On dokuz yıl aradan sonra, TT Arena’yı teşrif eden (Ey kıymetli okuyucu! Blog tarihinde, hatta basın-yayın tarihinde de “teşrif” kelimesinin doğru kullanımına şahit oldun az evvel. Sakin ol, heyecanlanma. Olur böyle şeyler! Hele “milliyet.com” okuruysan sana “rahvan” gidecektir zaten her şey, hatta “herşey”!) Madonna teyzemiz, on dokuz şarkılık konseriyle hayranlarını mest etmiş. Yazanların, TT Arena’nın çimlerine basanların yalancısıyım.
Madonna’nın 53 yaşında olmasına rağmen sahnede gösterdiği gayret takdir edilmeyecek gibi değil doğrusu. Koreografi ise gerçekten göz alıcı. Video paylaşım sitesi Youtube marifetiyle seyrettiğim bir videoda, Cezayir asıllı müzisyen Safy Boutella’nın kızı Sofia Boutella’nın dansıyla başımı döndürdüğü bir “live” konser videosunu hiç unutmam mesela! Sofia’nın dansı ile “oriental” müziğin payı da var bunda tabii.
Madonna 53 yaşında. “Taş gibi”liğini her gün spor yapmasına borçlu olsa da “Photoshop”a da duacı olduğunu düşünüyorum. Tıpkı Seda Sayan’ın, Hülya Avşar’ın (o Pepsi reklamları hele!) ve Ajda Pekkan’ın “Photoshop”a duacı olmaları gibi… Bizden ve Frenk illerinden örnekler çoğaltılabilir elbette.
Emekleri -çoğu zaman- görmezden gelinen, çilekeş Mac Operatörlerine armağan olsun!
Aylar önce “Bi Biskrem versem, dilinizi düzeltseniz ebediyen!” başlıklı yazımda şunları yazmıştım: “Çift oluşumu belirten Latince ön takı” da, “harf-i tarif almış Arapça kelimelerin başına gelen ve bunlara ‘ile’ anlamı katarak zarf/lar teşkil eden ön ek” de “bi” adını alıyor. İlki için örneklerimiz: “bilateral, bilingual”; ikincisi için örneklerimiz: “bi’l-ihtimam, bi’t-tekdir”.
“Bi”, Arapça isim tamlamalarında harf-i tarifsiz de kullanılır. Örnek: “Bi-gayri kasdin, bi-tıpkı” gibi. Hani, şu sıralar yediden yetmişe herkesin dilinde dolaşıp duran “aynen öyle”yi terk edip “bi-tıpkı”ya geçebilirsiniz. Yüzeysel farklılıklarla “trend” yaratma uğraşında olanlar için fena bir değişiklik sayılmaz “bi-tıpkı”… İsim hakkı da istemiyorum. Tepe tepe kullanınız.
“Bir”in, “bi” yazılanca komik, sempatik, tatlı mı tatlı olduğuna; satın almayı fişekleyen kudretine iman edenlerin dil sorumsuzluğundan, zannederim, sadece bendeniz rahatsızlık duyuyor.
Benim bildiğim “Bi”, Bizmut elementinin simgesidir. Durum şu: “Bir”deki “r”yi düşürüp “konuşma dili”yle yazmaktan hazzz duyanlar, düşürdükleri o “r” harfini ihsas ettirmek için /bi’/ yazarlarsa Türkçe için hayırlı bir iş yapmış olurlar.
“Dilin kemiği yok, Türkçenin kuralı var” kampanyasından “bi-haber” misiniz? Kristal Elma hayalleri kurmaya odaklanmış beyinlerden icra ettikleri işin temel unsuru Türkçeyi adam gibi kullanmasını beklemekle hata mı ediyoruz? “Bi de”nin (“bide”) ne anlama geldiğini bilen bir nesle sahip miyiz? “Billboard”lara, “Facebook”lara, “MSN”lere “bi” yazanlar için, “bide”nin “taharet küveti/oturağı” olduğunu yazalım. “Bidet” yazılır ve “bide” okunur. “Kahinciler”in ilk hecesinde es geçilen “^” imini de dikkatlerinize sunmak isterim.
“Herkese bi Halley oluyo” ama “heykese” bi’ Halley olmuyo’ ne hikmetse! Reklam metni kendi mantığına ihanet ederse, en çok Türkçeye bi’ Halley oluy ama apilerim, aplalarım!
Haydi, Türkçeye bi’ iyilik yapın da o “bi”leri adam gibi /bi’/ diye yazıverin zahmet olmazsa!
