Edebiyatçı dediğin adam iki satırlık yanıt yazamıyorsa kütüphanesinin raflarına kaç kitap dizmiş olursa olsun beni zerre kadar ilgilendirmiyor.
Kimse kimsenin şiir, öykü, tiyatro oyunu dosyasını okumak zorunda değil. Kimse kimsenin şiirine, hikâyesine, romanına vanilya kokusu sürmek zorunda değil. İnsan bu; meşguldür, yorgundur, canı istemez, dosya dağının altında kalmıştır… eyvallah. Ama “Vaktim yok, kusura bakma” yazmak bu kadar mı ağır işçilik?
Edebiyat biraz da muhatap alma sanatıdır. Boşuna değil, kökü “edeb”den gelir: Yol yordam bilmek. Sen kelimeyle uğraşıyorsan karşındaki insanın cümlesini de görürsün. Görmüyorsan orada kibir kabarmıştır. O kibir ne hamamda temizlenir ne gasilhanede.
Az buçuk okuyup yazanlar ve ajans koridorlarında engelli koşu yapanlar iyi bilir: Her markanın bir vaadi vardır. “İnsana değer veriyoruz” dersin, sonra müşterinin mesajına üç gün dönmezsin; o zaman senin marka kimliğin değil, dümdüz tabelan vardır. Edebiyat dünyasında da aynı hesap. Panelde “insan”, söyleşide “duyarlılık”, önsözde “vicdan” diye tespih tanesi dizerken kapına efendice gelen bir mesajı görmezden geliyorsan metin ile hayatın arasındaki makas epey açılmış demektir. Hem de terzi makası değil, bahçıvan makası.
“Hayır” demek ayıp değildir. “Okuyamam” demek ayıp değildir. “Bu konuda yardımcı olamayacağım” demek de ayıp değildir. Ayıp olan muhatabı adam yerine koymamaktır; çünkü cevap vermek dosyayı üstlenmek değildir, yalnızca “seni gördüm” demektir. Alt tarafı iki satırlık insanlık izi.
Her suskunluk derinlik değildir; bazen düpedüz çukurdur. Üstüne edebiyat yaprağı düşmüş diye göl sanılmasın. Edebiyatçı kimliği yalnız usturuplu cümle kurmakla edinilmiyor. Güzel reddetmek de var bu işin içinde. Güzel uzak durmak, güzel “olmaz” demek, usulünce susmak bile var.
Cevap iki satırdır. Cevaba tenezzül etmemek ise koca bir karakter tahlili.