
Hala, kulakların çınlıyor mu hâlâ? Niçin “EFT/havale” değil hala? Ölüp gideceğim sebebini bulamadım hâlâ?
Monthly Archives: Ağustos 2020
Okuyalım, öğrenelim: “Hala” değil, “hâlâ”!
Sakın boş verme Asuman!

Tansaş’ın bir vakitler faaliyet gösterdiği İstanbul-Bahariye’deki yerinde Asuman adında bir mekân açıldığını görmüştüm yıllar önce. Kapısında da bi’ kuyruk, sormayın gitsin! Hafta sonlarının klasik görüntüsüydü. Sosyal medya neslinin yılmaz neferleri daha kuyrukta “selfie” mesaisine başlarlardı. Yemek için kuyruğa girmekten hiç hazzetmemişimdir. Ne kadar merak etsem de bu çikolatacı dükkânına adım atmadım.
Covid-19 dünyamızı işgal etmeden evvel Akasya’daki şubelerinde kuyruk yoktu. Girip bir tadım yapayım dedim. Özenli, temiz bir mekân. Halk “gurme”si değilim. Şikemperver de sayılmam. Tatlı analizi yapmaya mezun değilim kısacası. Şu var ki gidilebilir, çikolata menüsünden damak tadınıza göre seçim yapılabilir. Eh, bi’ miktar “ambiyans”a da para ödüyorsunuz. 1-2 liraya da çay var, 5 liraya da…
Dedim ya, belli bir kalite hissiyatı var. Su şişeleri cam, peçeteler recyclable ve mekânın ruhuna uygun düşeceği sözler de yazılmış o peçetelere… Ben de bi’ sivrilik (peki, kıllık da kabulüm) yapıp not düştüm o peçeteye… Yolum düştüğünde bakacağım; sizce düzeltmişler midir?
Kim öğretecek insanlara hayat bilgisini?
Hangi cadde veya neresi olduğu mühim mi? Bahariye’den, yürüye yürüye “metrobüs” adı verilen zamazingoya binmek için Söğütlüçeşme’ye gidiyordum her sabah olduğu gibi. Siyahlar giyinmiş bir adamın üstüme doğru geldiğini fark ettim hızlı adımlarla. Beni geçip şöyle dedi: Kim yaptı bunu? Gördünüz mü?
Arkama dönüp baktım. Küçük bir pastanenin caddeye atılmış masasının etrafına toplanmış üç kişiden, saçı kırlaşmış olanı gayet sakin cevap verdi: Bir hayvan ezdi gitti.

Yolun hemen kıyısında başının yarısı ezilmiş, vücudu hafiften yassılaşmış ve arka ayakları kıpırdayan sarılı beyazlı yavru kediyi görmemle başımı çevirmem bir oldu. İçime sipsivri bir çakı saplandı o an. Adımlarım yavaşladı, geri dönmeyi düşündüm, hızlı hızlı gelip geçen vasıtaların lastiklerine göz gezdirdim. O kediyi can çekişir halde koyup giden “insan”ı görebilmek, hesap sorabilmek için.
Kediye yapılabilecek bir şey yoktu esasen. Başının yarısı ezilmişti, beyni dağılmıştı ve umutsuzca çırpınıyordu. Olduğum yere yığılacak gibi oldum. İçim kanaya kanaya, ayaklarıma kilolarca ağırlık bağlanmışçasına yürümeye çalıştım. Yamuk yumuk kaldırımları adımlarken Sezai Karakoç’un Ayinler/Çeşmeler‘deki o yürek yakan mısraları düştü aklıma:
“Kim verecek kedilere trafik bilgilerini
Ki hayatlarıyla ödemekteler bir yandan öbür yana geçmeyi”
Kim öğretecek insanlara hayat bilgisini, kedileri de sevebilmeyi?
Vü vs ve!
Merhum Nurullah Ataç’ın arası hiç iyi değildi “ve” bağlacıyla. Bilen bilir. Tilciklerin efendisi, Arapçadan mülhem “vü”nün “ve”ye dönüşüp Türkçeye girmesine tahammül edemiyordu. Yeni nesil reklamcıların da arası iyi değil şu “ve” bağlacıyla.
Oysa iki kelimeyi “ve” bağlacıyla kullandığınızda ek hususuna azami dikkat göstermek iktiza ediyor. “Ustalıkla ve özenle üretildi.” yazmak köylülük falan değil sevgili İsviçreliler! Her şeye “süper” demekle olmuyor bu işler!
“Sıkıntı büyük” Cumhuriyet!
“Cumhuriyet gazetesinin 96 yılı, aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin de 97 yıllık öyküsüdür. Yunus Nadi, 7 Mayıs 1924 günlü ‘Sunuş’ yazısında Cumhuriyet’in ilkelerini ‘Gazetemiz ne hükümet gazetesi ne de bir parti gazetesidir’ sözleriyle özetledi. Bu ilkelerine de hep bağlı kaldı. Cumhuriyet, her dönemde gerçeği öğrenmek isteyenlerin, çağdaşlığı savunanların gazetesi oldu.” diye yazıyor 7 Mayıs 2020’de Hikmet Altınkaynak.
