Klark, senin soyadın “Qent” olsun!

Ciğerchi, Taxim, Derwish, My Moon, Mydonose vs. vs. Türkçeyi İngilizceleştirip (?!) bir yerlere isim koyma modası bitecek gibi değil.

Doğuş Yayın Grubu’nun hem zengin hem de “estet” yanı gelişmiş burjuva sınıfı (memleketimizde dört başı mâmur “burjuva sınıfı” yok ama olsun) için yayın hakkını aldığı “Lüks Stil Dergisi” Robb Report’un Ekim 2012 sayısında tesadüf ettiğim ilan müstemleke ruhunu ihya ediyor gibiydi.

“Klark”ın bile soyadı “Kent” iken bu züppeliğin ev satışlarını arttıracağına olan inanç da ayrı bir mesele tabii.


Hece’nin ilkeleri

Hafta sonu Kabalcı’daydım. Kitap rafları arasında gezindim ağır ağır. Aklımı çelenlerin kapaklarını fotoğrafladım. Birkaç dergi satın aldım. Biri ebat değişikliğine gidip iyice Bütün Dünya’ya benzeyen Ayraç, diğeri de Ömer Aksay’ın upuzuuun şiirlerinin yer aldığı Hece.

Hece’nin bu ayki kapak konusu “Yazarlar ve Klâsikleri”. Melih Cevdet Anday’ın fi tarihinde melaen söylediği “Türkiye’de klasik yoktur”unu hatırladım. Sağ/İslamî cenahın münevverleri kendi klasiklerini anlatmışlar. Dergide “Genç Şair: Ne Onunla Ne De Onsuz” söyleşisi de okunabilir. Otuz beş yaş sınırı koyan kitap-lık var değil mi edebiyat dünyamızda? Yeni yetme şair, genç şair, orta yaşlı şair, yaşlı şair, kart papaz şair, gözü toprağa bakan şair… Allah şiiri ve şairi kompartımanlara ayırma hastalarından korusun!

Hepsini bir kenara koyup ne zamandan beri değinmek istediğim bir noktayı belirteyim. Derginin künyesinin dibinde “Gelen yazılar yayınlansa da yayınlanmasa da geri verilmez. İlkelerimize uymayan ilânlar alınmaz.” yazıyor. O “ilkeler”in içeriğine dair pek çok spekülatif fikir ileri sürülebilir. Bu dipnotu okuyunca kitap-lık’ın “yaş sınırı” ilkesini hatırladım ister istemez.

Elif Kavakçı’nın ilanı “kabul” edilip Zeki Başeskioğlu’nunki “red” mi olunacak? Bu değil ise nedir? O ilkeler acaba nasıl derlenir? Ömer Aksay’ın bu muğlak (sic) ilkelere dair upuzuuun (kısa da olur) bir şiir yazmasını isterdim doğrusu. Unutmadan… Hece’nin “özel sayı”larını kaçırmam, o ayrı mesele.


Nicklas Bendtner’in hemşerisi Soren Kierkegaard der ki…

“Hayat sadece arkaya bakarak anlaşılır ama sadece ileriye bakarak yaşanır.”

Soren Kierkegaard


“GQ erkeği” saatini, prezervatifini takar ve…

Doğuş Grubu’nun “erkek dergisi” GQ’nun erkek milletine yönelik bakışını ve dizayn ettiği “gecelerin adamı”nın “olmazsa olmaz”larını sıralayalım: 1- Ayakkabı. 2- Tişört. 3- Prezervatif. 4- Cüzdan. 5- Saat. 6- Parfüm. 7- Jean pantolon. 8- Deodorant. Yuvarlak bir hesapla 4.000 liradan fazla para dökmek gerekiyor bunlara.

Holdinglerin orta-üst düzey yöneticilerine, parayı nereye harcağına karar vermekte zorlanan sonradan görmelere, galerici, müteahhit babalarının parasını yiyenlere üstünkörü hazırlanmış bir kılavuz deyip geçiyorum. Bu listede dikkatimi çeken nokta ise şu: Listede okunacak bir “şey” yok! Okunacak bir “şey” olmadığı gibi, yazı yazmayı sağlayacak “klas” bir kalem de yok!

