“Ne diyor siz, ben anlamiyor.”

Hürriyet’in manşetlerini Öyle Bir Geçer Zaman Ki’nin kötülük jeneratörü Caroline mi atıyor? Yoksa bu manşetler kafadan mı atılıyor? Laurel ile Hardy’ye bayılan Osman’a bıraksalar bari Türkçe yazmayı. Osman kardeşimiz biraz zorlansa da böyle bir cümle kurmayacak ve bunu yılların gazetesine taşımayacak kadar Türkçe biliyordur muhtemelen.

Ben ve kulüp yargılanıyor? Ne diyor siz, ben anlamiyor? Yedi çam devirip yedi put yıkan, “Türkiye’nin en bam tellerinden yedisine fena halde” basan Ertuğrul Özkök beyefendi, bu manşetleri görmüyor mu?


Reklam meklam: Axess’ten bir ilk daha “CASH-PARA”

Akbank’ın “CASH-PARA” reklamına değineceğim affınıza mağrûren. Reklamı ilkin televizyonda seyrettim. Hayır, “izlemek” ile “seyretmek” aynı değildir. Kapadık parantezi. Kendi yaptığı kelime esprisine gülen “kahraman”a tebessüm ettim. Komikti.

Dün akşam da metroda karşıma çıktı “CASH-PARA”. İlanı görür görmez “atlı süvari” diye mırıldandım. Neyzen Tevfik ise şöyle demiş yıllar önce gürül gürül: Şimdi de kalmadı nakdin nazarımda kadri / Kirli ellerde görünce paradan iğrendim

Gelelim “cash” ile “nakit”in sözlük anlamlarına. Cash: Nakit, para, peşin para. Para: Devletçe bastırılan, üzerinde değeri yazılı kâğıt veya metalden ödeme aracı, nakit. Nakit: Para, akçe. Kullanılması hemen mümkün olan para, peşin para, likit. Elde bulunan geçerli para. Bir şeyi almak için verilen peşin para.

İngilizce-Türkçe kırması bir “isim çalışması” için kaç saat “beyin fırtınası” yapıldı acaba? Kaç tane kül tablası doldu da boşaltıldı kim bilir! Atılan taşlar ürkütülen kurbağalara değdi mi? Issız acun kaldı mı? Burcu Esmersoy acaba hangi markaya “yüz” oldu? Hele hele ilandaki papağana ne demeli! Amélie, diyenleri duyabiliyorum. Bu papağan esprisini -potansiyel- tüketicilerden kaç kişi anlayabilir? Hedef kitle/niz televizyon reklamlarını/zı seyretmediyse, büyük ihtimalle, mealen şöyle diyecektir: Papağan ne abi ya!

Televizyon reklamında, “zeki” bir papağanın gagasını okşayan “kahraman”ın, “Neydi? Gaga!” esprisini bulma sürecinden haberdar olmayan -potansiyel- kitleye “CASH-PARA” ilanlarındaki papağan ne ifade edebilir? “Advertising plan”, “creative strategy”, “media strategy”, “tag line” bu papağanı izaha yeter mi? Bence yetmez ama… “Evet” demeyeceğim. AIDA uygulandı buna hacı, denilebilir ama bu da yetmez.

“CASH-PARA” ilanı bağımsız bir iş gibi ele alınarak televizyon reklamını herkesin seyrettiği yanılgısından, ön kabulünden uzakta hazırlanıp “metin-görsel” bağlantısı dikkate alınmalıydı. O kadar takılmayın yazdıklarıma. Son tahlilde, “sokaktaki adam”lardan birinin fikridir bu yazılanlar. Bakın keyfinize.


Canına yandığımının dünyası!

Gün batmış o mâhtan eser yok
Bin peyk gelir fakat haber yok

Lüsyen Hanım’ın biriciği Abdülhak Hâmit Tarhan böyle buyurur. Farsça bir kelimedir “peyk”. Haberci demektir. “Peyk-i felek”ten (“göklerin habercisi”) “uydu”ya sağlam bir geçiş yapılmıştır. Birine bağlı bulunandır (kişi/devlet/müessese) “peyk”.

