Babam Arnavuttu, anam Çerkes
Bilmeyen varsa, öğrensin herkes!
Rıza Tevfik Bölükbaşı (1868-1949)
Hadiye’nin parmakları tuşların üzerinde öylesine yumuşak, okşarcasına dolaşmaktaydı ki… Sesi de artık hüzünlü ve acılıydı. Söylediği şarkı yavaş yavaş başka makamlara geçiyordu. Sonunda tümüyle değişmişti. Bu artık bir türküydü. Bir Rumeli türküsü… “Mayadağ’dan kalkan kazlar, al topuklu beyaz kızlar.”
Artık ne Mayadağ’da geniş beyaz kanatlarını mavi göklere açan kazlar vardı, ne bu türküye kendini kaptırıp ayak uydurarak hora tepen al topuklu beyaz kızlar. “Kanadın ucu sızlar.”
Hadiye’nin yüreğinin ucu değil, her yanı sızlıyordu. Neden böyle yüreği yanıyordu? Yoksa istanbul’un da, kendi sevgili Selanik’i gibi elden gideceği korkusu muydu?
Cahit Uçuk
İşlenmiş yer fıstığı… Tuzlu… Yanında şekerli, asitli bir meşrubat… Üstüne de çikolata kaplı sandviç bisküvi… Bu üçlüyle “müşteri onayı” sürecinin cinini alıyoruz. Nasıl? Gülse Birsel’in pek moda dizisi, çok konserve kahkahalı yeni “cit-com”undaki gibi “ürün yerleştirme” vahşiliği, görgüsüzlüğü yok burada! Bu arada… Oyunculuklar bir “cit-com” için iyi! Türkçeyi bozan, Türkçenin dil mantığına aykırı saçma kullanımlarla (“adamın dibi”) popülaritesini arttıran “Yalan Dünya” benzetmesini reklam sektörü için de kullanabilir miyiz? O da yalan, bu da yalan… Var git, sen onaylan!
Ne diyordum, ne ediyordum? Ajanstasınız. Saat “talk show” vakitleri… Öğle yemeğinde midenize yolladığınız sucuklu kaşarlı pide iyice yayılmış yollandığı yerde. Güzel. Ayran yayık ayranı değil. Sulu zırtlak beyazlık. Beyaz yakalıların ağzına laaayık! İnekleri dans mans ediyor. Tövbe, tövbe! Neyse. Bir de ajansta müşterinin onayını mı beklemektesiniz? O daha da güzel! Bozukluklarınızı atın türlü çikolatanın, gofretin, meşrubatın bulunduğu otomata… Matah bir şey değil ha! Otomatik bakkal! Veresiye yok! Ölesiye makine! Ölesiye mersiye!
Efenim, “Femen kızları”na bir külot firması sponsor muymuş neymiş! Bozmayın ağzınızı reca ederim. Sizi irca ederim. İcra değil, irca. Şu yalan dolan dünyaya kim sponsor şimdi? “Yalan Dünya”da ne vakıt (farkındayım “ı”) bir prezervatif markası diziye yerleştirilecek acıbağa? Fırlama nesil bunu dolamış şeyine… Eeee, diline…
Yemeğe bak! Ye, ye, yeah! Gül konservelerce, konservatif imece… Yeah! Hadi, bak burası enlem boylam, boylu boyunca kesmece! Durma, oh yeah! Taner vardı bi’ ara sahi, n’oldu Saba abla, he?
Dikkat: Bu yazı Facebook ve Twitter kullanıcıları için uygun olmayabilir.
İstanbul’da toplu taşıma araçlarını kullananlar, “BEKLEME YAPILMAZ” ikazının yazılı olduğu levhaları görmüştür. Hiç unutmam, bir televizyon programında Halit Kıvanç da bu hususa parmak basmıştı… da ne olmuştu? Parmak basanların önce parmakları, daha sonra da suratları mosmor olur. Her neyse, gel de Erich Maria Remarque’ı anma!
