Tag Archives: Reklam

Garanti BBVA’dan 23 Nisan Mesajı: “Ulu Önder’imiz” ve Kurumsal Cahilliğin Anatomisi

Sabahın köründe telefonum titredi. Baktım, mobil uygulamada birkaç mesaj… Garanti BBVA’dan bildirim üstüne bildirim. “Hah,” dedim, “ya taksit hatırlatacaklar ya da yine ‘size özel’ bir kredi…” Ama yo, mevzu millî duygularmış. Ekranda devâsâ bir “Ulu Önder’imiz” ibâresi. İşte o an, insanın içindeki o emekli musahhih beş yıllık telefonunu duvara fırlatarak İstanbul’daki kitapçılarda ne kadar yazım kılavuzu varsa bütçesi nispetinde hepsini alıp Garanti BBVA Genel Müdürlüğü’nün önüne yığdıktan sonra, avazı çıktığı kadar haykırmak istiyor. Reklamcılar gibi soralım: Neyi mi haykırmak istiyor?

Milyarlarca dolarlık marka değeri, gökdelenlerde yankılanan “strateji” toplantıları, saniyesine servet dökülen reklam filmleri… Hepsi gelip o küçücük, o lüzumsuz, o cahilce kondurulmuş kesme işaretine tosluyor.

Ajansın “Saygı Kesmesi” ve Junior Dramı

Bu metnin mutfağını hayal etmek zor değil. Muhtemelen bir ajansta, yulaf sütlü latte’sinden bir yudum alan “junior” metin yazarımız, Atatürk’e olan bağlılığını grameri katlederek göstermeye karar verdi. “Ulu Önder” yazıp geçse sanki yeterince sevmiyormuş, saygı göstermiyormuş gibi hissetti büyük ihtimalle. “Öyle bir ayırayım ki,” dedi içinden, “saygıdan kelime ortadan ikiye bölünsün de görsünler saygı nasıl gösterilirmiş!”

Türkçedeki iyelik ekinin (-imiz) kelimeyle olan et-tırnak ilişkisinden habersiz bu gencimiz, o kesme işaretini oraya bir “hürmet nişanı” gibi çaktı. Oysa o, bir saygı göstergesi değil, dilin morfolojik gövdesine saplanmış bir “operasyonel hata” olarak dil çıkarıyor.

Screenshot

OnaOnay Zincirindeki “Körler Sağırlar” Diyaloğu

Peki, bu metin banka müşterilerine nasıl ulaştı?

  • UX Writer: “Butonun kavisini 2 piksel kaydıralım” derken metnin ruhunu piksellerin arasında kaybetti.
  • Sosyal Medya Uzmanı: Toplantıdan toplantıya koşarken, önüne gelen metne bakıp “Harika, Atatürk var, büyük harf var, okeydir” deyip onayını verdi.
  • CRM Uzmanı: Mesajı sisteme tanımlarken muhtemelen “Karakter sınırı geçiyor mu?” diye baktı, o kesmenin dile attığı jileti fark etmedi.

Sonuç?
Milyonlarca insana “Biz daha iyelik ekini ayırmamayı bilmiyoruz; ama bankacılıkta dünya markasıyız” mesajı, bayram neşesi niyetine servis edildi.

“Ulu Önder” Resmî Bir Unvan Değildir, Dağılın!

İşin asıl trajikomik yanı, “Ulu Önder” ifadesinin resmî bir unvan değil, bir epitet, bir yakıştırma olması. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü sevmek için ona atfedilen bir unvanı cümle içinde büyük harflerle yazıp yanlış kesme işaretiyle “kutsallaştırmaya” kalkmanın bir âlemi yok. O apostrofu oraya koyduğunuzda “daha çok” Atatürkçü olmuyorsunuz; sadece daha az Türkçe bildiğinizi gösteriyorsunuz. Elbette bir de Atatürk’ü hiç tanımadığınızı…

