Monthly Archives: Ağustos 2026

Bildirim

Telefon öttü. Ötme dedim, dinlemedi. Ötüken’den bildirmeye kafayı takmış. Ekranın altında kırmızı bir ben gibi büyüyüp duruyor: bildirim. Bir mesaj, iki kampanya, üç “seni özledik”… Ulan beni özleyen banka mı kaldı! Ödeyeceğim faizle ilgileniyorlar, feyzimle değil.

Eskiden zil çalardı, kapıya giderdik; şimdi zil cebimizde, kapı biziz. Güncelle beni, diyor. Güncellemezsem ne olur? Eski sürüm insan mı olurum? Sürüm sürüm sürünürken “yeni özellikler eklendi” diye seviniyoruz. Parmak izi bırakıyorum her yere, parmağım yok hükmünde. Yüz tanıma açıldı, yüzüm tanınmaz hâlde. Face ID beni benden iyi biliyor da annem hâlâ “oğlum biraz solgun görünüyorsun” diyor. Anaların algoritması işte!

Bildirim sesi ile ezan arasına kaç saniye koymalı insan? Sabah namazına kalkmadan “Sepetinizde ürün kaldı” diyor bir mağaza. Sepet? Hazreti Musa’yı Nil’e bırakan sepetten buraya nasıl geldik? Musa sepette, ben sepette, memleket sepette; indirim kodu girilirse belki kurtuluş %20. Kod: KADER20. Uygulanamadı. Şartları karşılamıyorsunuz. Zaten hiçbir şartı karşılayamadık ki! Yaş şartı, maaş şartı, evlilik şartı… Şartnameye bakıyorum, dipnotta küçücük: “Hayat stoklarla sınırlıdır.” Tükendi yazıyor. Stokta yok. Stoacı ol bari!

Epiktetos açmış push notification’ı: “Seni rahatsız eden şey olay değil, ona dair yargındır.” Bu arada kargo yine gelmedi. Kapıcıya bırakmış olabilir mi? Kapıcı epik tost yapıyor aşağıda; kaşarlı, kavurmalı ve bol kederli.

Gece telefonu ters çeviriyorum, dünya susmuyor. Sessize alıyorum, içim titreşimde.

“Rahatsız Etmeyin” diye bir mod var; keşke insanın çocukluğuna da konsa. Rahatsız etmeyin: babam uyuyor, annem ağlıyor, ben büyüyorum. Üçü de sessizce olur, üçünün de bildirimi gelmez. Kapıyı yavaş kapat, ışığı açma, sorma. O modu çocuk kendi kurar zaten; kimse öğretmez, herkes bilir. Büyüme bildirimi gelmedi.

Bir sabah cep aynamı açtım, yazılım kendi kendine güncellenmiş: saçlara ak düşmüş, gözaltına geceler fenâ oturmuş. Kabul ediyor musunuz? Etmiyorum. “Daha sonra hatırlat.” Daha sonra kim? Hatır kimde?

Hatırlamak zaten insanın en acımasız uygulaması; silemiyorsun, önbelleği temizliyorsun, yine geliyor. Bildirim: Depolama alanınız dolmak üzere.

İyi de kardeşim, ben neyi sileyim? İlk öpüşmeyi mi, babamın sesini mi, göğsümdeki ağrıyı mı, hep yarıda kalmış cümleleri mi? Seç, diyor. En büyük dosyaları sıralayabiliyor da en ağırlarını sıralayamıyor.

Fotoğraflar bulutta. Ölüler?
Bulut deyip geçmeyin; eskiden rahmet yağardı oradan; şimdi şifre soruyor namussuz!


İnsanlar…

Olric: İnsanlar çoğu zaman cevap vermemeyi bir çeşit statü göstergesi sanıyor. Oysa iki satır cevap vermek kimsenin ağırlığından bir şey eksiltmez, efendim.


Mutlaka

“Mutlaka” ne güzel kelime!

İnsana güven veriyor. Bir kere söylendi mi iş yarı yarıya hâllolmuş gibi geliyor kulağa. İki kere söylendi mi tamam diyorsun. Üçüncü “mutlaka”dan sonra o işin olmayacağını düşünmemek mümkün değil.