Hiç değilse Henry Miller’in Yengeç Dönencesi veya Sexus-Plexsus-Nexsus’u 9. madde olarak listeye eklenseydi. Türkiye’de köklü, adam gibi bir “burjuva sınıfı” boy atsaydı, Montblanc Meisterstück 149 da 10. madde olarak alırdı yerini. “GQ erkeği”nin Fatih Altaylı’dan, Murat Bardakçı’dan ve Mehmet Şevket Eygi’den neyi eksik? Hiç mi estetik kaygıları yok? Ayrıca 810 ABD doları “GQ erkeği”ne vız gelir! Gitsinler de Montblanc Gaius Maecenas alsınlar demiyorum!

Mevzu hava atmak ise pantolon cebinden taşan cep (?!) telefonları, estetikten nasiplenmemiş nal gibi kol saatleri bir kenara bırakılmalı, Montblanc şıklığıyla hava atma aşamasına geçilmelidir tez vakitte!


Seninle başım dertte: The and!

Selami Şahin’in şarkısından bahsedecek değilim. Başımızın püsküllü belası “&” işaretinin olur olmaz, her yerde kullanılmasından şikâyetçiyim. Üstüme üstüme geliyor sanki bu kahrolasıca “&”!

Ecnebilere özenenlerin, yazılarında “ve” kullanmayı “gericilik”/”gerilik” zannedenlerin bu hallerini anlarım da… Diyanet İşleri Başkanlığı’nda “&”i görmek… Tuhaf.


Medeski, Martin ve Wood “pasta” ise John Scofield “çilek”: İşte Chanck!


“Aykırı müteahhit” imiş!

TDK’ye göre “aykırı”: Alışılmışa, doğru olarak kabul edilmişe uygun olmayan, karşıt, ters, mugayir, muhalif;  çapraz, ters; toplumda görüş ve yaşayış biçimiyle uçlarda bulunan (kimse), marjinal.

Dün CNN Türk adlı televizyon kanalında Enver Aysever’in karşısında, ceketinin iç cebinde “keş” 50.000 TL olmayınca rahat edemeyen, malını mülkünü her fırsatta ortalık yere döken, yıllar önce STAR TV’deki bir “haber-röportaj”la toplumun büyük kesiminin tepkisini çeken Bay Ali Ağaoğlu’na “aykırı müteahhit” yaftası yapıştırılınca epey güldüm. Sinirden tabii.

Ya “aykırı” kelimesinin anlamı ve işaret ettiği nokta yeterince bilinmiyor ya da okkalı bir dayak yememiş çok bilmiş KJ! Bu nasıl bir saçmalıktır böyle! Adam “eşcinsel”, kadın “ablacı” ama “aykırı”! Kimi zaman düpedüz eşcinsele “marjinal” de deniyor. Adam “homoseksüel” ise ona “marjinal” demeyeceksiniz! Kadın “lezbiyen” ise ona da… Not düşeyim: TDK’nin bu ecnebi kelime için verdiği karşılık ne kadar mat, ne kadar berbat! “Sevici” demişler. Ömürsün TDK!

İbneliğin (TDK’miz bu kelime için şunları uygun bulmuş: Edilgin eş cinsel erkek, homoseksüel; kızgınlıkla söylenen bir söz), homeseksüelliğin, biseksüelliğin adı “aykırı” oldu, “marjinal” oldu! Bunlar “marjinal”, bunlar “aykırı” ise Sakallı Celal’e, Fikret Ürgüp’e, İhsan Ünlüer’e, hatta Florinalı Nâzım’a hangi sıfatı vereceğiz? Şarkı söyleyen herkes de “sanatçı” zaten memlekette maşallah! Ayıp denen bir şey var! Yok mu? Boşaltın kavramların için, boşaltın! Ne kadar kolay “aykırı” olmak ve ne kadar kolay hayata “marjinal” takılmak!

Söz konusu programda “sağ elin verdiğini sol el bilmeyecektir” deyip “eğitim gönüllüsü” olarak kendini lanse eden Bay Ağaoğlu’na münasip sıfatları bulmayı Kırık Potkal’ın binlerce okuruna bırakıyorum.