Cumhuriyet gazetesi, gençlik yıllarımdan itibaren doğru, kurallı Türkçenin bir kalesiydi. En azından benim için öyleydi. Bir kelimenin yahut bir noktalama işaretinin doğru kullanımının sağlamasını Cumhuriyet gazetesinden (zinhar “Cumhuriyet Gazetesi’nden” değil gençler!) yapardım.
Ya şimdi? “Sıkıntı” illeti Cumhuriyet’i bile eline geçirmişse durum vahim! Çaya, çorbaya “sıkıntı”! Üstteki gazete kesiği (“kupür” de diyebilirsiniz, “sıkıntı” yok!) bu vahametin vesikası maalesef. Oysa “sıkıntı” neydi? Huzursuzluk, gönül darlığı değil miydi? Bunaltıcı ruh hâli değil miydi? Ya kaygı, keder?
Herkes mes’ud mu mes’ud! Hakkı Devrim terk-i dünya eyledi, Şiar Yalçın da… Necmiye Alpay’dan ses yok. Attila Aşut var çok şükür!
“Bir Öykümüz Var”dı.
Düşünsenize… Ulusal kanalda, devlet televizyonunda… TRT’de çocuklara bir tiyatro sanatçısı öykü okuyor… Füruzan’dan… “Parasız Yatılı” öykünün adı. Okuyan Olcay Poyraz. Programın adı “Bir Öykümüz Var”.
’70’lerin başıdır. Siyah-beyaz ekranların, ruhumuzu rengârenk bir panayıra çevirdiği o güzelim yıllar… Hani, şimdilerde Kanal D’de “Uzak Ara Eğlence” adıyla eğlenceli, matrak olduğu zannıyla cilalanan bir program var ya… Hah, işte o programın hası, ağababası TRT’de “Hangisi Doğru” (“Üç Yalancı” diye de bilinir) adıyla Cenk Koray’ın sunumuyla yayınlanırdı.
Olcay Poyraz, Göktay Alpman ve Üstün Savcı’nın bir kavramı, deyimi, hâdiseyi anlatırken yarışmacıları yanıltmasına dayanan bu sıra dışı eğlenceli kurdelede (“kurdaaale” değil) Güneş Tecelli de bir ara sunucu olarak yer almış mıydı acaba? Nefis bir Türkçenin konuşulduğu, tonlamaların, diksiyonun hep kendini hissettirdiği, eğlencesi kıvamında bir yarışma programı… “Hangisi Doğru”, suyunun suyunun suyu “Uzak Ara Eğlence”nin sağından atıp solundan geçecek bir kalibredeydi. Bu programa emek verenlerden terk-i dünya edenlere rahmet, kalanlara uzun ömürler dilerim.
Olcay Poyraz yıllar öncesinden şöyle sesleniyor: “Sevgili çocuklar, hepinize başarılar. İyi akşamlar.”
Online öğrenelim: hiçbir
Covid-19 patlak vermeden evvel çocuklar ne şendi! Okul kantinlerinde glikoz şuruplu meşrubatlar eşliğinde kanatlılardan mamul sosisli sandviçler yerlerdi… Hey gidi günler!
Türkçe yazım hataları için “başlık”ım “Okuyalım öğrenelim”di Yamalı Poğaça’da. Duydum ki mekteplerin açılışı 21 Eylül’e ertelenmiş… Online eğitime devam kararına binaen “Online öğrenelim” yaptım sevgili gençler ve hep genç kalanlar, nasıl?
Eğitimin önünde “hiç bir” engelin duramayacağı sözünün bir okulda yazmasından tabii ne olabilir! Keşke “hiçbir” de yazabilselerdi. Eh, kadı kızında da bu kadar tenakuz olur.

Ve Meryem ve Can ve “coitus interruptus”!
SEO ile CEO kardeş mi acep?
Memleketin konjonktürel vaziyeti yengen, fahri yengemiz Meryem (Uzerli) ise pek yengen haldeyken insanın boğazından lokma geçmiyor neredeyse. Muhsin Paşa’nın oğlu ise “handiyse”yi tercih eder antrparantez “neredeyse” yerine.
Magazin gündemine göz ucuyla bile bakmaz oldum. Ne de olsa dizi gülleri, şarkıcı ve türkücü taifesi Bodrum’u, Çeşme’yi mesken tutmuşken sidik zoruyla imal edilen gündem de suyunun suyunun suyu kıvamındadır. Ne ki işler böylesine kesat iken ünlü ve de artistik pozlarıyla röportaj yaptığı konuğundan rol çalan Ayşe’nımın şuh pozlarıyla, epilasyonlu ve bronz bacaklarıyla desteklenen “millî yenge” Meryem Uzerli röportajından bîhaber oluşum KKTC’de ve ülke genelinde pek ayıplanır olunca, dümeni Nişantaşı semalarında bomba gibi patlayan röportaja kırmak farz oldu.
