Komşu komşunun külüne de, redaksiyonuna da muhtaçtır!

“Alaaddin ritüelini bozmamış ve yaratıcı yılbaşı partisi konseptlerine bir yenisini daha eklemiş. Bu sene 10. yılını da kutlayan ajans uzun zamandır yoğun tempo ile çalışmalarının acısını bu partide çıkaracaklarını söyleyerek hep birlikte kamera karşısına geçmiş. Ve o gece asla çalışmayacaklarını da son zamanların büyük beğeni toplayan dizisi The Walking Dead üzerinden anlatmışlar.” diye yazmış elmaaltshift.com, sempatiyle baktığım ajanslardan biri olan Alaaddin’in “yılbaşı” çalışmasına.

Acaba öyle mi? Yeni neslin kızlarından sıkça duyuyorum: Kızım, biliyo musun, çocukta acaip bi’ öz güven patlaması var yaani! “Reklam yazarı” olarak çalışan arkadaşlarımızda “öz güven patlaması” mı var, “acil” koduyla çalışıldığı için gözden mi kaçtı, bunu bilemiyorum. Komşumuz neticede, hafifçe kulaklarını çekeyim bir ağabeyleri sıfatıyla…

?????

“Stock görseldeki Çinli’yi Türk yapmıycaz” isyanındaki espri işin gerçeğidir esasen. Keşke yapım eklerini yazarken apostrof/kesme imi kullanılmayacağı kuralını da unutmasalardı… Koskoca Turkcell de fi tarihinde “Japonlar’ın” yazmıştı! Alametifarika böyle yapınca/yazınca “doğru” zannediliyor maalesef. Doğrular şöyle: Çinliyi, Japonların.

?????

Reklam sektörünün “yazar”ları, İngilizce sözcüklere Türkçe ek getirme hususunda maalesef arzulanan seviyede değil. Oysa o kadar basit ki bunu halletmek! Başımıza bela olan şu “body”, “badi” diye okunmuyor mu? Peki, “Badi’i” mi, “Badi’yi” mi? Teşhisim şu: Art arda iki adet “y” harfi yan yana gelirse yanlış olacağı zannediliyor; o yüzden de “Body’yi” yazılamıyor reklam sektöründe.

Bir de yüzlerce yıl “dolgu metin” vazifesiyle imdada yetişen “lorem ipsum” hususu var ama “LOREM İPSUM”un, “LOREM IPSUM” yazılması gerektiğini not ederek külüstür klavyemin kullanım ömrünü azaltmak istemiyorum.

?????Nasıl ki “modern” şehir hayatı “Perihan Abla” dizisinde görüp de iç çektiğimiz komşuluk ilişkilerini yok ettiyse iş hayatında da değişen pek bir şey yok maalesef. Merdivenlerde, asansörlerde teğet geçip duruyoruz komşularımıza. Arkadaşlarımızın “konsept”lerini tuttuğumu belirtip hepsine eğlencesi gani bir “The Working Dead” partisi diliyorum.

Şimdiden iyi seneler!


Siz hiç isminizin İngilizce yazımını gördünüz mü?

addnone


Yeme bizi Orhan Pamuk!

Önce Zaman’daki haber metninin giriş kısmını okuyalım: “Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, edebiyatımıza unutulmayacak bir roman kahramanı kazandırdı: Mevlut Karataş. Pamuk, 6 yıl aradan sonra yayımlanan yeni romanı ‘Kafamda Bir Tuhaflık’ta bozacı Mevlut’un hikâyesi üzerinden Türkiye’nin, özelde İstanbul’un 40 yıllık siyasî ve sosyal değişimini anlatıyor. Romanda bütün toplumsal kesim ve görüşler kendisine yer buluyor. Yazar onları anlatırken eşit mesafede duruyor ve yargılamak yerine anlamayı tercih ediyor. Orhan Pamuk, Mevlut’u o kadar benimsemiş ki, ‘Kitabımı sevmesinler ama Mevlut’u sevsinler.’ diyor.”

10787852_1504208336498172_836840913_a“Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, edebiyatımıza unutulmayacak bir roman kahramanı kazandırdı: Mevlut Karataş.” cümlesindeki ölçüsüz hayranlık “reklam”ın çok ötesinde. Kitap piyasaya çıkalı birkaç gün olmuş, hangi arada okundu, analizler yapıldı da “unutulmayacak bir roman kahramanı” olduğuna karar verildi?! Ayıp denen bir mefhum vardı çocukluğumda. 2014’ün en iyi 10 kitabı arasına girmesine de şaşırmayacağımı not edeyim.

Televizyonda dönen bir kek reklamı aklıma geldi. Kız veya erkek karakter şöyle diyordu: Kekimi ye, beni yeme! Orhan ağabeyimizin tutkulu okurlarını keklemesine gerek yok da potansiyel okurlarını tavlamak için “stratejik” cümleler kurmasını “Nobel ödüllü” bir yazar olması dolayısıyla pek hazin buluyorum. Tıpkı “Aşkta niyet mi önemlidir, kısmet mi?” cümlesinin posterlerde “satış” unsuru olarak ön plana çıkartılmasındaki çaresizlik gibi. Koskoca kitaptan bula bula bu “jenerik” cümle mi çıkmış?