Geçen haftalarda “Gak Guk” isimli programda, komik olduğu düşünülen bir videonun altında zuhur eden “HEYECAN YAPTI”yı da görünce… “Zaman aşımı”nın hukuku, adaleti aştığı günler yaşanıyor yapayalnız memleketimizde. Bu “yalnız”ı uzaktan (uzağa) kesen eski kulağı kesiklerin olduğunu Petek Dinçöz duydu ayol! Bim, bam, bom! Tarihçiler; lâkin “fetih” filmlerine, “harem” dizilerine işkembeden “consulting” yapanlar değil, essah tarihçiler, yazacaktır bu bomçikolimbo günleri… Öyle ümid ediyorum sevg ı l ı m!
Siyasetin subliminal yönlendirmelerle hallaç pamuğu misali atıldığı bu sürecin sulandırılma aksiyon planı dur durak bilmeden, altınoklutunalıkekeçlifatmalıalilialçılıbaranlınazlılı bir çemberde gül yağını sürüştürürken, yalan yanlış kullanılan “yapmak” fiilini kim takar! Beyin iğfal şebekeleri bütün çiğlikleriyle, eğri büğrü dişleriyle, bütün şebeklikleriyle algılarımızın, kalplerimizin ince ayarlarıyla oynamaktalar. Dedeler diyor ki: Bunların hepücüğü astar!
Devam edelim. Birkaç ay önce 10-15 yaş arası çocukların gözde dizisi “Pis Yedili”de işittim, “eylem/fiil” kullanımındaki kulak tırmalayan bahis konusu “heyecan yapmak”ı. Dizideki kadın (çok hassaslar için “bayan”) öğretmen, erkek öğretmeni evine (bir kafe de olabilir) davet edince, erkek öğretmen afallıyor, hık mık ediyor. Kadın öğretmenin iç sesini dinletiyor bize senaristimiz: “Tabii heyecan yaptı.” Yapsın bakalım!
Dil fakirleşmesi, Türkçe kullanımındaki kabızlık (tıbbîyeli kardeşlerimiz buna “konstipasyon” diyor) böyle bir şey işte. Dizi senaryolarından gazetelere, dergilerden reklam metinlerine, sunuculardan başıbozukluğun hüküm sürdüğü levhalara… Habis bir ur misali yıldırım hızıyla yayılıyor bünyeye kirli, hastalıklı Türkçe. “Yapmak” eylemini “joker” kabilinden kullanmayana tuhaf tuhaf bakıyorlar neredeyse.
“Aşk yapmak” nece? Bu “heyecan” denilen şey nerede yapılıyor? Peki, kiloyla mı, metreyle mi satılıyor? “Beklenmez” yazmak ayıp mı yoksa? “Heyecanlanmak” edebe, ahlaka mugayir mi? İnsan “heyecan yapmaz”! İnsan “heyecanlanır” hey! Oooo, İlahî Komedya!
Heyecanlanmayıp “heyecan yapanlar”ın, Kanal D’nin son dizi bombası “Yalan Dünya”da Çağatay karakterini canlandıran Hakan Meriçliler’den duyduğu “İlahî Komedya”yı deli danalar gibi arama motorlarında araştırıp araştırmadığını pek merak ediyorum.
Çağatay, Orçun veya Selahattin… Bu üç karakterden birinin elinde, “İnferno-Purtogorio-Paradisa” bölümlerinden meydana gelen, Dante Alighieri’nin 1307-1321 yılları arasında yazdığı ve 14.233 beyitten müteşekkil, Toscana lehçesiyle kaleme alınmış “Divina Commedia”ya, Polat Alemdar’ın Abdülhey’in yasını tutarken elinde gezdirdiği, kameranın ise özene bezene odaklanıp gözümüze gözümüze soktuğu, “Kurtlar Vadisi”nin senaryo yazarlarından Ahmet Turgut’un “Bozkırın Sırrı” kitabına yapılan o kıyak “ürün yerleştirme” çok yakışırdı doğrusu.
