“Aşk-ı Memnu”nun son bölümü!

“Geceler”deki ünlüler, elinde tuttuğu mikrofonu, omzundaki kamerasını özel hayatına sokmaya çalışanlara şaşmaz bir şekilde “arkadaşlar” ve “çocuklar” diye hitap eder. İşte bu “çocuklar” ve “arkadaşlar”, bardan, gece kulübünden koşar adım otomobillerine seyirten ünlü simalara uzatırlar mikrofonlarını ve halkın merakla, heyacanla izlediği dizilerde canlandırdıkları karakter hakkında sorular sormaya çalışırlar çoğu kez. 

Omuz kamerasının ışıklarından kaçmaya çalışırken, yılların tiyatro oyuncusu Selçuk Yöntem de bu sorulardan payına düşeni alanlardan: “Efendim, peki Adnan Bey, Bihter’e ne yapacak, Bihter Hanım’la arası düzelecek mi? Behlül’e ne olacak?”

Selçuk Yöntem’e, bunlara benzer pek çok soru sormaya çalışıyordu acar magazin muhabirleri gecenin ilerlemiş saatlerinde. O da, “çocuklar” diyerek, sorulara cevap vermeden uzaklaşmaya çalışıyordu. Oysa o “çocuklar”, Hâlid Ziya Uşaklıgil’in romanını yıllar önce okumuş olmalıydılar. Tıpkı, “Ayy! Kız, Aşk-ı Memnu’nun romanı çıkmış…” diyen kızlarımız, kadınlarımız gibi… Hanımın Çiftliği’nin de, Samanyolu’nun da, Yaprak Dökümü’nün de kitapları çoktan çıktı!

Kadınlarımızı ekran başına mıhlayan ve Aşk-ı Memnu’yla uzaktan yakından ilgisi olmayan bu “Yasak Aşk” adlı televizyon dizisindeki karakterlerin sonlarını yazarak, vatana millete bir hayrım dokunsun istedim âhir ömrümde!

Bihter kızımızın sonu: Biricik kocası Adnan Bey’in (ah adaşım, vah adaşım!), Behlül’le olan ilişkisini öğrendiği Bihter, kocasının beylik tabancasını şakağına yastık koymadan dayama cesaretini gösterir ve Hakk’ın rahmetine kavuşur. Kulağımıza Pınar Altuğ’un, “Yıldızın parlasın!” cümlesi çalınır ne hikmetse!

Son model otomobilinin direksiyonunu tokatlayarak sinir krizi geçiren Behlül oğlumuzun sonu: Yengesiyle olan ilişkisi su yüzüne çıkınca, ortalıktan “yengen” oluverir. Kayıp ilanı verilir ama o, sinir krizi geçirdiği kareleri hatırlayarak, kimselerin yüzüne bakamayacak kadar utanç içindedir. Hollywood’un yolunu tutup Jack Nicholson’dan oyunculuk dersleri almaya karar vermiştir.

Adnan Bey’in sonu: Behlül’ün, Bihter’in göbeğinde erittiği “bitter çikolata”larla ziyafet çektiğini öğrenmesiyle çılgına döner Adnan Bey! Harıl harıl Bihter’i arar. Google, Facebook, Twitter… Hiçbir yerde bulamaz. İyice delirir. “Residence”ın tüm ebeveyn odalarını, teraslarını, dinlenme mekânlarını hallaç pamuğu gibi atar. Bihter, Adnan Bey’in beylik tabancasını çoktan eline almıştır oysa. Kader ağlarını nasıl örse beğenirsiniz? “Beyenen”ler, bir zahmet “beğenmeyi” öğrensinler lütfen. Neyse. Silahın tozunu siler, yağlar altıpatları… Tetiği de çekecek kadar gücü vardır. Çeker de…