Mustafa Kemal Atatürk’ün unvanları bellidir çocuklar: “Gazi”dir, “Mareşal”dir, “Cumhurbaşkanı”dır. O, 19 Eylül 1921’de Sakarya Meydan Muharebesi’nin ardından bizzat Meclis kararıyla aldığı “Gazi” unvanını her şeyin üstünde tutardı. Soyadı Kanunu’ndan sonra bile pek çok resmî belgede ve şahsî mektubunda imzasını “Gazi M. Kemal” olarak atmayı tercih etmiştir. Bu unvan; bir reklam ajansı masasında değil, bizzat ateş hattında kazanılmış resmî bir rütbedir, barut kokuludur. “Ulu Önder” yazımı ise sizin gibi sosyal medya Türkçesiyle yazıp konuşanların ona vermeye çalıştığı zorlama bir pâyedir.

Garanti BBVA ve benzeri anlı şanlı kurumların, “dijitalleşme” ve “vizyon” masallarını anlatırken, en temel iletişim aracı olan dile bu kadar “ecnebi” kalması tam bir plaza trajedisidir. O kesme işaretini gelecek yıl kullanmayın hiç değilse; çünkü o işaret, sadece kelimeyi değil, sizlerin “nitelik” ve “özen” iddialarınızı da darmadağın ediyor.


Halit Ergenç ile Meryem Uzerli yeniden buluşmuşmuş!

Gördüğünüz bu alıntı “gazetepencere.com”dan.

Reklam kokan bu haberin sonunda ise yazan şu: “Uzun bir aradan sonra aynı projede buluşan Halit Ergenç ve Meryem Uzerli’nin performansı ise sinemaseverler tarafından şimdiden merak ediliyor.”

Bir “sinemasever” olarak ne Meryem Uzerli’yi ne “performansı”nı merak ediyorum. Reklam yüzü sıfatıyla oynadığı pırlanta markasının YouTube kanalında yer alan “En Özel Anların Rengi, Blue Diamond” videosunun altına bırakılan üç yorumu “aynen” kayda geçiriyorum sadece.

Bu bir: “Kadın o kadar bizden değil ki reklamı veren firma bile ALT YAZI ile kadının söylediklerini TÜRKÇEYE çeviriyor.”

Bu iki: “Bu kadın sayesinde Türkçe’den soğur insan. Bu kadar kulak tırmalayan bir ses tonu, telaffuz şekli duymadım hayatımda. Neden bu arkadaş yani? 50 senedir Türkçe öğrenemedi gitti. Mükafatı da her platformda karşımıza çıkmak oldu.”

Bu da üç: “Bunca para kazanıpta türkçe diksiyon derleri almayan biri kendinden utanmalı!”


Yazıdaki Ayna veya Bir Harften Bir Mezara

Tabeladaki yanlışı gösteriyorsun; yorumlardan küfür fışkırıyor. “Kulüp” diyorsun, “de ayrı” diyorsun, “şarz aleti” diye yazılmaz diyorsun; “anonim” cengâverler palayı eline alıyor. Bu memlekette yanlışını düzeltmek isteyen az, yanlışına dokunana diş bileyen tabur tabur… Hatayı gösterdiğin anda okuyanın kanı çekiliyor; nefsine dokunulduğunu zannedip ağzından köpükler saçıyor.

5 Ocak 2011’deki “Tabelalar, Türkçe ve Yazım Hataları” başlıklı yazımın altında yer alan küfürlü yorumları (!) unutmuştum. Bir arkadaşım hatırlattı ve tekrar okudum. Ana-avrat küfür, cinsiyetçi ağız, imlâ bozukluğu, anonim cesaret, çamurdan yoğrulmuş bir öfke… Yazıya cevap vermeye değil, yazana saldırmaya gelmişler. “Yanlış yazıyorsun” diyemeyenler, yanlış yazarak saldırmış. Yazının altına düşülmüş en sahici dipnot bu: Harfe tahammülü olmayanın fikre de tahammülü olmuyor.

