Edebiyat Dünyasındaki Görünmez İktidar: İmza Sermayesi

Edebiyat dedikleri yerde metin tek başına iş yapmaz. Koluna mutlaka birileri girer. Kitap daha kapağı açılmadan o kollar tarafından sarıp sarmalanır. Bir paragraf, “tanınmış” birinin elinde “cesur dil” olur; ismi duyulmamış birinin elinde “dağınık”… Aynı oyun, sağlam bir “network”ün içinden geliyorsa “dil deneyi” diye yere göğe sığdırılamazken ismi duyulmamış ve “genç” olmayan birinden çıkıyorsa “fazla zorlanmış” diye yüz buruşturulur. Metin okunmadan önce yazanın adı ve soyadı okunur.

Bu bir “imza sermayesi”dir. Edebiyat mahallesinde bazı imzalar peşin krediyle sağda solda fink atar. O kredi, kötü metindeki kusuru karakter saydırır. Yetmez, savrulmuşluğu cüret diye pazarlar. Kibri de tavır diye ambalajlar. Yalan yanlış yazılmış kelimeleri, ifadeleri ve noktalama işaretlerinin kullanımındaki tutarsızlığı “yazar tasarrufu” diye yedirir. Aynı cümle için birine kırmızı kalem çekilir, “meşhur yazar” en fiyakalısından koltuğa buyur edilir.

Okur da bu günahın gönüllü köleleri olduğundan hepten masum değil. Bizde metnin peşinde koşan okur yok. PR hamleleriyle, “sosyal medya” yelpazesiyle havalandırılmış yazarların etrafında oluşturulmuş aura’ya tav olan geniş bir kalabalık var. Ünün buğusu, dergi çevresinin buğusu, birbirinin sırtını sıvazlayanların buğusu, teşekkür yazılarının buğusu, yarışma jürilerinde dönen tanışıklıkların buğusu… Bir isim etrafında “menkıbe” birikince, berbatın berbatı cümleye “bilinçli tercih” muamelesi yapılır. İsmi bilinmeyenin tertemiz paragrafı derin umursamazlıklar içinde idam edilir. Okur denilen “leş kargası” (Ece Ayhan Çağlar’ın ruhu şâd olsun) ise metni değil, metne önceden verilmiş hükmü teyit eden bir figüran olarak bu kumpanyada rolünü oynar.

Kitabı okuyan yok, yazarın parlatılmış edebî sicili kâfi. Daha acısı da şu: Aynı çevre, durmadan “yeni ses” aradığını söyler. Yalan! Yeni ses değil, güvenli ve kronolojik anlamda genç arıyor onlar; “genç ses” değil aradıkları. Metne değil, o metni yazanın yaşına bakıyorlar. Şiirde de böyle, öyküde de… Kısacası, önceden bir yerlerde (rakı-balık-tarator masası tercih edilir) mühürlenmiş, bir “ağabey”den “onay” kaşesini almış, birkaç doğru masada adı geçmiş yahut hakkında üç beş “isimli” kişinin “acayip iyi çocuk” dediği bir yeniliktir bu. Edebiyatın “genç ses” diye pazarladığı şeyin önemli kısmı, tanıdık isimlerin birbirine açtığı kapılardan ibarettir.

Bu yüzden memlekette bazı metinler sadece yayımlanmakla kalmaz, kutsanır. Bazı metinler ise reddedilmez, küçümsenir. Aradaki fark estetik, poetik falan değildir. Sınıfsaldır, çevreseldir. Network denilen çark tam da budur. Hangi masada oturduğun, hangi derginin çevresinde dolaştığın, kimi tanıdığın, adının kimde çağrışım yaptığı… Bunlar yazdığın metnin iç cebine yerleştirilmiş görünmez kartvizitlerdir.

İşin trajikomik tarafı ise bu düzenin en hararetli savunucularının kendilerini “muhalif” olarak lanse edenlerden çıkmasıdır. Dilde devrim, yapıda kırılma, merkezle kavga… Hepsi ağızda karamela! Masaya dosya gelince sorular gelir: Kim bu? Yaşı kaç? Hangi dergiden? Kiminle oturup kalkıyor? Şişenin markasına göre şarabın tadını çıkardığını zanneden görgüsüz zenginler gibi şarabı içmeyenler etiket yalıyor.

Bu yüzdendir ki “tanınmış” bir isimden gelen zayıf metinler üstüne uzun uzadıya konuşulur. “Niyet” aranır, “alt metin” sorgulanır, “külliyatı içindeki yeri”ne bakılır. Adsız birinin güçlü metninde ise ilk aranan şey bellidir: kusur. Birinde hata büyütülür, diğerinde hata yorumlanır. Birine “çalışsın” denir, öbürüne “deneysel çalışma”…

Edebiyatın sınıf ayrımı burada ortaya çıkar: Aynı yara için birine şefkatle pansuman yapılırken diğeri otopsi masasına alınır. Anlatım bozukluğu, “ses kırığı” olur. İmlâ zaafı, “yazar tasarrufu” diye övülür. Metin dağılır, “deneysel akış” diye alkışlanır.

Bazı yazarlara kusuru, hatayı marifet diye satma imtiyazı tanınmasına şaşıran yok neredeyse. Değneksiz köyde elini kolunu sallayarak gezen gezene… Bunun adını koyayım: imza sermayesi. Böylesi yazar takımı cepten yemektedirler. Daha kapağı açılmadan, yayımlanmasını takip eden birkaç ay içinde “yılın kitabı” ilan edilen kitapları gördü bu gözler! Minderde peşin peşin tuş! Direkt şampiyon! Sonra da buna gazetelerin eklerinde “edebî sezgi” süsü verilir. Bu memlekette neler yendi, bu da afiyetle yenir.

İyi metnin bir özelliği vardır: Gecikir, geciktirilir; sürünür, süründürülür. Yüzüne kapılar kapanır, bir masada sarakaya alınır, editörler dudak üstüne dudak büker. İyi metin, kaderini bu kuşatmayı yardığı ölçüde kendi yazar. Bu yolda o metnin maruz kaldığı yok sayılma, görülmeme, aşağılanma merdivenlerinde tökezlemek kaçınılmazdır. Bunu göze alarak yılmadan azmin, sabra desteğini körüklemek şart olsa da edebiyatın asıl sınavı metne soyadı kadar kredi açılıp açılamayacağı noktasında düğümlenir.

Bu memlekette bir gün gerçekten metin söz sahibi olacak ise önce şu put kırılacak: tanınmış imza. Bu put kırılmadan ne yepyeni ses çıkar ne risk alınır, ne de edebiyatın yüzü gözü temizlenir. Geriye çevre dayanışması kılığında gezinen bir esnaf ahlâkı, birbirine müşteri getirip götüren cümleler, belli masalarda ona buna kefil olan övgüler ve birbirini şişirip duran “eleştiri” yazıları kalır. Metnin kaderi, adının gölgesini fersah fersah geçmezse ortada edebiyat değil, bir dayanışma kulübü vardır. O kulübün de kapısında dikilen fedai bellidir: imza.


Yorum bırakın