Sokerde çalmaz o anda. Hüzünlü dizi müziği akıtılır gönüllere… “Raiting” tavan yapacaktır artık! Reklamlar girer hemen! İntiharın günah olup olmadığı üzerine sorular hazırlanmıştır. Zekeriya Beyaz’ın fikri alınır. Bir de, Beren Hanım’ın ne düşündüğü sorulur. Hüzün de, “raiting” de tavana vurmuştur artık!  Baygınlık geçiren Nihal ile babası Adnan Bey, bundan sonra artık sadece birbirleri için yaşayacaklardır. Hayat üç günlüktür, tornistan dizi(ler) ise sür Allah sür… Bitsindir artık bu dizi(ler)! Nihayet biter de…

Has okurlar için tavsiye:

Aşk-ı Memnu ya da Uzun Bir Kışın Siyah Günleri, Selim İleri

Mai ve Siyah, Hâlid Ziya Uşaklıgil, Özgür Yayınları

 


Çin işi, cin işi!

İstanbul’un pek çok semtinde, neredeyse adım başı tesadüf ettiğimiz “ne alırsan 1 TL”lik pek çok mağaza vardı bir vakitler. Şimdilerde de var ama eskiden olduğu kadar rağbet görmüyor. Çocukların oyuncak cennetiydi bu dükkânlar. 1 TL’ye “envai çeşit” oyuncak alabilmenin mutluluğu, lunapark hazzı vardı oralarda. Ucuz plastikten mamul tabancalar, bebekler, otomobiller… Dikkatli ebeveynler (toprağın bol olsun John Wayne), bu oyuncakların ne malı olduğuna bakmayı ihmal etmezlerdi. “Made in China” ibaresi midelerini bulandırsa da, hayat şartlarının zorluğu sebebiyle ses çıkarılmazdı. Ancak, bu ucuz oyuncakların petrokimyasal yan etkilerinin uzun vadeli zararları göz önüne serilince, işler değişti hemen hemen her ülkede.

Özellikle ABD’de milyonlarca Çin malı oyuncağın toplatılmasının ardından, prestiji yerle bir olan Çin, tüketicilere ulaşıvermenin bir yolunu “Çin” gibi bir etiketlemeyle buldu. Çin malı ürünler, “Made in ChinayerineMade in PRC(People’s Republic of China – Çin Halk Cumhuriyeti) ibaresiyle satışa sunuluyor artık! Büyük beyaz eşya markalarının, alt markalarında da bu “Çin işi” etiketlere rastlamaktayız. Bu vesileyle, PeReJa Limon Kolonyası’nın nostaljik kokusunu da, şişesine de bir selam göndermek isterim.


Tabela mabela: Siz hiç yazım kılavuzu gördünüz mü?

“Bakanlar Kurulu kararıyla tabelacı olarak evine ekmek götürmeye çalışanlara bir adet yazım kılavuzu bulundurma zorunluluğu getirilmesinin zamanı gelmiş de geçmektedir.

Böyle bir zorunluluk, ‘karbiratör, şarz-marş-akimülatör, kontür, firen, alekart, we ce, sandövüç/sandeviç, şöför, resteurant, kanpanya’ ve benzeri tabela, afiş, pankart fotoğraflarıyla yüklü geyik malzemesi ‘yurdum insanı’ e-postalarının bertaraf edilmesini sağlayacağından, sanal âlemin e-posta trafiğinde yaşanması muhtemel yavaşlamaların da önüne geçecektir.”
FTS’den…


“Çilolata, şeker ya da çubuk kraker”!

“Abla S., 5’inci sınıftayken tecavüze uğradı. Korkudan sesini çıkaramadı. Esnaf arasında kulaktan kulağa yayılan durumuyla birlikte tacizci ve tecavüzcü sayısı arttı. Hiçbir talebe ‘hayır’ diyecek gücü olmadı. 3 ile 5 TL arasında değişen para, çikolata, şeker ya da çubuk kraker karşılığında erkeklerle birlikte oldu. Kiminin bakkalı, kiminin dükkanının arka tarafına götürüldü. Geçen yıl okulu bırakmak zorunda kaldı.”