Mesele hiçbir zaman yalnızca yazım meselesi olmadı zaten. “De” ayrı mı, birleşik mi; şapka kalktı mı; özetin kısası olur mu? Asıl altta yatan şey şu: Bu memlekette nice kişi yanlışını öğrenmek istemiyor; yanlışına ilişilmesini de hakaret addediyor. Hatta bunu da “adlediyor” diye yazıp konuşmaya devam ediyor! “Doğrusu neymiş?” diyecek yerde, “Sen kimsin lan!” diye dayılanıyor. Ne de olsa öğrenmek biraz geri çekilmeyi bilmektir; bunlar tam tersi ağzını bozuyor. Bilmediğini kabul edeceğine sövmenin o yumuşacık yatağına uzanıyor. Harf de düzeltilmesin, kelime de… Karış-maaa!

Buradan mezara uzanan hattı döşerken ölçüyü kaçırdığımı zannedenler çıkabilir. Ancak kazın ayağı öyle değil. Yorum kutusunda söven ile kabre saldıran aynı mektebin talebesi değil mi? Biri dile çullanıyor, öteki ölünün taşına… Biri kamusal sözü kirletiyor, öteki yasın sınırını çiğniyor. İkisinin de ağzında aynı cümleler: Beni düzeltemezsin. Bana sınır koyamazsın. Bana ayna tutamazsın. Yanlışıma, hoyratlığıma karışamazsın.

Bu bakımdan söz konusu yanlışlara “alt tarafı iki harf” diye bakılamaz. O iki harfin ardında bir boş vermişlik, bir özensizlik, bir kabalık birike birike saldırıya geçiyor. Bu boş vermişliğin ardına saklanmış bir özensizlik, bir saldırganlık var. Dili başıboş bırakınca karakter de başına buyruk hareket ediyor. Cümle laçkalaşınca öfke gemi azıya alıyor; sonra biri mesajla aileyi tehdit ediyor, öteki yorumda sövüyor, beriki mezara dadanıyor. Ayrı ayrı vakalarmış gibi görünse de aynı çürümenin farklı yüzleri bunlar. Medeniyet anıtta, mahkemede, televizyonda yükselmez; önce dilde kaidesine oturur. İnsan ağzını toplayamıyorsa elini de toplayamaz. Kelimeye saygısı olmayanın sınırlara hiç saygısı olmaz.

Bu yüzden benim sanal kırmızı kalemim yalnız tashih için kapağından çıkmıyor. O kalem, düzeltilmeye tahammülü olmayanlar için yürürlüğe giriyor. Billboard’daki, tabeladaki, ilandaki yanlışı önemsemeyen ile mezara saldıran aynı çürümenin değişik yüzleridir. O yanlışlar ise memleketteki yarayı gösteren bir aynadır.


“BKM Mutfak Açık Mikrofon Stand Up Gecesi” için: Beş Dakikada Beşiktaş ©

(sahneye elinde suyla gir. nefesini toparla. seyirciye bak.)

Merhaba, ben geldim.
Yani şirket mail’lerinde yazdığı şekliyle: “Gelmiş bulunmaktayım.”
Lan geldik işte!

Bu plaza dili var ya… Türkçe ile reklam sektörünün nikâhsız evliliğinden doğmuş hilkat garibesi bir lehçe.
Biz “geldim” deriz, onlar “gelmiş bulunmaktayım” der.
Bir de bunu yazınca profesyonel olduklarını sanırlar.
Ulan, sen profesyonel değilsin, sen sadece fiili uzatıp duruyorsun.

A vintage microphone and wooden stool under a spotlight on a dark stage.

Ben redaktörüm.
Redaktör deyince milletin aklına vibratör geliyor.
Akraba sayılırız.
O bazı stratejik bölgeleri titretiyor; ben beyni, klavyeyi, kalemi…
Ama bir fark var: Onun titrettiğine herkes razı, benim titrettiğime kimse tahammül edemiyor.

Benim işim ne biliyor musunuz?
Ağzında sakızla dolaşan 25 yaşındaki stratejistin bana dönüp
“Adnan Bey, bu copy’de biraz daha ışık olsak mı?” demesine sabretmek.
Işık olmak ne oğlum? Ampul müyüm lan ben?
Ben metin yazıyorum, TEDAŞ direği değilim.