“Soğuk sandeviç” jenerasyonu, Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’ne bağlı ülkelere “peyk” adı verildiğini işitmemişlerdir muhtemelen. Bu kelimeyi şimdilerde hatırlayan da “peyk” kalmadı maalesef. Zaten güzelim Türkçemiz “Öz Türkçeciler”in azimli çalışmalarıyla unutulmuş, unutturulmuş kelimeler mezarlığına dönüştürüldü. Oysa “radyo” da Türkçeydi, “imkân” da… Olanaklı, olasılıklı, yanıtlı, kanıtlı Türkçede diretmek anlamsızdı. Bunu anlayamadık. Haybeye inatlaştık.

“Peyk” dedim de… 1989’da CCCP kısaltmasının formalarına işlendiği efsanevî Sovyetler Birliği Basketbol Takımı’nın Arvydas Sabonis, Alexander Volkov, Šarūnas Marčiulionis, Valdemaras Chomičius, Valery Tikhonenko beşlisi aklıma düşüverdi. Rakiplerini ezip geçiyorlardı. Ne “glasnost” ne “perestroyka”… Yoktu ortalıkta. Ertan Yüce vardı sadece. Genizden gelen hırıltılı ses tonuyla anlatırdı basketbol maçlarını. “Hukşat”larla, “cemşat”larla coştukça coşardı bir nesil! Sahi, Ertan Yüce nerededir? Bu arada Güneş Tecelli, nerede tecelli ediyor acep şimdilerde?

2M’lik bir Migros’un girişinde, “Dünya’nın En Uzun İnsanı Sultan KÖSEN” sözünün yer aldığı dev bir “cut out”la burun buruna geldim de… Zaman içinde yolculuk yapmak güzel şey Mr. Epping!

Söz konusu işin yaratıcıları için: Dünya’nın uydusu aydır. Dünyanın en uzun insanı da 2,51’lik boyuyla Sultan Kösen’dir.


Kristal Elma, Türkçe Bahaneleri No: 16

Birkaç gün önce elektronik posta kutuma Kristal Elma’nın bu güzide “iletişim çalışması” düşünce, Koca Ragıp Paşa’nın o meşhur sözü de benim içime düştü.

Miyān-i güft ü gūda bed-meniş iham eder kubhun
Şecā’at arzederken merd kıbtî sirkatin söyler

Koca Ragıp Paşa’nın kimilerince “ayrımcılık” yaptığı için eleştirilen, yerden yere vurulan bu meşhur sözünü “Mert çingene hırsızlığıyla övünür.” diye kısaca söylemek mümkün. Bu Twitter, Facebook ahalisi içindi. Hamuru bozuk, kötü huylu biri farkında olmadan ahlaksızlığını, kötülüğünü açık eder. Tıpkı mert çingenenin cesaretini, yürekli oluşunu anlatmak isterken hırsızlıklarını söylediği gibi. Bu da okumaya geniş mi geniş vakit ayıranlar içindi.

Al gülüm, ver gülüm tahterevallisindeki Kristal Elma şekerlemelerinde, “Molyer”in (rahmetli İlhan Selçuk da “Vaşington” yazardı) Scapin’in Dolapları pek gözde diye söylenegeliyor mu sanki reklam sektöründe? Elin ağzı torba değil, büzülemiyor. Geçelim. Kristal Elma toto oynayasım var ama yazasım yok. Tıpkı “rakımız var, içesim yok” gibi!