Yukarıdaki alıntı Gülden Aydın’ın Hürriyet gazetesindeki “Tecavüz Dayanışması” haberinden… Haberin tamamı insanlığın iflas bayrağı. Kanlı, simsiyah sperm lekeleriyle dolu bir bayrak… Kalbimiz yırtık, ruhumuz da… Bir yumruk iniyor böğrümüze… Anayasa tartışmaları, “derby” maçtaki hakem hataları, yerli yersiz tüm dişlerini gözümüze sokarcasına gülen kadının kiminle beraber olduğu, Bihter’i canlandıran kızın özel hayatı… Bana ne!

3 ile 5 TL arasında değişen para, çikolata, şeker ya da çubuk kraker karşılığında erkeklerle birlikte oldu.” cümlesini okuduğumda un kurabiyesi gibi dağıldı kalbim. Bunun şiiri yazılmalı! Bu güzel kızın tırnak söken acısını hangimiz anlayabiliriz? Nasıl hissedebiliriz, bedenimize hükmetmeye çalışan, bedenimize girmeye çalışan paslı dikenli tellerle sarmalanmış kapkara bir organın hayatımızı kanatacağı o ânı? Sen şiirsin güzel kardeşim! Senin bedenin tertemiz bir şiirdir! Tertemizsin sen! Kirliyiz hepimiz artık!


Kalbimi kanatan dizeler – 4

“Belki de coşkulu bir haber vardı akşama / Bir zaman sonra her şey unutulsa da

Kardeşim, yüreğim koca bir diş gibi sızlıyordu / Biri diyordu ki bırak başlasın sevda”

Erol Çankaya (HER ŞEYİ KUŞATIR SEVDA’dan)


Kalbimi kanatan dizeler – 3

Ama iyi ama kötü kimse artık şiirden ölmüyor / bir dize daha söylesem sanki her şey düzelecek

iki adım iki kalp söylüyorum bak, / düzelen bir şey yok Cem’âh abi

kimse kimsenin içini ellemediğinden mi ne / herkes herkese hiç kimse bilesin

iyilerin tanınmış kırmızılarda bordolaşması / ne kötü be Cem’ / al / abi!

Hüseyin Alemdar (CEM’AH SÜREYA’dan)

                              


Kalbimi kanatan dizeler – 2

“yıkmak için uğraşırlar inceliği incelik şu korkulası dua

soğuracak devingen bir pıhtı olan uzuvlarını can veren

c a n a l a n y a t a ğ a”

Cem Yavuz (IN UTERO’dan)


Kalbimi kanatan dizeler – 1

“Kalan benim giden ben / Çünkü sabahsızdır tüm geceler / Aşk’ı görmeden

Neden sevsin ki Tanrı bizi / Yüreğimiz bir kulunu Tanrı gibi sevmeden”

Yelda Karataş (ŞEMS’ten)


Hıncal Uluç’un “nokta”yla imtihanı!

“Yaşa be Ahmet Hakan.. Birisi de yazmalıydı, “Paranıza da yazık, zamanınıza da” diye.. Martin Scorsese çekmiş diye, Shutter İsland/ Zindan Adası’nı ille de alkışlamak zorunda değiliz ya.. Bu kadar da değil üstelik.. İlk haftasında 40 milyon dolar kazanmış Amerika’da.. Bu Scorsese’nin rekoru. Hani gişe de yapmış film.. Seyreden binlerce kişinin on üzerinden verdiği not ortalaması 8.2.. Yani nerden baksanız film müthiş.. Hele de fragmanları izlemişseniz “Mutlak” demişsinizdir benim gibi sinemaya koşarken..  Ama bakın.. Hepsi palavra.. Benim paramla 10 para etmez..