Yahoo’daki e-posta hesabımda yıllaaar önce hazırlayıp reklam ajanslarına gönderdiğim CV’mi arıyordum. Tam sekiz yıl önceki bir e-postamı buldum, o CV’mi ararken. 24 televizyon kanalında “Bir Şarkısın Sen”in sunuculuğunu da yapan Naim Dilmener’in Ayşe Hatun Önal’dan sitayişle bahseden yazısına cevaben bir e-posta göndermiştim. Ayşe Hatun Önal’ın “Çatla” isimli şarkısını beğendiğini yazan Naim Dilmener’e gönderdiğim bu e-postayı tarihe not düşürmek için buraya da alıyorum. İşin tuhafı, hâlâ “beğen”erek dinliyorum bu eseri! “Çeksene Elini”, kim ne derse desin, “kült” bir şarkıdır. Üstelik “altyapısı” hiç de fena değildir. Şimdi tarihe tanıklık etme vakti. Takvimler 24 Şubat 2004’ü gösteriyor.
AA – Sayın Naim Dilmener,
Ayşe Hatun Önal isimli mankenin çıkardığı single’ı yere göğe sığdıramamış olmanızı hayretle, ibretle karşıladığımı bilmenizi isterim. Yazılarınızın takipçisi olarak tüm yazdıklarınızı okuyorum ilgi alanıma girse de girmese de… Ama bu “kırcan mı?” nakaratlı eser için yazdıklarınızı okuyunca; vay be adamlar neler yapmış ya, hemen gidip şu yapıtı alayım bari, diye de içimden geçirmedim değil şaşkınlıktan ağzım açık bir halde.
“Nefret edilmesi en çok sevilen kişi” diye frenkçe bir tabir vardır ya, tastamam öyle! O ne kulak tahriş eden tonlama, vurgulama öyle… Ama ne hikmetse o tahammül ötesi “tarz”da insanı dinlemekten memnun bırakan garip bir “tat” var! “Bu ne yaman çelişki” hadisesi işte! İşin gerisindeki kadronun mahareti bu. Size katılıyorum. Tesadüfen klibi de izledim ve bu “kırcan mı?” ana temalı şarkının tam anlamıyla bir “kiç” olduğunu düşünüyorum. Sesi olmayan üç yıldız konusunda da sizinle hemfikirim. Ki daha yığınla yıldız var sesi olmayan! Benim “kulağım” da gayet iyidir. Bu son teknoloji ürünü alet edevatla hepsine, amiyane tabirle, beş basarım! Rumeli Konserleri dizisini izleyen biri olarak “live” performanslarının içler acısı hali ile “stüdyo” kaydındaki performansın uçurumunu gördükten sonra, canlı canlı dinlemediğim hiçbir şarkıcı için görüş beyan etmem mümkün değil.
Hepsinin foyası canlı performansta döküldü/dökülüyor. Ama Ayşe Hatun Önal apayrı! Amaç dumanlı kafayla dağıtmak, dünya dertlerinden sıyrılmaksa kimin, neyi söylediğinin hiç önemi yok değil mi? Her şeyin cılkının çıktığı, metrekareye 2-3 popstarın düştüğü ülkemizde müziğe sadece eğlence amaçlı bakılması daha çok “hayvan” için altyapısı sağlam, dans müziği üretimini kamçılar ve mankenlik yapacak hanım kız kıtlığında Ortadoğu ve Balkanlar üzerinden manken ithaline de başlarız gibime geliyor.
Saygılar,
Adnan
ND – Selam Adnan,
İlginize, ayrıntılı mail’inize teşekkür ederim. Sözünü ettiğiniz yazıyı “yazıp yazmamak” konusunda çok düşündüm. Belki de ilk defa “Beğendim ama şimdi bunu söylersem millet beni tefe koyar” diye düşünmeye başladım. Sonra da; “Bugüne kadar her beğendiğine beğendim dedin, beğenmediğine de beğenmedim, o zaman bunu da yaz” dedim kendi kendime. Öyle de yaptım sonuçta. Özellikle single’ın açılış şarkısı “Çatla”yı çok çok seviyorum, elden ne gelir. Tek dayanağım “Bazen müziği müzik olduğu için değil, başka nedenlerle de sevebiliriz” oldu. Çok düşkün olduğum “kitsch” örneği olması da ayrı konu. Durum bu.