Hayırlı satışlar Orhan ağabey!


Derin Futbol’un elemanlarının lahmacun yemeye gitmeden önce “caps”le imtihanı!

At kafası


Benim şarkılarım ağlatır!

İstanbul’u kulaklarım ve gözlerim kapalı dinlerken (“gözüm görmesin” demek acı verici) müzikal destek aldığımı daha önce yazmıştım. Cep telefonumda birkaç müzik listesi var; o listelerden biri de “Vokal” adıyla yer alıyor. Anadolu yakasından Avrupa yakasına geçerken Melancholy Man çalmaya başlamasın mı! Çalsın tabii. Üstüne de Frank üstadın My Way’i gelince, çantasını omzuma yaslayan ve plaza sakini olduğunu düşündüğüm hanıma şefkatli gözlerle bakmamı “duygusal sarkıntılık” olarak addetmesini zerre kadar umursamadım.

“Clark” bıyıklı Dario Moreno boş durur mu? Hatıralar Hayal Oldu derken, gözlerimin önünden Ayça Bingöl’ün, televizyonun dizi tarihinde gördüğüm en iyi oyunculuk demekte sakınca görmediğim resitaliyle can verdiği Cemile geçti gitti. Ardından Beady Belle’in Ghosts şarkısı da ritmik yapısına rağmen göz yaşartma kapasitesiyle dikkate değer bir çalışma olarak sırasını savdı.

Se7en Seconds ile adı duyulan Senegal kaplanı Youssou N’Dour’un My Daughter adlı şarkısı da “çapraz ritimleri”yle (Yavuz Baydar’ın kulakları çınlasın) okkalı bir duygusallık vaat ediyor, Vadideki Zambak’ı okumamışlara. O Youssou N’Dour’dur ki Peter Gabriel, WOMAD etkinlikleriyle ona el uzattığında In Your Eyes’la kollarını aça aça muhteşem figürleriyle Avrupa’nın has müzik tutkunlarının kalplerini çoktan fethetmişti. N’Dor’un 1989 tarihli The Lion’ını dinlemeyenlerle konuşmuyorum! Türkiye’nin Fransa “kültür” elçisi Enis Batur da C. Sagan’ın Cosmos’unu okumayanlarla konuşmuyor, ne var yani bunda!

İşte Souad Massi! Ya Kalbi veya Oh! My Heart… Ne derseniz deyin, şarkı öldürücü! “Dünya” telaffuzu ise ömre bedel! Abarttığımı düşünenlerle konuşmamazlık etmiyorum. İstanbul’da konser vermesini, mesela İş Sanat’ta, bekliyorum sabırla. Sezen Aksu devrede: Eskidendi, Çok Eskiden. Ne denebilir ki? Sözleri çok fena. Bu şarkıyı dinlerken futbolcu Emre Bey ile Volkan Bey’in gözleri yaşarıyor mu, merak ettim.

Do You Really Want To Hurt Me?


“Yazdım seni oğlum!”

Fenerbahçe Futbol Kulübü’nün kalecisi Volkan Demirel şayet bu yazma eylemini Montegrappa Brain veya Tibaldi for Bentley Mulsanne dolma kalemleriyle hayatına yedirebilmiş olsaydı ne futbol topunu poposuyla “stop” ederdi ne de basın mensuplarına mafyatik efelenmelerde bulunurdu… Ve “profesyonel”liğin kitabını yazmaya giden yolda notlarını, Quo Vadis Habana defterine ufak ufak almaya başlardı belki, kim bilir!


Detaylar hanımlar, detaylar!

AnaGecelemelerimin 1’inde (Perihan Mağden hesabı) tesadüf ettiğim ve berbath (Perihan Mağden ekollemesine devam) esprileriyle kendi çalıp kendi söyleyen Mesuth Yar’ın “interneyşınıl” konuklarından 1’i, 118 cm’lik bacak boyuyla nam salmış Ana Hickmann idi. Ekranın önündeki Ana’yı, ekranın gerisinden seyre dalan Onur Çakmak (“dansöz Asena” canım) ise ekranın önüne geldiğinde o “harbi” halleriyle şöyle dedi: O kadınsa biz neyiz? Vallahi, doğru söze ne denir!

Yaradan’ın torpil geçtiği eserlerinden biri olan Ana’mızın “modacı jüri üyesi” Hakan Akkaya’ya kollarını dolaması, ekrana yapışan pek çok errrkeg gibi Bay Yar’ı da sersemletince Akkaya mealen şöyle deyiverdi: Burda olmak isterdin di mi?