“Her sene aynı şey kardeşim; jüride adamın olmadan, olmuyor.” yazanlar, “Hayattan rengi alın, geri neyi kalır ki” yazanlarla ve bu kabız ifadeye gıkını çıkarmayanlarla aynı kaba defihâcet eylemektedirler. Türkçemiz ikilemeler bakımından cennettir. Tabii ki güle oynaya kullanmasını bilene… İkilemeleri, deyimleri adamakıllı kullanamayan reklam yazarları, “yaratıcılık” illetinden, neon ışıklı fiyakasından yakasını bir an evvel sıyırıp işlerini ciddiye almalılar vakit geçirmeden. Kim ne derse desin, bu böyle. Hatta Reşit İmrahor eşittir Mustafa Irgat, Ahmet Güntan ve İzzet Yasar! O kadar öyle! Konudan uzaklar için: “Yaşar” değil, “Yasar”.

Söz konusu ifade şöyle yazılabilirdi: “Her sene aynı şey kardeşim, jüride adamın olmayınca olmuyor.” Nispeten daha az rahatsız edici bir ifade. Ne var ki, asıl gollük pas “Ayşe Bali Başkanlığı’nda” terkibinde. “Terkip” kelimesini hayatlarında ilk kez duyanlar “ucube” ile “garabet”i kullanmakta hürdür. “Ayşe Bali Başkanlığı” isimli bir müessese mi varmış Kristal Elma bünyesinde? Vay benim köse sakalım! Top doksanda sayın okurlar, her ne kadar bu kanlı, irinli cangılın cangıl cungul dünyasında “Sarbi” olsak da…

Kristal Elma’nın tarihçesinde, “kristal-elma-ok” üçlüsünün “kristal”inin imledikleri “Kristal; temizliği, saydamlığı, netliği simgeliyor. Gerek mesajınız, gerekse onu taşıyan ortam bu temizlikte, bu netlikte ve bu saydamlıkta olmalı…” diye yazıya dökülmüş ama “Ayşe Bali başkanlığında” yazamayan bir organizasyonun attığı ok, dünya kadar elmaya isabet etse ne yazar!

Gökten üç çürük elma düşmüş! Biri Kristal Elma’nın, biri yaratıcı reklam yazarlarının, biri de Türkçenin başına…


“Aşk, yoksulluk ve öksürük”

Genç kız ve sevgilisi plajda elleri kenetlenmiş bir halde güneşleniyorlarmış. Erkek yattığı yerden hafifçe doğrulup kıza, seni çok seviyorum, demiş. Kız, gözlerini sevgilisinin gözlerinden aşağılara doğru kaydırıp cevaplamış: Görüyorum.

Neredeyse bir aydan beri yakamı bırakmayan kuru öksürüğümü geçirmek için şurup, hap peşinde koşturup ıhlamurundan ballı çörek otu karışımına varana dek çare arayıp dururken, 1974’te “Bir Ayrılık Bir Yoksulluk Bir Ölüm” adlı 45’likleriyle “Anadolu Rock” türünün önemli örneklerinden birini müzik tarihimize armağan eden Ersen ve Dadaşlar’a doğru bir zaman tüneli inşa ediverdim birdenbire karşıma çıkan Sinecod’un bu sevimli reklamını görünce.

İşe gidip gelirken ve işyerinde öksürüğümü saklamak ne mümkün! Hoş, domuz gribi modası da yok çok şükür! Ancak millet yine de kıl kapıyor tabii haliyle, ciğerlerinin sökülmesine ramak kalmışçasına böğüren, gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi debelenen bir âdemi görünce. Bitkisel tedaviler, şuruplar falan derken “kabul edilebilir” sınırlar içinde öksüre öksüre hayatımı idame ettiriyorum şimdilerde.

Aşk, yoksulluk, öksürük ve ölüm… Sobeee!


Türkiye’dir Ahmet Hamdi Tanpınar.

Gariptir ki eserimi sathî okuyorlar ve her iki taraf da ona göre hüküm veriyorlar. Sağcılara göre ben angajmanlarım –Huzur ve Beş Şehir– hilafında sola kayıyorum, solu tutuyorum. Solculara göre ise ezandan, Türk musikisinden, kendi tarihimizden bahsettiğim için ırkçıların değilse bile, sağcıların safındayım.

