Kız: Nur Cennet Erkek: Acun
Sünnet çocuklarına pompalı veya kartuşlu dolma kalem-tükenmez kalem takımı veriliyor mu hâlâ? Oyun konsolları ile tablet “pisi”ler mi ele geçirdi çocukluğun o buğulu dünyasını yoksa? Sünnet törenime katılan arkadaşlarımın isimlerini hayal meyal hatırlıyorum: Hakan, Ünal, Cüneyt, Esra… Mahalle arkadaşlarımın hepsi gelememişti Üsküdar’daki sünnet törenime. İsimlerini anayım yıllar sonra: Adil, Bilge, İrfan, Oğuz ve bir damperli kamyonun dev gibi tekerleklerinde hayatını kaybeden, üç tekerlekli bisikletlerimizle mahallemizde tur attığım Tuncay.
“Bugün doğan çocuklara isimler” olurdu gazetelerde, duvar takvimlerinin yapraklarında eski vakitlerde. İşim gereği çocukların, gençlerin mekânlarına yakın durmaya gayret ederim. Hayır, tabii ki uyuşturucu falan satmıyorum! Gönüllü kölesiyiz Türkçenin, o bakımdan…
Çocukların, çocukluktan ergenliğe adım atmak için acele eden küçük insanların hitaplarına kulak kabartıyorum da… Aileler isim koymak için akla karayı seçerler ya doğum öncesi… Boşa çaba! Erkek ismi “Kanka”, kız ismi de “Kanki” olmuş! Birbirlerine isimleriyle seslenen bir çocuk/genç görsem gidip alnından öpeceğim! “Kanka”, “panpa”, “hacı”… Dinî hassasiyetler düşünülerek konulmuş isimler de, “trendy” isimler de çocukların ve gençlerin dudaklarının arasından çıkarken “hacı”ya, “kanka”ya, “panpa”ya veya “kanki”ye dönüşüyor.
Efendim, Nur Cennet “büyük jüri”ye “sen” diye mi hitap etmiş? Pekâlâ… “Nerden? Evli miyiz?”
Bildiğin gibi değil: Takdir
“Bûy-ı gül taktîr olunmuş nâzın işlenmiş ucu / Biri olmuş hoy birisi dest-mâl olmuş sana”
Nedîm’in (1681-1730) ruhu şâd olsun. “Sızmak, damlamak”tan Arapça “katr” ve “damıtma, imbikten geçirme” anlamı taşıyan “taktîr” ile “hal ve koşul” bildiren “takdirde”yi şaşmaz bir azimle karıştıranlardan biri de Marketing Türkiye’nin (15 Ekim 2012) yazarı Ali Saydam. Ali Bey’e gelene kadar o kadar çok ünlü yazar, akademisyen ve reklamcı var ki.. (Hıncal Uluç noktalamasının vazgeçilmez aksesuarıdır “..”, bir kullanayım dedim.) O da sanırım bu “taktirde” furyasından etkilenmiş olmalı.
Burası Maslak!
Luis Buñuel filminden bir kare gibi duruyor ama bu “sahne” arama motorlarına “aykırı müteahhit” yazıp duranların ilgi odağı haline gelen, düpedüz kötü reklam oyunculuğuyla da ünlenen Ali Ağaoğlu’nun dikmeyi planladığı dev konserve kutularına ev sahipliği yapan İstanbul’un hızla çürüyen semti Maslak’tan başka bir yer değil.
Aman “doktor”, canım cicim “doktor” derdine bir çare!
Marketing Türkiye’de de tam sayfa ilanını gördüm “Marka Doktoru”nun. Söz konusu ilanda ana görsel bir steteskop idi. Kalp şekli de verilmiş. (Bkz. “Ayrıl da gel!”, 15 Kasım 2012) “Art”istik atraksiyonlar had safhada yani. Bir de “MARKA”nın “R”sini daire içine almışlar. Bilirsiniz, “esinlenme” illeti denen bir hastalık var. Allah esirgeye! Ancak şu aşamada yapacak bir şey yok. Ümitsiz bir vak’a. Doktorumuzun web sitesine göz gezdirmekten de alamadım kendimi. Alttaki fotoğrafa bakınca “Marka Doktoru”muzun yoğun bakımda can çekiştiğini göreceksiniz. Türkçeyi pervasızca ezip geçen, katleden, yazdığını okumayan “uzman kadro”nun ve “Marka Doktoru”nun Allah taksiratını affetsin.