Efemine modacılardan, ithal “yenge”lerden mürekkep jürilerin önündeki minyatür podyumlarda manken gibi salınan ev kadınlarının, lise terk ev kızlarının yarıştığı, yaban ellerdeki bir adada “mahsur ” bırakılan “ünlüler”in, “gönüllüler”in maceralarından anbean haberdar edildiğiniz programların ve MOBESE kameralarına takılan motosiklet, otomobil kazası görüntülerinin yanında, “sosyal medya”da en çok seyredilen kedi köpek komikliklerini “ana haber” bültenlerinde yayınlayan televizyon kanallarında Şükriye Atav’ın (1917-2000) oğlu, Yalçın Boratap’ın ağabeyi Erdöl Boratap’ın (2 Haziran 1937-7 Haziran 2012) vefatını “haber” olarak bulamazsınız. Bulamayacaksınız da…
Erdöl Boratap, 1962-1972 arasında TRT’de Ankara-İstanbul radyolarında haber spikerliği yapmıştı. Göz süzüp gerdan kırarak abartılı jestlerle haber metnini desteklediğini, vedalarda “diyelim/diyoruz” gibi garabetlerle özzz güven gösterileriyle spiker oldukları zannıyla hayatlarını sürdüren amatör spikerciklerin bu dev isimden öğreneceği ne çok şey vardı oysa! TRT’den ayrıldıktan sonra, günümüzün hayta neslinin burun kıvırdığı o naif reklam metinlerine can vermişti enfes, dâvûdî sesiyle.
1980’li yıllarda televizyonda yayınlanan reklamlarda da sesini duyar olmuştuk; Pekcan Koşar, Alev Sezer, Lami Sesar ve Erhan Yazıcıoğlu’nun da aralarında olduğu isimlerin arasında. Tok mu tok, sıcacık sesiyle radyo reklamlarının efsanevî ismiydi.
Öğrenimini Galatasaray Lisesi, Kabataş Lisesi ve Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’nde sürdürmüştü Erdöl Boratap. 1992 yılında Kalkan’a yerleşti ve son yıllarını çok sevdiği bu yörede geçirdi. Sevgili anacığının yanında şimdi.
Facebook vasıtasıyla kendisiyle yazışmış olmak ise benim için unutamayacağım bir anı olarak kalacaktır. Sevenlerinin başı sağ olsun. Allah rahmet eylesin.
Facebook’taki Reklam Yaratıcıları Derneği Bilgi Paylaşımı sayfasından bir duyuru metni: “Efsane RYD partilerini özleyenlere müjde! Bilmeyenlere, görmeyenlere ise işte fırsat! RYD Yaza Merhaba Partisi 13 Haziran Çarşamba Otto Santral’de! DJ HASSAN (Araf) ve Flört’ün sahne alacağı RYD partisi yine çok konuşulacak. Reklam Yaratıcıları Derneği Üyeleri başta olmak üzere tüm reklamcılar davetlidir!” Görsele baktınız mı?
“DJ HCAN”, “HASSAN” oluvermiş bu arada. Belki de “HCAN” bu âlemde “HASSAN”dır. Bilemiyorum. Haçan Türkçemiz nerededur? “BRIEF”e ve “DEADLINE”a eklenen apostroflardan sonra ferah ferah “espas” vermek de nereden çıktı Allah aşkına! Defalarca yazdım şu “&” rezaletini! Bu ilanı hazırlayan kurum RYD değil mi? Memleket “bel altı” muhabbete odaklanmışken, kim takar RYD’nin hazırladığı/hazırlattığı bu ilanı!
Âlemlerden âlemlere akanların Türkçe kullanımındaki duyarsızlığına gönderme yaptık, gibisinden bir açıklama gelir mi acaba? Kazı çevirmek de mühimdir. Bu arada “EFSÂNEVΔ de bir köşede dursun, belki işinize yarar.
Son dakika notu: Facebook üzerindeki Türkçe Bilgisi’nde söz konusu eleştirilerim dikkate alınmış ve ilan “revize edilmiştir”.
Dün gece Haber Türk’te, perşembeden cumaya adım atmamıza ramak kala, soyadı Fıstıkoğlu olan Simge Hanım, Cahit Berkay’ın ve vokalist Derya Petek’in albüm promosyonu çerçevesindeki söyleşisini gerçekleştiriyordu. (Şu çaya çorbaya katık edilen “gerçekleştirmek” beni de ele geçirdi ya, hadi hayırlısı!)
Simge Hanım kızımızın ölçüsüz kahkahalarından hazzetmiyorum. Hatta biraz kaba buluyorum kahkahalarını. İyi bir röportajcı da değil üstelik. Sabahları ulusal gazeteleri okuyordu aynı televizyon kanalında. Terfi etmiş olmalı. İrtifa kaybediyor, o ayrı. Benim nazarımda ama… Üzülmesin. “Frikik”lerini arayıp duran bir “aç aç” sürüsü, onun engebeli diz kapaklarına falan bakacak halde değiller, (“süper mini” size göre değil Simge Hanım.) her neyse.