Bir de “brief” veriyorlar.
Brief dedikleri de şu: Ne istediğini bilmeyen birinin, bildiğini sandığı her şeyi yarım yamalak anlatması.
“Bu iş çok viral olsun” diyorlar mesela.
Evladım, viral dediğin hastalıktır.
Sen markanın suçiçeği gibi yayılmasını niye istiyorsun?
“Dilden dile yayılsın” de meselâ. “Pelesenk olsun” de, değil mi?
Yok. İlla ki markayı enfekte edecek.

Geçen gün biri çıktı: “Bu projeye biraz daha fokuslanalım.” dedi.
Bak bak…
Odaklanmak öldü, Allah rahmet eylesin. Artık fokuslanıyoruz.
Hepimiz birer sirk foku olduk, burnumuzun ucunda inovasyon çeviriyoruz.
Ben “odaklanalım” desem bana diyecek ki: “Adnan Bey, sizin vibe çok lokal.”
O lokal dediğin yerel zaten! Ben bu dille global olmam, ben bu dille ancak zâyi olurum.

Bir de şu “wording” tayfası var. Markadan feedback geliyor: “Vördingi biraz daha sexy yapalım.”
Vörding ne? Seks ile ne işimiz var?
Ben üç gün bunu düşündüm. Bir noktada şuna geldim: Galiba bunlar artık Türkçe konuşurken bile altyazı istiyor.

Geçenlerde “senior” bir reklam yazarı bana yükseldi. Bu “yükselmek” de acayip bir joker ha…
Kızınca da yükseliyorsun, hoşlanınca da. Bana yükselme, net olarak kızma temellidir.
Dedi ki: “Abi, bu metin benim çocuğum, dokunma ona.”
Lan ne çocuğu?
Senin çocuk kazık kadar olmuş, evin ortasında donunu indirip halının tam ortasına sıçıyor.
Ben de gelip “Ay çok özgün bir dışavurum” mu diyeceğim?
Sıçmışsın işte metne! Bağlaç ayrı değil, anlam ayrı değil, ritim ayrı değil…
Temizleyeceğiz tabii!

Haber bültenleri de ayrı bir cinnet arenası…
“İyi akşamlar dileyelim” diyorlar.
Dileme lan, dileme!
“İyi akşamlar” de geç.
“Haberlerimizi aktarmış olalım…”
Aktar o zaman!
Şimdiki zamanla gelecek zamanı mut’a nikâhına bağlamışlar. Keyfe bak!

Sosyal medyada biri yazmış: “Bugün kendime bir alan açtım.”
Hayırdır, imara mı açtın? Alt tarafı iki dakika boş boş oturdun işte, hepsi bu.

Bir de yapay zekâ tayfası var. Dünyayı değiştirecekler güya.
Ama “zekâ” yazarken şapkayı koymaya üşeniyorlar.
Bak, dünyayı kurtarmak istiyorsun ama “a” harfini inceltmeye üşeniyorsun.
Senin zekân kalın yazılmış kardeşim, senin algoritman nasıl ince düşünecek?

En sevdiğim de şu: Birine teşekkür ediyorsun, sana ne diyor?
“Sorun değil.”
Zaten sorun değildi!
Ben sana teşekkür ettim, sen bana “bunu yük görmedim” diye cevap veriyorsun.
Nezaketi bile eksi bakiyeyle yaşıyoruz memlekette.
Eskiden “rica ederim” derlerdi. Yani “bu benim için şereftir” falan.
Şimdi herkes arıza kaydı kapatıyor.
Durum bu.

Ben kırkından sonra açık mikrofona çıkmış bir redaktörüm.
Ama şunu fark ettim: Bu ülkede ne yaparsan yap rezil olmuyorsun.
Gerçekten olmuyorsun.
Yarın sabah hepiniz uyanacaksınız… “Aynen” diyeceksiniz…
Beni de unutacaksınız.
O yüzden içim rahat.

Gösterinin adı da şuydu bu arada:
Dekonstrüktif ironi yatağında introvert mizahımsı monolog.
Ama siz “Beş Dakikada Beşiktaş” deyin, ben anlarım.