Halbuki ben sadece eserimi, şahsen yapabileceğim şeyi yapmak istiyorum. Ben maruz müşahidim. Sempatilerim var… İnkılâpların taraftarıyım ve dil meselesindeki ifratlar hariç, geriye dönmek, bir adım bile istemem. Feda edemeyeceğim şeyler var:  Sağlara karşı hiç olmazsa inkılâpların bugünkü statüsü. Sollara karşı Türk milletinin istiklali ve tarihi hakkı. İmkân bulsam, yaşım müsait olsa ve bir organ sahibi olsam müdafaa edeceğim tek fikir: Kalkınma ve plan. İnkılâpçılardan ayrılıklarım: Allah’a inanıyorum. Fakat tam Müslüman mıyım, bilmem. Fakat anamın, babamın dininde ölmek isterim ve milletimin Müslüman olduğunu unutmuyorum ve Müslüman kalmasını istiyorum. Garplıyım. Hıristiyanlığın daha iyi, daha zengin miraslarla, daha iyi işlendiğine eminim. Burada kendi kendimle tezattayım. Süleymaniye’den başka garpla ölçülecek bir iki musiki eserinden başka bir şey tanımıyorum… Hülasa evolué ettim, fakat değişmedim.

Ahmet Hamdi Tanpınar


Babasını can kulağıyla dinleyen kızlara bayılırım!


Reklam meklam: Halden ve Türkçeden anlamayanlar!

İşe gidip gelirken sağda solda gördüğüm reklamlarda yalan yanlış kullanılan noktalama işaretlerinden, Türkçenin engin birikimini hiçe sayan acınası ifade biçimlerinden duyduğum hüznü yazıya dökmekte zorlanıyorum. Hem işini ifa ederken Türkçe kelimeler ve o kelimelere farklı vurgular katan noktalama imleri kullanacaksın hem de bunları yerli yerinde metne yediremeyeceksin… Sonra da ismini cismini yazmaktan korkan üç beş ödlek, birkaç tabansız bana klavye delikanlılığı yapıp efelenecek… Yok öyle yağma!

İşini iyi yapamıyorsan, layıkıyla yapmasını beceremiyorsan, sana kandil tutana saldırmadan önce kusurunu kabullenip o açığını örtmeye çalışacaksın. O kadar! Lamı cimi yok! Gariban Kırık Potkal’ımda neyi yazıp yazamayacağımı adını sanını vermekten korkanlardan öğrenecek değilim. Beğenmeyen okumasın, gıcık olan tıklamasın! İnternette sörf yapma hürriyeti var. Dünya kadar blog, web sitesi var. Oralara seyirtin, hadi, ne duruyorsunuz! Tutan yok sizi! Bu da “özlü söz”ümüz: Yarasalar rahatsız oluyor diye, güneş parlamaktan vazgeçmez.

Şimdi Vakıfbank’ın “halden anlayan” Acun Ilıcalı’yı kullandığı reklamına bakalım. Ona bakmadan önce, “halden anlayan” Acun Ilıcalı’nın “Yetenek Sizsiniz”de, sahneye adım attığı anda heyecandan tir tir titreyen illüzyon meraklısı Kütahyalı Halil Yusul’la nasıl kafa bulduğunu, nasıl ince ince dalga geçtiğini de not edelim. “Halden anlayan” adamdan daha şefkatli, insancıl bir yaklaşım beklenir(di) oysa. O Kütahyalı Halil Yusul, Kanal 7’de birkaç yıl önce yayınlanan “Yetenek Avcısı”nda gayet kontrollü bir sunum yapmış bütün acemiliğine rağmen üstelik.