Cahit Berkay üstadımın film müziklerine bayılanlardanım. Açıkhava’daki konserinde avuçlarımı patlatırcasına alkışladığımı da hususiyetle belirteyim. O saza girişirken, çevremdekilerden yükselen tepkiler şöyleydi: “Aabi, adam aşmış ya!”, “Yok oolum, bu ne ya, ayıp be!”, “Böyle saz mı çalınır! Oha be!” Hele “Selvi Boylum Al Yazmalım”! Aman Allah! Iklığda da sazda da sizi kendinizden geçirir. Hele hele “Iklığ” adını verdikleri parça, Nöri Gantar ve ailesinin maceralarıyla anılır olmuştur yıllar yılı. Ne çare ki “ARDA KALAN” adıyla çıkardığı bu albümün adı da beni kendimden geçirdi hafif tertip.
Yahu üstadım, çevrenizde Türkçe bilen bir vatan evladı yok muydu Allah aşkına? O “&” işareti de ne öyle! Şu “&” hastalığından, aşağılık kompleksinden kurtulalım artık. İspanya’ya &, pardon, ve Fransa’ya biraz daha “dil” odağında baksak… Ver Messi’yi, Ronaldo’yu; al Lille’i, Eden Hazard’ı! İngilizce imlerle, İngilizce sözcüklerle bir ürünün itibar kazanacağı yanılgısından tez elden kurtulmak gerek de… Uzun, derin konu. Şimdi buna girmeyelim. Daldan dala Dalai Lama, yapar okuyanda egzema! “Hacı, maşallah her halttan anlıyosun ha! Bu albümün kapağı yurt dışı müzik piyasası düşünülerek hazırlandı bi’ kere! Bilmiyosun, boş boş konuşuyosun!” gibi zarif tepkiler de gelebilir. Peki be!
Cahit ağabey, albümünüzün adı maalesef hatalı. “ARTAKALAN” olmalıydı. Umarım yanılıyorumdur. Kelime oyunlarını sevenler için: Arda kalan, Emre gelen! “Arda”nın şöyle anlamları var: Bir yeri işaretlemek için dikilen çubuk/değnek, çıkrıkçıların madenin üzerini kazımak ve yontmak için kullandıkları çelik kalem. Şimdi, bu tanımlara bakarsak, albümünüzün isminin yanlış olduğuna karar vermek pek zor değil. Üzüldüm. İnşallah bu albümünüz çok satar da yeni baskılarda düzeltirsiniz bu yanlışlığı. Birleşik ve geçişsiz fiildir “artakalmak” Cahit ağabey.
Derinden, uzaklardan yaylıların heyecanlı, girift, hüzünlü bir masalı haber veren ninnisini duyarız sanki. Sonra Hagi’nin memleketlisi, pan flütüyle taş kalplileri bile ekmeklik hamur kıvamına getiren üstat Gheorghe Zamfir sazı eline alıp tüyler ürpertici “intro”suyla kanımızı çeker.
Ne olduğumuzu anlayamadan, tam alabora olacakken yaylılar ağırbaşlı bir şekilde devreye girer. Kalbimizin ince ayarları harap olmuştur artık. Zamfir delik deşik mi eder notalarla ruhumuzu, oya gibi mi işler, bunu çözemeyiz. Stephen King’in veya Paul Cleave’in manyak katilleri bile süt dökmüş kediye dönüşebilir bu ses cümbüşünde. Vurmalılar tatlı tatlı ensemize dokunup dokunup kaçarken, vokallerle birleşen kemanlar, viyolalar, kontrbaslar kanat takar omuzlarımıza. Zamfir tekrar alır sazını eline. Ruhunu üfler sanki ruhlarımıza. Kanatlarımıza üfler, yere düşüp de burnumuz, dizlerimiz kanamasın diye. Hassas adam, ince bestekâr. Hagi gibi “inceci” Romanya’nın gurur kaynağı. Üfler usul usul. Yaylılar alır götürür bizi içimizdeki o uçsuz bucaksız gezegene. Genzine leblebi tozu kaçmamışlar da ihmal edilmez elbette. Bir kaşık toz şeker, bir kaşık sarı leblebi tozu… Ne güzel güleriz ölecek halimize!