Okuduğunuz satırların sahibi “kanaat önderi” Hıncal Uluç üstadımız.. Hıncal ağabeye sıradan bir okur olarak, bu sayfada tay tay koşturmadan önce, bir ikaz e-postası yollamıştım.. Aman üstadım, etmeyin eylemeyin, Türkçede “noktalama işaretleri”nin içinde “..” yoktur diye.. Nuh dedi mi, bilemiyorum ama üstadımız “kanaat önderi” olmanın ruha ferahlık veren huzuruyla bildiğini okumaya devam ediyor.. Benimki de laf hani! Koskoca Hıncal Uluç, Bilgin Gökberk’i “köşe”sine almazken, benim ikaz e-postamı ciddiye alıp dur yahu bu da neyin nesi, diyecek değildi ya!

Kurduğu cümlelerin dibine “..”yı azimle yerleştiren “kanaat önderi” Hıncal üstadımızın sıkı takipçisi de Selahattin Duman.. Vatan’daki yazısının başlığına bakalım: “Globalleştik, top olduk.. Q klavyeli laptop olduk!” Yazının girişine de bakalım: “Adetim değildir ama bugün öyle başlayayım.. Dijital teknoloji üreticilerine ileneyim.. Gözünüzde Q klavyenin tuşları kadar çapaklar çıksın e mi? Milliyetçiliğe geldi mi Tanrı Dağı’ndan eksik yanınız yok.. Sıra Türkçeye kazık atmaya geldi mi her biriniz tek kişilik ordu..”

Okuduğunuz üzere, Selahattin Duman, Hıncal Uluç ekolünün sağlam bir müridi.. Hatta baş müridi! Yazının tamamında “..” kullanmış.. Nokta (.) yok! Yorum yapmaktan ürküyorum.. Yazısında “F klavye” hadisesine “gülünçlü” üslubuyla yaklaşmaya çalışmış.. Hani diyorum, sevabına, “noktalama işaretleri”ne de bir el atsa..

Unutmadan… İngilizcede majiskül “İ” kullanılıyor muydu?

Not: İşbu yazıda, üstatlarımın alemetifarikalarından olan “..”yı tavuk yemi gibi kullandım. Eee, ne de olsa onlar “kanaat önderi”, onlar koca vesikalıklarıyla gazetelerinde “köşe” sahibi kalem ustalarımız… Gönülleri hoş olsun: Onlar Hıncal ile Selahattin..


Reklam meklam: Bilgisayarın hayatın değildir!

Bir an düşünün. Sağ elinizin baş parmağı olmasaydı ne yapardınız? “Habre” yazıyorsunuz, ha bire “esemes” çekiyorsunuz ne de olsa! Hayatınız durma noktasına mı gelirdi? Pekiii, sağ elinizin baş, işaret ve orta parmağı olmasaydı, depresyonunuzu nasıl alırdınız?

Teknolojinin haberleşmeyi hızlandırdığı, kolaylaştırdığı bir gerçek. Ancak, bu soğuk, ruhsuz hızın insana ait, insana has sıcaklığı umursamazca budadığı da ayrı bir gerçek! Ben, insana ait o sıcaklığa hasret duyuyorum çoğu zaman. Siz? Burnunuzun mendireği sızlamıyor mu hiç? Postaneye en son ne zaman gittiniz? En son ne zaman, bir pulu dilinize değdirdiniz sahi? Ya bayram tebriği için, arkadaşlarınızın zevkine göre, en son ne zaman kartpostal aldınız tezgâhtan? “Bayramınızı kutlular” yazan Ankaralı bir akrabamız vardı. “Kutlular” mı, diye düşünürdüm her bayramda. Okulda “kutlar” diye belletilmemiş miydi? Dudağımı bükerdim ve Ali Muhiddin Hacı Bekir’in lokumlarına atlardım.