Vakıfbank’ın halden anlayıp anlamadığını bilemem ama bu ilanı hazırlayanların, bu işe onay verenlerin Türkçeden anlamadığı kesin! “Noktalı virgül”den sonra cümle büyük harfle başlamaz. Özel isim kullanılacaksa noktalı virgülden sonra, o zaman cümle büyük harfle başlar.  2001: A Space Osyssey’deki “HAL 9000” ise cümlenizin öznesi, mesele yok tabii! “Noktalı virgül” yerine “:” koyamayan reklam ajansının “kreatif” ekibi birkaç kuruşlarına kıysınlar da bir yazım kılavuzu alıp hatmetsinler bir an evvel!


“Şaka gibi!”

Reklam ajansında çalışıp da “müştem”lerden “şaka gibi” sözünü duymayan var mıdır acaba? İlâhî Mudo!


Reklam meklam: “SÜPER FİNAL”e gel vatandaş! Üstelik “baş başa”!

Benim meselem Türkçeye ihanet edenlerledir. Benim meselem Türkçeyi katledenlerledir. Benim meselem Türkçenin namusuna tasallut edenlerledir. Benim meselem Türkçenin doğurgan bünyesini iğdiş edip “süper”, “yaşam”, “keyif” üçlüsüyle gününü gün edenlerledir. Benim meselem deyimlerini, atasözlerini ve dahi argosunu bilmeyenlerledir. Benim meselem ölümüne önem verilmesi gereken ayrıntılara burun kıvıranlarladır. Klişe deyişle, “büyük resme” ve onun mantığına bakmaya çalışıyorum karınca kararınca. Hatalarım yok mu? Var elbette.

Türkçeyi tuvalet kâğıdına döndürenlere veryansın ediyorum tabii. “Aşklar da özen ister” demiyor muydu Cemal Süreya? Türkçe özen istemez mi peki? Şöyle düşünelim: Bembeyaz, pırıl pırıl dişlerinizin arasına sıkışıp kalmış siyah zeytin artığı veya maydanoz kalıntısı nasıl bir intiba uyandırır muhatabınızda? Mesele budur. Buna kafayı takmak gerekir. Türkçe, Lamborghini nasıl üretiliyorsa o hassasiyetle, o titizlikle kullanılmalıdır. Özene bezene, pür dikkat, hassasiyetle, kılı kırk bir kez yararak… “Kartal görünümlü Şahin”lerin devri bitsin artık!

Haa, bunları niye mi yazdım? “Yayıncı kuruluş” rumuzuyla belleklerde yer eden şirketin keyfinin kâhyası olan TFF, milletin bir vekilinin de “yorumcu” olduğu “Digiturk”ün muhtemel ziyanını yamayabilmek telaşıyla ve kimi kurumları, kişileri memnun edebilmek gayesiyle, Süper Toto Süper Lig’de lider olan takımın yöneticilerine derin bir “of” çektiren “play-off” uygulamasına müşteri çekebilmek için “Süper Final” ilanları hazırlatıp İstanbul’un muhtelif semtlerine, köşelerine bir reklam çalışması yerleştirmiş.

Başlığımıza bakalım önce: SÜPER FİNAL. Metni de şöyle: 34 haftanın en iyileri Süper Toto Süper Final’de baş başa. O zaman Allah bir yastıkta kocatsın! Bu nasıl bir irtifa kaybı böyle! Reklam sektörüne dair laf edebilme cür’etini göstermem, “rasyoneli müşteriye açıklanmış” işler hakkında bir çift laf etmem “yetkili merci” olmadığım için hoş görülmese de demokrasi müsameresinin doludizgin oynandığı güzelim memleketimde vatandaşlık hakkımı kullanıp bu reklam çalışması için (de) birkaç paragraflık itirazımı tarihe kaydedeceğim.