Aylar önce, herkesin ailesinde rastlayabileceği “eski zaman kadını” tanımına uygun haliyle, kimi zaman bir lise öğretmeni gibi döpiyesiyle göründü ilkin gazetelerde. Daha sonra televizyon kanalları da keşfetti Canan Efendigil Karatay’ı. Soyadını verdiği diyet kitabıyla batı tipi diyet listeleriyle gününü gün eden diyetisyenlerin tahtlarını fena halde salladı. Karatay Diyeti pek tuttu. Türkiye’ye özgü tariflerle kotarılmış, soru-cevap tekniğiyle de rahat bir okuma sunmasıyla beklentilerin üstünde bir satış rakamına ulaştı Karatay Diyeti. Pek çok erkeğin aklına Nefise Karatay geldiyse de yutkuna yutkuna Canan teyzemizin glisemik indeksi düşük gıdalarına tornistan ettiler.
Dukan Diyeti, Gİ Diyeti, Taş Devri Diyeti, Kozmik Deoks, 17 Gün Diyeti, Dönüşüm Diyeti vs. vs. Kan gruplarına göre diyet, göz rengine göre diyet derken şimdi de Alkali Diyet çıkmış! Fırsat bu fırsat! Ucuz pazarlama taktikleri… Bikini mevsimine ne kaldı şunun şurasında! Tutar mı? Başıboş gezen ceylan çoook!
Mevlânâ da sömürüldükçe sömürülen tasavvufî bir değerimizdir. Herkes kendi meşrebine göre yorumlamıştır Mesnevî’sindeki metaforik hikâyeleri. Hatta yorumun ötesine geçenler de olmuştur. Nevzat Bey de icra ettiği mesleğin bir terimini büyük üstadın yanına yerleştirip şansını denemek istemiştir. Tutar mı? Ben tutmam. Mesnevî’den aktardığı hikâyeleri günümüze adapte ederek “terapi”lemeye çalışıyor halkı. Bir nev’i hizmettir. Psikayatriste gidebilmek için vergi rekortmenleri listesine giremiyorsanız, bir dizi seansın bedelini ödemeniz epey zor olacaktır. Asgari ücretli ise çözümü çoktan buldu: Tribün terapi. Tribülansa girenler, karakolda ayna var mı, yok mu bilmiyorlar. El salla, el salla, MOBESE’ye el salla! Bu kitap da Mevlânâ rüzgârından faydalanma gayesini güden bir çalışmadır. Bir düşünün. Sinan Yağmur adlı bey de büyük mutasavvıf Mevlânâ sayesinde “en çok kazanan yazarlar” listesindedir. Esas Mevlânâ “uzmanı” Mrs. Shafak’tır antrparantez. Atın hepsini bir köşeye ve Şefik Can okuyun. Şefik Can candır!
Kırk Oda ile tanıdığım Murathan Mungan ise taşradan Unkapanı’na kaset çıkarmaya gelen piyanist-şantör edasıyla poz vermiş ya… Onu bu pozu vermeye ikna etmişler ya… Cidden hazin. Miles & Smiles kredi kartı pazarlamaya çalışan Mrs. Shafak’ın İskender pozu neyse bu da o indimde. Murathan Mungan, Mrs. Shafak’a nazaran “edebiyatçı”dır da… Bu poz… Hiç olmamış.
Tanburacı Osman Pehlivan ile Ankara Halkevi’nde gördüğünüz bu zarif, dal gibi adam (soldan üçüncü) ülkemizde halk müziği üzerine derlemeler yapmış Bela Bartok’tur. Macar halk ezgileriyle ağıtlarımız arasında bazı ezgi paralellikleri tespit eden Bela Bartok’a karnımız tok demeyenlerin varlığından emin olmak isterdim ama… Aması var da var!
Haa, bu arada Zinedine Zidane’ın memleketlisi, Cezayirli Warda da dünyamızı terk eyleyip gitti 17 Mayıs 2012’de. Lübnanlı Feyruz (“Fairuz” diye yazar ecnebiler) ile Mısırlı Ümmü Gülsüm (“Oum Khaltoum” diye yazarlar onun ismini de) ile Arap dünyasının öne çıkan, büyük kitleleri mest eden bu dev üçlüsü ruh dünyamızı zenginleştirmeye devam edecekler. 1935 doğumlu Feyruz’a Allah uzun ömürler nasip eylesin.
Ünlü bira üreticisi Heineken’in stratejistleri Lübnan’ın medâr-ı iftihârı Feyruz’dan mı ilham alıp alkolsüz malt içeceği Fayrouz’u piyasaya sürdüler acaba? “Müslüman içeceği olarak konumlandırmadık” deseler de Farsça “turkuaz” anlamına gelen Fayrouz’un Mısır’daki pazar payı %17’leri bulurken ve Mısır’ın Al-Ahrem Beverages şirketini bünyesine kattıktan sonra, insanın Bomonti birasını yiyeceği geliyor!