Eksik olmayın.
Teşekkür ettim.

Bu metnin hikâyesi:
Bir mesai akşamı, reklam yazarı bir arkadaşımla markanın bizi gecenin köründe ajansta iki lahmacun ve bir ayranla nöbete dikmesi üstüne laflıyorduk. Ben saçmaladıkça o gülmekten lahmacununu düşürdü, ayranını döktü. Sonra da “Abi, bizim Kadıköy’de çocuklar sahneye çıkıp gösteri yapıyor, sen de denesene,” dedi.
Önce güldüm. Sonra eve gidip iki sayfa yazdım. Cep telefonunun kamerasının karşısına geçince yarım sayfada tıkandım. Metni arşivimde sakladım. Sonra BKM Mutfak Açık Mikrofon duyurusunu görünce içimdeki sahne iştahı tekrar kabardı; o kadar.


Tashih-i Küllî: Kurumsal dil cinayeti ve imlâsız hayat

İmlâ “detay” değil, cinayet mahalli. Kurumsal kibir, “brief” yalanı ve jargonla Türkçeyi nasıl sakatlıyor?

Bindik bir âlâmete, gidiyoruz kıyamete:
her yer billboard, her yer rengârenk yalan.

Siz ki Türkçeyi
markaların önüne çiğ et gibi attınız;
“dünya markasıyız” diye kasılıp
“de/da”yı ayıramadınız.

Kırk katlı plazalarınızın asansörü bile
benim defterimdeki virgül kadar kıymetli değil.
“İçgörü” diyorsunuz, “inovasyon” diyorsunuz;
altın varaklı brief’lerin içine
dili dilim dilim gömüyorsunuz.

A swirling vortex of glowing letters and symbols mixed with shattered glass under a dark sky.

İmlâ değil bu: cinayet mahalli.
“Ve”yi zindana tıktınız,
noktalı virgülü darağacına çektiniz.
“Eşsiz”leri tavuk yemi gibi serpiyorsunuz;
kelimeye değil, parıltıya yatırım…

Alın o pırıl pırıl sunumlarınızı,
gidin başka birini yaldızlı laflarla kandırın.
Elimde kırmızı bir kalem yok;
ihanete uğramış bir dilin kanı var.

Çünkü bir kelime, doğru yazıldığında ordudur.
İmlâsız bir hayat yaşarsınız;
ama doğru bir söz söyleyemezsiniz
mezar taşınızda bile.

Benim kalemim kırmızı, dilim sipsivri;
kurumsal kibrinize neşteri tereddütsüz atarım.
Küfretmiyorum — alt tarafı tashih-i küllî.


İngilizcenin Şalına Sarılanlar

Selamlar canım, debrief tarafında alignment sağlayıp approval alırsak okeyiz. Health asset’lerini drop etme noktasında green light yakmışlar, bu bizim için majör bir win. Global scale’deki “world’s number 1” claim’inin altını backup’layamadıkları için orayı ben drop edeceğim. Markanın o vizyonda olduğuna dair pek buy-in olamadım açıkçası.

Reklam sektörüne az buçuk bulaşmış olanlara bu “stratejik” ağız gayet tanıdık gelmiştir. Peki, ya sadece televizyon ekranlarından ötesine uzanamamış olanlar? Onlar belki de kıl biberin iki adet 200 TL’lik banknot edişine edecek küfür bulmakta zorlanmaktadır. Küfür ki en çok yakışandır biz emeklilere değil mi Hilmi Bey?

Şimdi bu “melez” dilin deriiin şifrelerini çözeceğiz ey şanslı okur! Hazır mısın? Başladık:

Selamlar canım, değerlendirme toplantısından onay alalım, bu yeterli olur. Zaten “sağlık”tan vazgeçmemize tamam demişler, bu bizim için iyi. Küresel işlerle ilgili “dünyanın 1 numarası” iddiasının altını dolduramadıkları için orayı da ben atarım. Markanın dünyanın 1 numarası olmasına pek inanmıyorum açıkçası.