Güzel kardeşlerim benim! Öncelikle Allah müstehakınızı versin! Vural Sözer üstadımın “Dil Haşlama”sı ile “İkilemeler”inden haberiniz yok, peki, TDK’nin internet sitesinden de mi haberiniz yok yahu? Bu nasıl bir cehalettir, bu nasıl bir aymazlıktır ve bu nasıl bir kendi diline bigâne kalmaktır böyle! “Baş başa” yazabilenler, “bigâne”ye laf ederler muhtemelen. O halde “yabancı”, “ecnebi”, “Fransız”… Yeter mi?

Yahu “baş başa” mı anlatır, bu “SÜPER FİNAL”i, “yapay” da olsa sözüm ona bu heyecan kasırgasını? “Baş başa” ne demek, hiç düşündünüz mü? Yok mu içinizde Türkçe bilen bir Allah’ın kulu? “Aaa, sorun”a gülen bir nesilden, hata yaptığında da “oops” çeken bu “dokunmatik” jenerasyondan çok yüksek hassasiyetler mi beklemekteyiz yoksa? Şu ifade kabızlığına bakın! İsyan etmemek mümkün değil! Süper Lig’de ilk dörde giren GS, FB, TS, BJK… Aralarında kıran kırana maç yapacaklar… Buna da “SÜPER FİNAL” diyeceksiniz… Ve kullandıkları ikilemeye bakın hele: Baş başa. Yahu, baş başa verilip bir mesele (Aaa, sorun!) üzerine konuşulur, müzâkere edilir… El ayak çekilince iki kişi/sevgili/dost baş başa kalır… “Birleşik zarf”tır o “baş başa”nız ve kıyasıya maç yapıp Süper Toto Süper Lig’in şampiyonu olacak takımı belirleyecek bu “büyük” maçlar baş başa oynanmaz! Bu ilan metnini ortaya çıkaranların, sevgilileriyle baş başa kalıp kalmadıklarını epey merak ediyorum.

Şöyle olacak galiba: “34 haftanın en iyileri baş başa” verip Simon Kuper’den girip Eduardo Galeano’dan çıkacaklar, yine baş başa şikenin etimolojisini irdeleyip Karl Marx’ın “halkın afyonu” tanımlasını masaya yatıracaklar… “Baş başa” ne demek bil-mi-yor-su-nuz! Kuru kuru “kreatif direktör”, “copywriter” unvanlarıyla caka satmakla olmuyor bu işler! Cem Yılmaz’a bayılırsınız. Ne diyor espri önderiniz: Eğitim şart.

Baş başa şu demek: “Başkaları olmadan birbirleriyle, yalnız olarak, başkalarından ayrı, kendi aralarında beraber olarak” demek kardeşlerim! Artık öğrenin. Metniniz de şöyle olmalıydı en azından: 34 haftanın en iyileri Süper Toto Süper Final’de karşı karşıya. Hatta “nokta” yerine, “ünlem” de koyabilirdiniz. “Ünlem”i de pek seversiniz.

“Reklam sektörü yengen” yazmak bana, belki inanmayacaksınız, büyük azap veriyor. Deyimlerimizi, atasözlerimizi, hele hele İngilizcede bulunmayan muhteşem ikilemelerimizi dibine kadar öğrenin artık. Mesleğinize saygı gösterin. Kendinizi dev aynasında seyretmeyi bırakıp ekmek yediğiniz işinize dev pertavsızlar tutun. Türkçeye tutunun. Az daha gayret edin, beni sizler var etmeyin!

Not: “Sanat yönetmeni” kardeşime de şunu demek isterim. Boğaz Köprüsü’nde gördüm ilkin “SÜPER FİNAL”inizi. Görür görmez, televizyon ekranlarını parselleyen “balcı” bir firmanın işi epey büyütüp “billboard”lara terfi ettiğini zannettim. Stadyum görseli pek olmamış. Cam kavanozdan fırlayan bir “bal topu” gibi gördüm ilk etapta. Algıda seçicilikti/r belki. Kahvaltı etmeden evden çıkmamak gerekiyor.