Gatowich, Gato Barbieri ve Maria Schneider
Bernardo Bertolucci’nin 1972 tarihli “Last Tango in Paris” (“Paris’te Son Tango”) filmini seyreden erkeklerin “fantaaazi”lerini süsleyen o ünlü “tereyağı” sahnesinden belleklerine nakşolan “haz nesnesi” Maria Schneider’den başka hangi isimler vardır bilemem ama bana “Paris’te Son Tango”dan miras kalan isimlerden biri Bertolucci’nin görüntü yönetmeni Vittorio Storaro (“Sheltering Sky”, “The Last Emperor”, “La Luna”) ise diğeri de filmin müziklerini besteleyen 1934 doğumlu Arjantinli caz müzisyeni Gato Barbieri’dir.
Carla Bley, Dollar Brand (Abdullah İbrahim), Don Cherry, Charlie Haden, Gary Burton gibi önemli müzisyenlerle de çalışan Gato Barbieri’yi Atatürk Oto Sanayi Vodafone İstasyonu’ndan gün yüzüne çıkıp da Doğuş Power Center’a doğru yürüdüğümde hatırlamadan yapamam.
İşe yetişme telaşındaki mavi ve beyaz yakalıların imdadına, köşe başlarına konuşlanmış el arabalarında kahvaltılık sandviçler hazırlayanlar yetişir İstanbul’da. Bunlardan biri bahsettiğim güzergâhta tezgâh açan “GATOWICH Tadı Adında Gizli” tabelalı sandviççidir. Bu sabah, Gato Barbieri’nin hatırına “etsiz” bir sandviç yaptırdım. Lezzeti yerinde (“dehşet”, “çok başarılı” diyenler de var), hijyene özen gösterme gayreti taşıyan Gatowich’in eski kaşar, Ezine beyaz peyniri ve İzmir tulumundan mamul sandviçine acılı ezme, Nutella, Rus salatası, kırmızı biberli yeşil zeytin gibi tatlandırıcılar da ekletmeniz mümkün. Gato Yılmaz’ın her müşterisine gösterdiği nazik, mütebessim yaklaşımı ise günümüz İstanbul’unda esnaftan görmeye alışık olmadığımız ayrı bir şıklık.
“Cinsel dürtüleri azdıran, ahlak dışı, müstehcen” olduğu gerekçesiyle sansürlenen “Paris’te Son Tango” ancak 1987’de “sansürsüz” gösterilebilmişti. Bertolucci’nin filme çektiği “sanatsal cila”yı, 70’lerde hayatının baharındaki, toy M. Schneider’e olan “her şey sanat için” tahakkümünü falan deşmek bu yazının işi değil. Şu kadarını yazayım: 1975’te Michelengelo Antonioni, “Passenger”ıyla (“Yolcu”) Schneider’in “Paris’te Son Tango”nun çekimlerinde incinen ruhuna biraz olsun merhem oldu. Kalçalarını değil, oyunculuğunu konuşturmasını isteyen Antonioni’nin “Yolcu”suyla filmografisine hatırı sayılır bir iş ekledi.
Çok yaşa sen Gato Barbieri ve dinince dinlen Maria Schneider.
“Yurt” ile “dışı”; içim dışıma çıktı!
Merak eden olmaz ama yazayım: Söz konusu ilan Marketing Türkiye’de (Sayı 254, 15 Ekim 2012) çıkmıştır. Sorumuz çok basit: Bir sözcüğü “bitişik” ve “ayrı” yazmanın sebebi ne olabilir?