Ne oldu böyle yazınca?
O “global” ışıltılar sönüverdi, “claim”lerin heybeti un ufak oldu, “drop”ların o modern fiyakası lunaparklarda satılan balonlar gibi uçup gitti. Geriye ne kaldı? Bir reklam ajansı çalışanının, yerelden küresele açılmaya çalışan markanın “dünyanın 1 numarası” iddiasına inanmadığı için projeden bir parçayı atıverdiği renksiz, heyecansız bir iş notu…

“Debrief” dediğinizde sanki Pentagon’dan gizli bir operasyon raporu almış gibi bir hava basabiliyorsunuz. “Vazgeçtim” demek neden bu kadar zor? Yoksa “drop” edince daha mı az suçlu hissediliyor? “Claim” de eklendiğinde o raporun havasına, Americano’yla “şalına şalına” yürümek gibisi yok!

İngilizce kelimeleri mesaja serpiştirerek “stratejik dâhi” gibi görünmek çok kolaydır. Ne var ki o göz boyayan “word”leri mesajdan çekip çıkarınca, o pırıltılı “kreatif” dünyanın aslında ne kadar mat ne kadar düz ve ne kadar “sıradan bir memuriyet” olduğu kabak gibi (dil cahillerinin sosyal medyalarında “tabak gibi” yazıldığını görebilirsiniz) ortaya çıkıyor.

Netice-i kelâm: Kelimeleri İngilizce yazınca yapılan iş “vizyoner” falan olmuyor; sadece yetersizliğin yabancı kelimelerle ambalajlanması ve banka hesabına yatacak maaşın zam dönemlerinde artışı sağlanmaya çalışılıyor. Etraftaki deneyimsiz çalışanların nezdinde ise “dâhi” kalkanı örülebiliyor.


Menemen Implementation Strategy: A Cross-Functional Breakfast Roadmap


Executive Summary:
Optimal Menemen Roadmap’i

Background: Sabahın erken slot’larında realize olan “açlık” pain point’ini adreslemek ve mide segmentindeki beklentileri neutralize etmek adına bu projeyi gerçekleştiriyor olacağız. Amacımız, kahvaltı ekosisteminde disruption yaratmaktır.

Process & Implementation:

  • Alignment Stage’i: Öncelikle soğan ve biber asset’lerini tavanın tabanında synchronize ediyor olacağız. Burada kritik olan, ısıyı benchmark alıp sebzelerin karamelizasyon sürecini domine etmektir. Soğanların şeffaflaşması, projenin “go-live” onayıdır.
  • Value-Added Content (Domates): Sürece domates component’lerini include ettiğimizde, sosun vizyonuyla domatesin misyonunu bir araya getirip lezzette bir synergie yaratıyor olacağız. Domateslerin suyunu çekme milestone’una ulaştığımızda, operasyonun ikinci fazına geçişi gerçekleştiriyor oluruz.
  • Cross-Functional Entegrasyon (Yumurta): Egg asset’lerini sarısı ve beyazıyla harmonik bir structure’da tavaya onboard ediyoruz. “Karıştırıyor mu olacağız yoksa bütün mü bırakıyor olacağız?” sorusu burada majör bir karar mekanizmasıdır. Biz genel trendlere bağlı kalarak, her lokmada bir feedback loop yaratacak şekilde homojenize ediyor olacağız.

Risk Assessment: Sürecin over-cook olması durumunda “bread-dipping” aksiyonunun efektifliği invalidate olabilir. Bu sebeple ısı regülasyonu pro-aktif bir yaklaşımla set edilmelidir.

Final Touch & Delivery: Baharatları ASAP ekleyip, bread-dipping aksiyonuyla beraber projeyi canlıya alıyor olacağız. Günün sonunda, mide çeperinde sürdürülebilir bir doyum optimizasyonu misyonunu konumlandırarak mide asiditesiyle olan engagement’ımızı maksimize ediyor olacağız.

Next Steps: Çay ile olan alignment kontrol edilecek ve “kahvaltı” KPI’ları acilen finalize edilecektir.