Neyse, siz yine de kalbinizi ferah tutun, belli olmaz. Ve sakın heyecanlanmayın!
Ben bir yazıcı idim. Yazı yazmak canım istemiyordu. Yazı yazmam için bana çiçek, kuş hürriyeti değil, içimdeki aşkın, deliliğin, oturmaz düşüncenin hürriyeti lazım. Küçücük hürriyetler değil, alabildiğine yüz verilmiş bir çocuk hürriyeti istiyorum. Bu bana lazımdı. Yoksa her şeyi ağzımda gevelemekten başka ne yapabilirdim?
Sait Faik Abasıyanık, Balıkçısını Bulan Olta
O dişsiz ağzının, bazen dudaklarını nîm [1] veya tam küşâde [2] bulunduran pek muhtelif eşkâl-i hande-nümasındâki [3] te’sir, dişli ağzında bittabi vücûdpezîr olamayacak [4]. Birer birer çıkacak dişlerle bu tebessümler de bir başka şekle inkılâb edecek ve ihtimal tebessümlerin o zaman da yine böyle bizi meshûr edecekse de [5], herhalde, fart-ı sürûr ve inbisat ile [6] açılan dudaklarının arasından, bize, zâtü’l-hareke ve dâimiyyü’l-ihtizâz [7] pembe dili gösteren bu saf ve tatlı gülüşlerdeki hâlet-i mahsûsa [8] artık müebbeden görülemeyecek!
Lisânen ve alelhusus kalemen [9] tarif ve tasviri, hele benim gibi aceze-i küttâb [10] için muhâlâttan olan [11] bu melekâne tebessümlerin [12] zevk ve letâfetini, inşaallah kızım, sen de kendi çocuklarında tecrübe eder ve bî-mânâ gibi duran şu bir sahifelik yazıların ne demek istediğini ve nasıl bir hisse tercüman olmak heves-i müşkilinde [13] bulunduğunu o zaman takdîr eylersin.
Ahmet Nedim Servet Tör
[1] Yarım
[2] Açık
[3] Gülen biçimlerindeki
[4] Görülemeyecek
[5] Büyüleyecekse de
[6] Büyük bir ferahlık ve sevinçle
[7] Sürekli hareket eden ve her zaman sevinçli olan
[8] Özel durum
[9] Sözle ve özellikle kalemle
[10] Kâtiplerin âcizi
[11] İmkânsız olan
[12] Melekce gülümsemelerin
[13] Gerçekleşmesi güç istekte
III
Binlerce, ama binlerce yıldır yaşıyorum
Bunu göklerden anlıyorum, kendimden anlıyorum biraz
İnsan, insan, insandan; ne iyi ne de kötü
Kolumu sallıyorum yürürken, kötüysem yüzümü buruşturuyorum
Çok eski bir yerimdeyim, çürüyen bir yerimden geliyorum
Öldüklerimi sayıyorum, yeniden doğduklarımı
Anlıyorum, ama yepyeni anlıyorum bıktığımı
Evlerde, köşebaşlarında değişmek diyorlar buna
Değişmek
Biri mi öldü, biri mi sevindi, değişmek koyuyorlar adını
Bana kızıyorlar sonra, ansızın bana
Kimi ellerini sürüyor, kimi gözlerini kapıyor yaşadıklarıma
Oysa ben düz insan, bazı insan, karanlık insan
Ve geçilmiyor ki benim
Duvarlar, evler, sokaklar gibi yapılmışlığımdan.