Sizi “dövme”mi ister misiniz?

Bilirsiniz, cin olmadan adam çarpmak diye bir söz  vardır. Konuştuğu, yazdığı dilin kurallarını bilmeden “artistlik” yapmaya kalkışanlar hem cin çarpmışa dönerler garabetlikleriyle hem de “dövme”lik hale gelirler fotoğrafta görüldüğü üzere!

Soru eklerinin ayrı yazılacağını bilen bir vatandaş yok mudur Kadıköy civarında? “İstermisiniz”i sıkışık düzen yazan kafa, soru işaretini koyarken niçin geniş bir espas/boşluk bırakmıştır? Bırakılan o boşluk, “dövme” gibi estetik bir uygulamayı insan bedenine nakşedenler tarafından nasıl olup da “estetik” bulunmuştur? Cidden ürkütücü bir başıbozukluk.


“Metinsel revizyonlar” ve Osmanlıda kölelik ve reklam acanslarında “bireyin dıştalanması”

Başlığımız nasıl, beğendiniz mi? Peki, görselin hüzün dolu feryadına ne diyorsunuz? Sepya rengin nostaljik tonuna eklemlenen uçuk mavinin masum boynu büküklüğünde filizlenen dıştalanmış bireyin, sermayenin çarklarında un ufak edilen özgür zaman diliminde ruhsal boyuttaki yükselişi baskılayan acımasız tüketim pompalamasının hunharca izdüşümünde betimlenen çoğul’un tekil’i ezişindeki eskil ve yabanıl söylemin küstah kahkahaları…

O-LA-MAZ! Siz deyin üç, ben diyeyim yedi yıl önce bu fakir Le Trio Joubran dinlerdi parmak kadar Creative MP3 çalarından! Ran da, ran da, ran! Randana delip geçmişti Maslak’ın yamrı yumru “meshettın” perdesini. Ve adaşım Adnan’ın kardeşleriyle boyadığı kâinata her dinleyişimde başka başka tapardım! Uzun lafa gerek yok! Bir inşaat sektörü firmasının “metinsel revizyonları”na kurban verdim gül gibi biletimi. Yandı bitti kül oldu! Kalbim Ege’de değil, CRR’de, hem de fena halde kaldı! Osmanlıda kölelik kalkalı kaç yıl oldu? Bunu Ahmet Gündüz’den önce Hakan Erdem’e sormalı. Türkiye Cumhuriyeti’ni bilemem de reklam acanslarında ilanın “yüksek çalışması”nın yarattığı acayip (“acaip” değil kardeşlerim) kölelik berdevam.

“AsFar” (“Journeys”) albümlerinin dünya turnesi kapsamında şu dakikalarda (20.11) CRR’de gönül telleri, beyin zarları zangır zangır titriyordur kalıbımı basarım. Bu satırları yazarken Logitech hoparlörümden “As Far”dan zımba gibi taksimler kalbimi öyle bir yoğuruyor ki… CRR’ye gitmeme engel olanları ileri demokrasinin ileri sulu zırtlak aygıtlarına havale ediyorum.

Samir, Wissam ve Adnan kardeşler! İmkânım yok ki, uçağa atlayıp da 7 Şubat 2013’te Fransa Olympia’daki konserinizle bu geceki dezavantajımı kapayayım ama bende o kadar nakit nerdeee! Bas Akbil’i geç metrobüse! Adaletin bu mu dünya? Bu deel, bu deel, bu hiç deel! Cebinde “keş” 50.000 lirası olanlardan eyle yarabbi müziksever kullarını!

Samir, Wissam ve adaşım Adnan! CRR’ye gitmem engellendi ama söz veriyorum: Sizleri yurtdışında seyredeceğim. Uda dublaj yaptırtan o mübarek ellerinizi öper, hürmetlerimi arzederim. Bunlar nasıl doğaçlamalar, nasıl zarif riff’ler ama nasıl o melodilerdeki nezihlik… Aklıma mukayyet olun, reklamverip de reklam ajansında çalışan “redaktrö”leri  “memur” statüsüyle tütsüleyen reklamverenler, olun mukayyet altıma da! Az kaldı da…

2007 idi. Hatta bir “redaktrö”ye oda bile verilmiş idi! Tövbe! Bir redaktör parçasına oda? Verilmiş idi. Damdan düşmeyen anlamaz halini damdan düşenin. Düşenin dostu idi Duchamp! Hatta o odada ne konsolide bilançolar hatmedilmişti, yere dökülen un sessizliğinde. Elzem idi. Eliza Binemeciyan bilinmese de olur idi.

