibi başımızı okşuyor.
Yetişkinliğin kundaklanmış hâli bu.
Bir avunma pratiği…
Arzu, doyum için değil; sürmesi için var. Biz telefonla mutlu olmaya çalışmıyoruz aslında.
Eksikliğimizi ovuyoruz. Kimimiz tülbentle kimimiz ipekle… Oyalanıyoruz.
Oyalanmak iyileştirmiyor.
Sadece geciktiriyor. Kalbimiz kırıldığında o kırığı onarmanın bir yolunu aramıyoruz.
Üzerine mavi ışıkları tutuyoruz lehim niyetine.
Kırık, ışıkta parlıyor diye iyileşti sanıyoruz.
İyileşmiyor.
İyileşmeyen Yaralar ve Mavi Işık
Keder büyürken elimiz yine telefona gidiyor.
Oysa kederin hakkı büyümektir. Kanaya kanaya…
İnsanın içi acısın biraz; acı, düşüncenin olgunlaştığı yerdir.
Sessizliğin nimeti orada öğrenilir.
Kalbimizi parça parça taşıyoruz ve o parçalara dijital emzikler takıyoruz.
Bir bildirimle bir kaydırma hareketiyle avunuyoruz, avutuluyoruz.
Acının bize ait olmasından korkuyoruz.
Korkunun ecele faydası var mıydı?
Acı bizim.
Keder bizim.
Yoksunluk bizim.
Dijital emzikler?
Onlar susturucu.
Sabah uyanır uyanmaz, ilk iş olarak telefona değil, kendimize dokunalım.
Kalbimize, yüzümüze, acımıza… Hayat orada başlar.
Sessiz.
Derinden.
Kimseye göstermek zorunda olmadan.