Edip Cansever, Umutsuzlar Parkı
Roman Polanski’nin dünya kadar çağrışım yaptırtan ismini dilime dolamadan önce… Thomas Hardy’nin (1840-1928) epey sansasyon yaratmış önemli romanını (“Tess”) metroda okuyan bir erkek gördüm de… İs kokulu İstanbul’da… Sabah sabah… Yüzler beş karış… Fondötenler mahmur… Ayakkabılar çamurlu… Sakal tıraşları falsolu… Çağrışım atları şahlandı içimde, Kişinev’e gitmeye teşneydiler kişneye kişneye…
Thomas Hardy’nin, Laurel Hardy’ye beni götürmesini, oradan da Ferdi Tayfur’un (Bu Ferdi başka Ferdi! Dublaj harikası Adalet Cimcoz’un ağabeyi “Arşak Palabıyıkyan”ı arşa taşıyan muhteşem Ferdi!) enfes dublajcılığına dair birkaç kelam etmeyi de zar zor engelliyorum. Engelli yorumlar bunlar vatandaş! Koş Çıplak Vatandaş koş! Herkes şaşar da Vatan Şaşmaz!
“Tess 19. yüzyıl İngiltere’sinin toplumsal yargılarını ve bireysel analizlerini içeren, estetik düzeyi yüksek, lirik bir hikâyedir.” Kitabın arka kapağında yazan bu. Polanski, Nastassja Kinski’nin 18 yaşındaki güzelliğini, tam adı “Tess of the D’Urbervilles” olan romanı “Tess” ile tescilleyip pek çok erkeğin başını döndürme planında oldukça başarılı olmuştu. Herkes döndü amma ben dönmezem yolumdan! Kısacası şu: Tez okunması gereken klasiklerdendir “Tess”, tere eşliğinde kesinkes!
“Tess” okuyan da “ayniyle vâkî”, hayatımız yamalı bohça misali melez üstü az sentez! Artık açalım bir parantez: Pek çok reklam yazarı, “kreatif” bu tür doğurgan kelimelerle yapılan esprileri “demode” bulmakta. Bizzat şahidim. Bezgin değilim, hiç değilim tedirgin. Rahmetli Cenk Koray da severdi bu tür esprileri. Fırt’ta yazardı. Çarşaf da alırdım yanında. Kızlar çıtı pıtıydı. Penguen ile Uykusuz kardeş şimdi, kızlar giymiyor artık entari. Birkaç örnek: Adam tez yazmış, karısı çabuk okumuş. Adamın evi yanmış, odaları düz. Adamın penisi yokmuş, telefon etmek için sterlin bozdurmuş. Adam metresine üç yüz lira vermiş, üç metre kumaş almış. Adam vitesi bire takmış, ikiye tuk!
Şimdilerde bu tür kelime oyunları “kıl” ve “banal” bulunuyor, sanal âlemin kalemşorlarınca da… “Vurgu” alıştırmaları (“Temrin”i de hatırlayalım ki, “tiyatora” sevenlerin gönlü neş’e dolsun, Afife Jale’nin de ruhu şâd olsun!) hususu çok önemli. Özellikle spor ve haber spikerlerinin “frikik”lerini arayıp duran bir abazan güruhu var ki, bunların “arama motoru terimleri”ndeki mide bulandıran “terim”lerini okuduğunuzda insanlığınızdan utanasınız an meselesidir. Özel kanalların kadın spikerlerinin haber metnindeki vurgularına, tonlamalarına, artikülasyonlarına kafalarını takmaktan uzak bu güruhun tenasül uzuvlarına taktıkları tek şey ise varsa yoksa “frikik”… Baldır bacak arıyorlar, “capture” peşinde koşturup duruyorlar. Bu “frikik” meraklısı sürü, pornonun her türüne ulaşabilme olanağına sahipken, akılları sıra “ulaşılabilir” gördükleri kadın spikerlerin bel altı görüntülerini ellerine geçirip hayallerine meze yapma aşkıyla sabah akşam “bilgisunar”ın karşısına çörekleniyor.