İnsanî olan pek çok ritüel zamanla teknolojinin gelişmişliğine mağlup oluyor. Direnme katsayımız da o kadar yüksek değil zaten. Birkaç etkili atakta teslim bayrağını çekiveriyoruz. Zamana uymamız öğretiliyor. Geçmişin köklü, kıymetli, ruhu kat kat açan, insanın insanlığını cemiyet hayatında taçlandıran ritüeller, teknolojinin o çok bilmiş tavrına karşı koyamıyor.

Bak postacı geliyor, selam ediyor, şarkısını terennüm edemeyen çocuklar Smackdown denen, birkaç irikıyımın protein takviyeleriyle şişirilmiş gövdelerinden süzülen ilkel, müsameremsi dövüşlerine tempo tutuyor “Batista, Undertaker” diye diye! Pireler Sevil Berberi’nden haberdarken, zekâ seviyesi yerlerde alçak sürünen bu “şov” TRT’de “Amerikan Güreşi” adıyla yayınlanırdı. “Pankreas” da denirdi. Şimdi postacı selam etmiyor, mektup yazılmıyor… Hele hele aşk mektupları… Ölümüne yok! Allah’ım! Ölüm, mektup âşıklarına olmamalı! Leyla Erbil ile M. A. Erbil. Okuyunuz: Mektup Aşkları. Yazan: Erbil. Ama Leyla olanı.

Webcam marifetiyle tanışılıyor birkaç günde! Bir haftaya kalmadan da, prezervatifin “dokusu” üzerine fikir teatisi yapılıyor! Kartpostallar artık yok! Şimdi “postal” muhabbeti “tematik” kanallarda karta kaçmaya yüz tutmuş amcalarla tartışılmakta! Demokratikleşiyormuş, sivilleşiyormuş memleket. Diyenlerin, yazanların yalancısıyım. Sap ile samanın delicesine iç içe geçirildiği, itinayla ipe dizildiği bir dönem olarak yazılacaktır bu “sivil”celi demokratik-dezenformatik çehre! Mete Tunçay’dan isterim yazmasını, bu “ergen”lik “sivil”celi “kon”kav çehrenin içyüzünü. Bu arada, ROK, bacak arasına kim bilir, kimin sivri burunlu çizmesini sokturup coşacaktır, ahir zaman peygamberi tadında “rock”sederken, bu apayrı politik-magazin bir zirve… Neyse.

Demem odur ki; bilgisayarım hayatım değildir! Bilgisayarım veya cep telefonum benim hayatım olmayacak! Benim hayatım sevdiğimdir, benim hayatım ailemdir, benim hayatım karımdır, benim hayatım oğlumdur, hatta benim hayatım kedimdir, köpeğimdir… Hayat, başka bir canlıyla hayat bulur. Nekrofil olmamız isteniyor. Olmayacağız!

Hayatımızın mütemmim cüzü ruhsuz, buz gibi metaller, kablolar, bilmem kaç inç ekranlar olmayacak! Onlar hayatımızı kolaylaştıran cihazlardır, o kadar! Kalpleri yoktur. Ruhları yoktur. İnsanı yalnızlaştırır elektronik cihazlar. Teknoloji, yalnızlığın mabedidir.

Yalnızlığın şeyhidir bilgisayar. Kandırır. Sanal seksle kandırır. Seks, zaten çok büyük bir kandırmacadır. Geçici hevesler doyuruldukça, açlık artar. Bilgisayarın tuzu kurudur. Sizi kudurtur. Teninize aşkla, şefkatle dokunmazlar… Zaten dokunamazlar! Sıcak soluğu yanağınızı yalayamaz! Ta gözlerinizin içine bakıp da kalbinize akamazlar, akamayacaklar!

Bilgisayarım benim hayatım değildir! Bilgisayarım, hayatımı bazı anlarda kolaylaştıran, sadece ama sadece elektronik bir cihazdır!