Şimdi CRR’yi dolduran “event” meraklılarının Joubran kardeşlerin bir bestesini bile dinlemeyip ön sıralarda konuşlandığını ve sağı solu kestiğini düşünüyorum da… Sevin Okyay teyzemizden detaylı bir konser izlenimi bekliyorum tabii. Gittiyse yazar. Eralp Baydar? Yazmalı gittiyse.

2007 tarihli albümleri Majaz ile 2012’de “Meksika Sınırı”ndan geçenler bu ismi bağırlarına deliler gibi basmazdan yıllaaaar önce bu fakir ruhundaki yarayı Joubran kardeşlerle pansuman ediyordu. Tarkovsky ile çay yoktu yanında ama! Oy Roubama!

Le Trio Joubran şu dakikalarda CRR’de udlarıyla bir olmuşlarken, Maslak’ın tezek, kebap, tütün, egzoz ve kibir kokan gecesinde müşterinin onayladığı ilanın yükseğinin çalışılmasını bekliyorum dilim pespembe! Masar ise fırtına kırmızısı!

Haa, bu arada onlarca e-posta aldım da… Mealen şöyle yazmışlar: Delinin zoruna bak! İlanın “düşük”ünden “body”yi okuyup konserine gitseydin ya dümbelek! Daha sonra Mac operatörü doya doya “yüksek”ini çalışırdı! Oysa bizim buralarda bu kabil pratik çözümler üretmeye kalkışmak “düzeni” çomaklamak demektir. Ve biz çomak momak sevmeyiz yabancı! Düzen kimi düz, pardon. Hem siz, neyin peşindesiniz kuzum ya Alla’sen?

Samir, Wissam ve adaşım Adnan! Söz, bir gün görüşeceğiz!

Not: 25,1×47 cm ölçülerindeki iki adet ilanın onaylanmasını takiben beş (5) saat sonra “yüksek”i okunmuştur.


Reklam meklam: Alabora olmuşsun be OtoWorld!

19 Ekim 2012 tarihli Hürriyet’te tam sayfa çıkan bu ilanın “body”sindeki çürükler, yırtıklar, şişlikler insanın içini parçalayacak nitelikte.

“Anadolu yakası” yazanı bi’ bulsam alnının ortasına öpücük konduracağım! “Her şey” yazanın da elini sıkacağım en samimi hislerimle.

Öpücük faslı buraya kadar. “Restaurantlarıyla” yazanın diline Şanlıurfa biberi mi sürmeli, Trinidad Moruga Akrebi mi? Ya “centerdan” yazabilen kafalara neyi layık görmeli? “Kırlangıç”taki (“Yatırım !..”) ve metindeki (“burada !”) espaslar bir nev’i facia! Biz burada obsesif kompulsif reaksiyonlar içinde debelenirken bu “large” tavırlar çok “A.C.A.İ.P” doğrusu! “Y” mi eksik? A-aa! Bir “Y” harfi nedir ki abicim insan ömründe, pardon, yaşamında? Bunlar fani şeyler! Hiç takma kafana! Bak, ne güzel oturtulmuş hizmetin kısaltmasından “acayip” bir kelime oyunu, laf seninki de! “A kılllı C ihaz A kıllı Y epyeni/Y eni İletişim P latformu” mu? O da olabilirdi ama biz onu akıcı bulmadık be abi!

“Bir çok” ise en masumu! “Body”ye hem “cafeleriyle” hem “kafeleriyle” yazanların kafalarını nasıl tütsüledikleri de ayrı bir muamma. Bu arada, “kaptan”ımız Ahmet Özhan mı? Peki ya, “OtoWorld” mü, “Otoworld” mü yazacağına karar verememek? Bunu bile standarda bağlayamadıktan sonra o dümeni nereye kırarsan kır be kaptan!