Sözüm, Kırık Potkal’dan habersiz spikerlere! Aşağıdaki temrinleri okuyun sabah, öğle, akşam. Termin mi? Yok. Özgürsünüz. Hele hele siz Simge Fıstıkoğlu… Pelin Çift’e ne oldu sahi? Ünlü magazin figürü Bayülgen’in programında dediniz ya: İnsanları güne hazırlayacağız… Kulağım tırmalanıyor sabahları Doyaş’ta. HT açık da… Gazetelerden seçilen köşe yazılarını vurgusuz, ruhsuz okuyorsunuz. Diksiyonunuz feci. Olmuyor öyle eflatun gömleğin altına giymekle siyah mini! Soyadınızdan mülhem size “fıstık gibi” demeleri beni kesmez! Böyle gidersek bu yazı tükenmez.
Sedaaa, Peliiin, Simgeee, Sineee, Dilaraaa, Selvinaaaz, Sonaaay, Ekiiin, Tuğbaaa… Termin yok ama temrin var! Aşağıda: Selimiye’de sekiz bin sekiz yüz seksen sekiz semerli seçkin semerci sedefçi Sefer’e senetsiz sepetsiz semer verdi. Yetti mi? Bir tane daha ve kısa mı kısa: Bu mumcunun mumu umumumuzun mumudur. Devam: Bizde bize biz derler, sizde bize ne derler? Hız kesmek yok. Son: Pireli peyniri perhizli pireler tepelerse, pireli peynirler de pır pır pervaz ederler.
Bu yazıyı hitamına erdirirken Cenk Koray’ı bir kez daha anıp şu doğurgan cümlelerle veda ediyorum. Kıl mıl ama “vurgulama”nın, “boğumlama”nın önemi açısından ıskalanmaması gerekiyor penisini her şeyden aziz bilip meni menden geçiren, mendireklerde menisi tükenesice sivilceli bebeler ve kozmetik mağduru spikerler! Buyrunuz. 1- O kaça, bilir mi? 2- O kaçabilir mi? 3- Okacha bilir mi?
Eyvallah!
“Caddebostan Migros var ya abi… Oradan üç kız aldım. Yaşları on altı veya on yedi… Barlar sokağı diye bir yer var şimdi orada. Oradan çıkmışlar. Bindiler. İlk önce İdealtepe’ye gideceğiz… Sordum. Sonra nereye? Atalar’a abi, dedi yanıma oturan. Peki, dedim. Baktım, biri oturamıyor. Yani kıçının üstüne oturamıyor abi! Anladın? Yanıma oturan mini etek giymişti. Arkadakilere dikiz aynasından baktım. Birinin gözleri dışarı çıkacaktı sanki. ‘Sigara’ içmiş. Öbürünün yaka bağır açık, göğüsler haşat. Abi, Bahariye’de kilisenin arkası daha beter! Her sabah prezervatif süpürmekten bıktık, diyor abi arkadaşım. Neyse abi. Yanımdaki bana döndü. Abi, bira içtim de… Ağzım kokuyor mu, bi’ baksana, dedi. Ne koklayacağım senin ağzını, dedim. Yavaşladım. Bak, kızım dedim. Benim senden büyük üniversiteye giden kızım var. Sana da ‘kızım’ diyorum, iyi dinle beni… Bu tuttuğunuz yol iyi yol değil. Böyle giderseniz orospu olursunuz… Yazık değil mi size? Kızım ben bu havada paltoyla zor duruyorum, üşümüyor musun böyle minicik etekle? Hiç ses yok abi. İdealtepe’ye geldim. İkisi indi. Yirmi üç lira yazdı taksimetre. Yirmi lira aldım. Diğerine şöyle bir alıcı gözüyle baktım. Sordum yine de… Devam edeceğim. Paran var mı? Paraya gerek mi var, der demez, hadi kızım sen in burada, deyip indirdim kızı abi.”