“Sarışın” kadına olan akıl almaz haaaayranlıklarıyla yapmadıkları şaklabanlık, şebeklik kalmayan errrkeglerimizin nüanslara ne kadar kayıtsız kaldıklarını 1 adet görsel yardımıyla umuma açıyorum. Bu “nâhoş” görüntüyü Ana’mız da “estetik” kılamıyor maalesef. Affet Ana! Ne zamandır bu konuyu “mikro gündem” maddesi olarak yazmak istiyordum, kısmet bugüneymiş.

118 cm’lik bacak boyuna sahip Ana’mızın ayak numarası kaçtır, bu müthiş bilgiye sahip değilim, ekşi mekşi de karıştırmadım. Olsa olsa 39’dur en fazla. Bilenler bizleri irşad eylesin lütfen. Bizim mülahham hanımlarımız da böylesi (alttaki görsele bakınız lütfen) stiletto’lara nasırlı, tombul ayaklarını soktuklarında (bir keresinde “büyük röportajcı Ayşe Arman”ın parmak arası çizgilerini saymıştım daracık stiletto’sunda) Ana’mızın düştüğü “nâhoş” durumun daha da tahammül edilemez numunelerini sergiliyorlar ki görene Çin işkencesi!

HickmannDiyeceğim odur ki “estetikıl” olmayan bu hallere düşüp hem kendinize eziyet etmeyin hem de bizleri ayaklardan, bacaklardan soğutmayın n’olur! Sizce de ççookk ççiirrkkiinn değil mi?

Not: Fazlasıyla Serdar Turgut-Ertuğrul Özkök kırması bir yazı oldu, o kadar da olsun artık!


İlahi Mrs. Shafak, zaten İngilizce yazmıyor musunuz?

Ustam ölmüş“Yeni kitabımı İngilizce yazmamın birincil sebebi, hikayenin kafamda, zihnimde ve kimyamda İngilizce şekillenmiş olması. Ne zaman ki İngilizce rüya görmeye başladım, İngilizce yazmaya başladım. Tıpkı çocukluğumda İspanya’da yaşarken İspanyolca yazdığım gibi.”

Bu arada görseldeki “yayın gurubu”na kitakse! Büyük fenomen Ajdar der ki: Grup olalım grup/Öptüm seni şap şup


Nerede duracağını bilemeyenlerin şehrinde n’apiim “Aksaray-Yenikapı Metro Hattı”nı!

IMG_3638

Yürüyen merdivenlerin solunda duranlar mı istersiniz, yürüyen platformların tam ortasında durup da koyu sohbetlere yelken açanlar mı istersiniz… Durmakla kalmayıp bavul yavrusu çantalarıyla yolu kapayanları ve müsaade istediğinizde suratınıza homurtularla bakanları da ekleyin… Artık İstanbul adı verilen bu mega-köyde ne ağız tadıyla film seyredilebilir ne de konser dinlenebilir…

Metroda yolculuk edenler için yürüyen merdivenlerde/platformlarda aceleleri olmadığında nerede durulması gerektiğini öğreten tabelelar, ikaz panoları hazırlatılmalıdır. Sağında solunda hiç kimse yokmuş gibi davranmanın “cool”luk olmadığı, özellikle “teen-age” kesime anlatılmalıdır. Tıpkı trafikte olduğu gibi “acelesi olanlar” ve “hız” meraklıları için merdivenin SOL tarafı boş bırakılmalı, dünya yansa umurunda olmayacak olanların da SAĞ tarafta gönüllerince sallanabilecekleri anlatılmalıdır.

Saf saf İsmail Uyaroğlu’nun “İncelik” şiirinde dile getirdiği inceliği falan beklemiyorum ama şehir hayatında yaşamanın da uyulması gereken asgari kuralları var. Hep denir ya: Başka İstanbul yok!

Meraklısına:

İncelik

Öyle incesin ki
Çekinerek bakarsın
Alınabilir diye
Bir köre bile


Tayyareler şehirlerarası otobüs oldu!

“GreatWhite” rumuzlu bir forum kullanıcısı şunları yazmış: “eskiden uçağa binenlerin belli bir kültürel birikimi olurdu şimdilerde şehirlerarası otobüsler gibi olmuş. Adam suyu içiyor boş bardağı koltuğun kenarına sıkıştırıyor”

Sepyanın insanı hüzne gark eden o masum film karelerinde salınan Belgin Doruk’u, Türkân Şoray’ı bir düşünün… Jönlerimiz ise “klark” bıyıklı Ayhan Işık’tır… Briyantinli saçlarıyla Ediz Hun’dur veya çenesindeki çukuruyla ve çapkın tebessümüyle genç kızların yüreklerini tutuşturan İzzet Günay…

Atatürk Havalimanı’nda hasretle gökyüzünü tarar gözler, pır pır eder sevdiğini bekleyen kalpler… Nubar Terziyan da oradadır elbette. Uçağın yolcularını görürüz. Hanımefendiler şık döpiyeslerine eşlik eden fularlarıyla, beyefendiler de jilet gibi takım elbiseleriyle geçip giderler… Ve geçip gittiler!

Helal olsun sana “GreatWhite”!