Bu arada bir “borsacı Can Ateş”tir gidiyor! “Borsacı” tesmiye edilen meslek (!) “turşucu” gibi bir meslek mi, bilemedim ne yalan söyleyeyim. Ne bileyim, “broker” de yahut “dealer”… Elinde yüklü parası olan kuyumcunun, peynir tüccarının, galericinin aracı kurumun müşteri temsilcisine telefon açıp da bunu al, bunu…
View original post 422 kelime daha
Öyle “Dada”yla, “Kabarett” yazmakla olmuyor bu işler!
Öncelikle şu “çok bilmiş” cümleleri bi’ okuyalım mı?
Okan Bayülgen’i bilmeyeniniz yoktur. Her şeyden öte iyi bir tiyatro oyuncusu olduğunu düşünürüm “entel”liğini her fırsatta yüzümüze tokat gibi çarpan Okan Bayülgen’in.
TV ekranlarında yaş aldı. Eh, biz de yaşlandık onunla. Gece Kuşu oldu programının adı. Zaga oldu. Televizyon Çocuğu da oldu. Uykusuzlar Kulübü de… Disko Kralı da… Durmadan format atıyordu gece mesaisine… Dada da olmuştu tabii programının adı, Fransa’nın kültürel ikliminde demlenmiş biri sıfatıyla… Televizyona “aptal kutusu” muamelesi yapa yapa televizyona iş yaptı yıllarca. İzm’lerden izm beğen deseler kültürel dairede, “dadaizm”e reyini veren biridir ya bu satırların yazarı… En çok da Dada adını sevmiştim.
Yıllar içinde o eski “ayrıksı” havasından uzaklaşıp magazinel sulara yelken açtığında ben de ona el sallıyordum McLuhan’ın adasından… Eş dost takımından şarkıcı türkücü, numeroloji, “meleksi terapi” tayfasıyla al gülüm ver gülüm programlarıyla epey irtifa kaybetti. Kaybettik onu.
Şehrin “entelektüel abisi” olarak bir mekân açmasını bekliyordum. İyi bir dünyalık yaptı haliyle. Kazandıklarını çarçur etmeyip bir “complex” açmış Şişli’de: Dada Salon. İyi yapmış. “Bar”, “Kabarett”, “Club”, “Brasserie & Sahrap” adlarında kompartımanların olduğu bir “entelektüel mekân” demekte beis yok. Reklamcılar, sinemacılar, televizyoncular, kapaklarında Yeşilçam filmlerinden apartılmış, renkli Adile Naşit, Şener Şen, Münir Özkul figürlerinin bulunduğu tabloid kültür dergilerinin müdavimi gençlerin bazıları için de “statü” sembolü bir uğrak yeri…
Şimdi… Girişteki “görsel”e geliyorum. “Hakkı ağabeyi, ‘aklımı’, ‘hafızamı’, ‘gençliğimi’ yitirdim. O bana gidenleri anlattı ben de yeni gelenlere onu anlatacağım.” yazmıştı Okan Bey, Hakkı Devrim 15 Haziran 2016’da terk-i dünya eylediğinde Twitter’da.
Okan Bey’in Hakkı Devrim’li Medya Kralı gerçekten de “kral” bi’ programdı Türkçe hassasiyetini göz önünde bulundurması bakımından. Okan Bey’in en azından böyle bir hizmeti olmuştur. Sezar’ın hakkı Sezar’a!
Ne ki merhum Hakkı Devrim’in kemiklerini sızlatan yalapşap noktalama ve yazım hatalarıyla Okan Bayülgen (veya bu web sitesini hazırlayan sorumsuzlar) Türkçenin çanına ot tıkamışlardır büyük bir aymazlıkla! Ayıptır, yazıktır, günahtır!
“Şaşalı” ne demek Allah aşkına? Ya “mekan”a ne demeli? Reklam ajanslarında “reklam yazarı” olarak staj yapanların ortak sorusudur: Şapka kalkmamış mıydı? Osmanlıca mı?! Geçiniz. “Sıra dışı mekanı gerçekleştirmek”e ne diyelim? Öyle bir durumdayız ki neredeyse çişimizi gerçekleştireceğiz millî birlik ve beraberlik içinde! Kontrollerini gerçekleştiren müşteri temsilcilerine selam olsun!
Ooo, “after show mekan” da varmış! “Okan Bayülgen’in beynindekileri gerçekleştirdiği bir hayal dünyası” imiş! Bakınız, şu “gerçekleştirmek” ne kadar da kullanışlı bir söz/cük! Şakaklarımda bir zonklama gerçekleşiyor şu anda! Hele hele “şundan şuna, bundan buna” yelpazesinde iki unsur arasına virgül konmayacağını bilememek Hakkı ağabeyimize yapılan büyük bir ihanet değil de nedir! “İçindeki dev kütüphanesinden pirinç balkonlu sahnesine,” yazmak “gerçekleştirilmesi” epey güç bir iş olmalı.
Hakkı ağabeyimizin ruhu muazzep olmasın. O muzip ve babacan tavrıyla, kalın çerçeveli gözlüğünün üstünden attığı nazarlarla şu garabet hataların tashih edilmesini bekliyor Hakkı abi… E, hadi!