“Veba Geceleri”ne oyuncu aranıyor!

Sırma Yanık senaryolaştırır, Rasim Ozan ile Nagehan da bir rol kapar artık! O kadar da olsun yani, di mi? Zaytung haberi gibi! PR’ın, pazarlamanın ucu bucağı yok. Oysa bunlara ihtiyacın da yok Orhan Bey. Var mı yoksa?


Reklam meklam: Eti Browni ile ING keyfi!

Şu reklamverenlerin “celebrity” merakı ve “marka yüzü”ndeki şaşkın tutumları, yazmaya gerek yok, en çok “ünlü”lere yarıyor elbette. Bu “marka yüzsüzlüğü”nden en çok Burcu Esmersoy ekmek yemiştir, artık hangi firmaların “marka yüzü” olarak banka cüzdanını dolduruyor, takip etmiyorum açıkçası.

“Hayata daha çok zaman” ayırıp banka hesabını doldururken Ezgi de Eti Browni’sini doya doya ısırabilir artık! Oooh, afiyet şeker olsun!


Gelin çocuklar gelin: “iPhone 12 reklam müziği”, Gopher Mambo, Yma Sumac, Öztürk Serengil

Yetmişli yıllarda TRT’nin siyah-beyaz dünyasında bir program vardı: Magazin dünyasına dair yorumlarını serdettiği Seren Serengil’in rahmetli babası “kelaj” Öztürk Serengil’in sunuculuğunu üstlendiği, halka açık bir “yetenek” yarışmasıydı. Şimdinin “Yetenek Sizsiniz”i diyebiliriz “Gülünüz Güldürünüz”e. Eski futbolculardan, eski reklamcılardan falan oluşmazdı jürisi haa! Kimler mi vardı? Ali Sururi, Seyfi Dursunoğlu (nâm-ı diğer Huysuz Virjin), Mürüvvet Sim, Bedri Koraman, Kayhan Yıldızoğlu… İnsanın eli ayağı tutulacak cinsten dev bir kadroydu.

Hatta arama motorlarında biraz gezdiğinizde karşınıza Orhan Aydın adlı genci de çıkartacaktır tozlu video arşivleri… 1977 yılındaki hayvan taklitlerini gördüğünüzde “Bi’ yerlerden çıkarıcam yahu!” diyeceksiniz. Yazayım: 2011 tarihli Kolpaçino Bomba‘nın Nedim’idir karşınızdaki arkadaş! Tam bir “nereden nereye” hadisesi işte!

Konumuza dönelim. Zarafetin, beyefendiliğin henüz kaybolmadığı o siyah-beyaz yıllarda rahmetli Öztürk Serengil, “Gülünüz Güldürünüz”ün bitiminde bir şarkı ile veda ederdi “sayın seyirciler”ine… Peruk taktığı başında yumurta da kırardı… Tira bam bum, bam bum, bam bum derdik biz de aile fertlerinin cep telefonlarıyla akşamları hemhâl olmadığı evlerimizde… Tira bam bum! “Ciddi komik” Öztürk Serengil’in bu dublaj harikası dansını beklerdik heyecanla… Gülmekten çenelerimiz ağrırdı. Doyamazdık seyretmeye. O yıllarda “izlemezdik” zaten, seyrederdik âlemi!

Perulu Yma Sumac’ın beş oktavlık (sopranodur) muhteşem sesiyle yetmişli yıllarda tanışmıştık. Neredeyse 50 yıl sonra Apple, her yıl birkaç özellik ekleyip makyajladığı cep telefonlarından iPhone 12 modeli için çocukluğumuzun “Gülünüz Güldürünüz”üne ve dolayısıyla Yma Sumac’ına burnunu sokmuş. “Mambo Kraliçesi” Yma Sumac’ın akıllara durgunluk veren sesini duysun da sosyal medya nesli, son teknoloji marifetiyle kargalardan bülbül imal eden endüstrinin kimleri meşhur edip trilyoner ettiğini görsün. Tabii gözüne indirilen perdeleri aralayabilirse…