Bir “iş” için biri aracı olacaktı. Ben talep etmedim; kendisi üstlendi. Önce: “Aklımda, unutmadım, mutlaka organize edeceğim.” Bekledim. Organizasyon büyük çaplıydı herhâlde. Ses çıkmadı. Aylar sonra nazikçe hatırlattım. Unutulduysam bileyim, iş kapandıysa onu da bileyim.

Cevap süratle geldi. Özür, mahcubiyet ve yeni bir “mutlaka”: “Bu hafta mutlaka bir görüşme planlayacağım.” İçim rahatladı. İnsan “mutlaka”yı ikinci kere görünce ister istemez devlet teminatı sanıyor. Haftalar birbirine kuyruk taka taka geçti. Bir müddet sonra bu kez daha teknik bir takvim çıktı: Önümüzdeki hafta görüşülecek, günü ve saati bildirilecekti. Haftanın yedi günü yetmedi. Gregoryen takvime ayıp oldu.

Bir ara yeniden haber geldi: “Önümüzdeki hafta haber vereceğim.” Bu vesileyle “önümüzdeki hafta”nın takvimde sabit bir karşılığı olmadığını da öğrendim. Ufuk çizgisi gibi bir şey; siz yaklaştıkça o da ilerliyor.

Aynı tarifenin light versiyonu insan ilişkilerinde de mevcut. Birileri sizi çok özlüyor. Güzel sohbetinizden mahrum kaldığını söylüyor. Sanaldan reele geçiş teklif ediliyor, kabul ediliyor. Siz de “Günü söyle” diyorsunuz.

Sonra? Derin bir huzur. Kimse kimseyi rahatsız etmiyor. İnsan ilişkilerinde sessizliğe verilen kıymet gerçekten arttı. Ben eskiden “haber vereceğim” cümlesini gelecek zaman sanıyordum. Meğer nezaket kalıbıymış. “Hoşça kalın”, “yine bekleriz”, “bir ara uğra” ailesinden.

“Haber vereceğim”: Haber vermeyeceğim ama konuşmayı burada güzel bağlayalım.

“Mutlaka görüşelim”: Allah ömür verirse bir alışveriş merkezinde belki karşılaşabiliriz.

“Seni arayacağım”: Telefonumda numaran kayıtlı.

İşin tuhaflığı şurada: Kimse “Lütfen bana bir vaat ver” demiyor. Kimse karşınızdakinin yakasına yapışıp “Bir ‘mutlaka’ alabilir miyim?” diye yalvarmıyor. Birileri “mutlaka”yı kendiliğinden tedavüle çıkarıyor, paketleyip size teslim ediyor. Sonra ürünün servis hizmeti yok. Bir müddet sonra siz ararsanız da tuhaf bir pozisyona düşüyorsunuz: “Şey, geçen ay siz kendi kendinize bana bir söz vermiştiniz de…”

Belki yeni iletişim düzeninde söz, eylemin yerine geçen bir emoji oldu. “Arayacağım” yazınca arama eylemi tamamlanıyor. “Aklımdasın” deyince hafıza görevi yerine getiriliyor. “Mutlaka” da cümlenin sonuna vurulan kurumsal kaşe olabilir:

MUTLAKA
Kaşe–İmza

Altında hiçbir şey yok.

Biri “Mutlaka görüşelim” dediğinde hemen anlıyorum. Demek ki görüşmeyeceğiz. Biri “Haftaya bir toplantı ayarlayacağım” yazdığında da o haftayı sıkboğaz etmiyorum. Toplantının haberi yok, benim haberim var.

Mutlaka yazacağım, demiştim kendi kendime…
Yazdım.

İnsanlar söylemek zorunda olmadıkları şeyleri niye söylerler acaba Olric?


Hayaller Al Ries, Jack Trout; gerçekler Pattes+Nazo!

Televizyon karşısında zihnimizin uyuştuğu o steril kuşaklarda, geçen gün gözüme bir reklam takıldı. Ekranda çıtır çıtır olduğu ifade edilen bir patates cipsi boy gösteriyor: Pattes. Tam “Hah, cips pazarında bir sen eksiktin!” diyecekken, kulak zarıma tanıdık bir ses yanaştı: “Var mı Nazo gibisi!”

Hoppala! Yaratıcı bir reklam kurgusu, bir kampanya vaadi falan aradım. Pattes alana Nazo hediye miydi? Pattes’i toz içeceğe banıp mı yiyecekti yoksa hedef kitle? İki markanın reklamı “teknik bir aksaklık” neticesinde üst üste mi binmişti yoksa?

Hayır, hiçbirisi. Karşımızdaki şey, reklam dünyasının o bilindik zihniyetinin ve ajans pratiğinin son şaheseriydi! Pazarlama dünyasında buna “ezber bozmak”, “dikkat ekonomisi” gibi cafcaflı isimler takıp ambalajlarlar. Altını biraz kazıdığınızda ise karşınıza çıkan tek şey şudur: Konuşulsun da nasıl konuşulursa konuşulsun. Reklamın iyisi kötüsü yoktur kolaycılığı devrede yani.

Hani mahalle aralarındaki dükkânların önüne sepet koyup “Tişört alana çorap bedava” diyen ya da “Tavuk dönerin yanına ayran bizden” diye bağıran o eski usul işportacı mantığı vardır ya, işte bu reklamın vizyonu da tam olarak o tezgâhtan devşirme bir “yaratıcılk”! Hayır, yazım hatası yok.

Oturup derinlikli bir strateji kurmak, markaya bir kimlik kazandırmak veya dil işçiliği yapmak yerine kolaya kaçıp iki ürünü aynı çuvala tıkıp ekrana fırlatmıştır.

Bu cin ekolün temsilcileri, günde yirmi sayfa “pazarlama “marketing” kitabı okumakla falan da övünüyorlardır, emin olun. Bu ekolün temsilcilerinin başuçlarında Al Ries’lar, Jack Trout’lar falan eksik olmaz. Sektör kitaplıklarının tozunu yutmuş olmakla hava atılırken Al Ries, kitaplarında bas bas “Marka tektir, zihinde tek bir kelimeye odaklanmalıdır, hattı genişletmeyin” diye bağırır, bu kurnaz reklamcılık vizyonu gidip cips ile toz içeceği aynı anda satmaya kalkışır. Demek ki okumuş gibi yapmak da bir yere kadar… Mühim olan o bilginin ahlakına ve estetiğine sadık kalacak vizyonu da göstermek.

Tüketiciyi sadece gürültüye tepki veren refleksif bir kitle zanneden, yaratıcı tembelliğini “aykırılık” maskesi arkasına gizleyen bu kolaycılık döneminin can çekiştiğini gösteriyor bu reklam.

Durum şu: Karşımızdaki markaların arkasında Nazlı Grup var. Adamlar çatı şirketin o eski, yerleşik amiral gemisi markası Nazo’yu yeni çıkardıkları patates cipsi Pattes’e kaldıraç yapmaya kalkmışlar. Bu Pattes; doğrudan Lays’lerin, Doritos’ların, Pringles’ların kurtlar sofrası kurduğu paketli cips reyonunun yeni adayı ha, dikkat! Bu çalışma için ajansın strateji departmanından Effie’ye nasıl bir metin sunulurdu kim bilir!

Böyle bir devler liginde, iki ilgisiz markayı aynı sepete atıp “ikisi de bizim malımız nasıl olsa” uyanıklığıyla ekrana sürmek reklamverenin parasını çarçur eden, tüketicinin aklını bulandırıp hedefi ıskalayan acınası bir ticari kurnazlık hamlesidir. İletişim dilini sebze çorbasına çevirerek cips satabileceğini ve o cips pastasından bir dilimi cukkaya indireceğini sanmak, tüketici zihnini hiç mi hiç anlamamaktır.

Demem o ki dostlar; ortada reçete yazan bir “doktor” falan yok. Elindeki yeni cipsi satabilmek için geçmişin tozlu raflarından bulduğu bayat fikirleri “özgün tarif” diye yutturmaya çalışan eski usul bir kombin esnafı mantığı var.