Author Archives: adnanalgin

Ruh diyor ki: “Geleceği hatırla dedik sana ahbap, daha fazla uzun etme!”

Sözlerime müteveffa Eli Acıman’ın bir sözüyle başlamak en doğrusu: “Bir iletişim faaliyeti olan reklamcılıkta hüner, en kısa sürede, en sade, en yalın, en basit, en anlaşılır mesajı verebilmektir.” Bundan sonra yazacaklarımı okumasanız da olur.

John Carpenter’ın, Ray Nelson’ın “Eight Clock in The Morning” adlı hikâyesinden senaryolaştırdığı 1988 tarihli They Live filmini hatırladım, “Reklam sektörüne yengen demek de size düşmedi. Çamur at izi kalsin mantigiyla klavyenin basina oturup emek verilmis isleri rezillik olarak nitelemek de haddiniz değil.” cümlelerini okuyunca. Faşizan, yasakçı bir zihniyet. Kibri de cabası. Şu anki iktidar partisinin başkanı kadar dahi, karşıt fikre tahammül gösteremeyen, eleştiriye katlanamayan reklamcıların varlığı cidden ürkütücü. Beğenmeme hakkımız yokmuş anlaşılan. Ne güzel! Merak eder dururdum, reklam sektörü hakkında fikirlerimi yazabilmem için kim(ler)den icazet alacağımı… “Geleceği Hatırla” sloganını yazan şahısmış meğer bu yetkili merci! “Had” belirleme görevi de bu şahsınmış. Ne âlâ!

Ne slogana  ne de reklam yazarına çamur attım! Bilakis pırıl pırıl işler görmeye, dilimizin nüanslarını doya doya okumaya hasretim. “Çamur atmak”ın anlamını bildiğinden de şüpheliyim bu “merci”in. Zira “çamur atmak”, “iftira etmek” olarak bilinir. “İftira” ise bir kişiye aslı astarı olmayan bir suç yüklemektir. Deyimlerimize bihakkın vakıf olamayan “reklam yazarları”ndan çok çekti reklam sektörü. Fî tarihinde, Kadir Çöpdemir’e Turkcell reklamında “Yeter ya, bi’ kalıbı dinlendir!” dedirtti büyük reklamcılarımız! Argoda “kalıbı dinlendirmek”, “ölmek” anlamına gelir. Sabah şerifleriniz hayrolsun beyler! Neymiş efendim, reklam sektörüne yengen demek bana düşmezmiş! Bakın hele! Bu pestenkerânî sözlere gülüp geçiyorum. Kibirden imal edilen bu “ruh”a tek sözüm var: Reklam sektörüne dair, bu sektöre emek veren herkesin söz söyleme hakkı var-dır. Diktatör ruhunuzu sağaltacak 125 dakikalık bir tavsiyem var. Charlie Chaplin’in The Great Dictator filmini güzelce seyredin. Unutulmasın ki herkesin eleştirisini özgürce ifade etme hakkı vardır. Üslubunu beğenirsiniz veya beğenmezsiniz ama herkesin beğenmediği bir işi/kurumu eleştirme -hatta dalga geçme- hakkı vardır. Demirden korkan trene binmesin, bu kadar basit! Öğrendik ki buna bile hakkım yokmuş. Haddim değilmiş. Buna ne deniyor reklam sektöründe? Kibir olabilir mi? Narsizm? Peki, küçük dağlarda inşa edilen “residence”lar? Demokratik nöronlarda nasır belki…

Sıradan bir yurttaş sıfatıyla, fikir hürriyetimi kullanıp sanal âlemde bir sloganı eleştirdim, az daha hayatım kayacaktı! Söz konusu yazımın “sosyal medya”da yarattığı etki elbette limon kolonyası gibi uçup gidiverdi. Ne de olsa böyle şeyler “uluorta” (“ulu” ve “orta” birleşip ne mânâlı bir kelime oluşturmuş ama) konuşulmamalıydı. Bu hengâme içinde cesur (!) bir “reklamcı” ise bu fakire “geri zekâlı redaktör” deme densizliğini, edepsizliğini de gösterdi. Misliyle cevap vermek de mümkün, mahkemeye vermek de… Vermeyeceğim. Yağmur Atsız lisānınca yazalım: Edebsize edeb göstermek edebtendir. O “reklamcı” (!) bu derin sözün (de) anlamına vakıf olamayacaktır muhtemelen. Seviye, edep yoksunu canlılarla vakit kaybetmeyelim. Bi’ kalem geçiyorum.

Galatasaray SK için Nike Türkiye’nin yeni sezon forma tanıtımı kapsamında hazırlanan iletişim (?) çalışmalarının bir ayağı da “billboard”lar, interaktif mecraların yanı sıra. 5-0’lık Neuchâtel Xamax maçında hançeresini yırtarcasına bağırmış bir fâni olarak, “Geleceği Hatırla” emir kipiyle oluşturulan bu sloganı gördüğümde, yeni bir çıkıntılık daha işte, diye içimden geçirdim. Acele etmedim iki çift laf etmek için. “Gassaraylı” arkadaşlarımın, “kapalı” müdavimlerinin  fikirlerini sordum. Mesajı bir ben mi alamamıştım acaba? Sloganı yazanın dolambaçlı mesajını alan bir Allah’ın kulu “Gassaraylı” yoktu maalesef. Mesaj iletilememişti. “Bu ne abi ya!” en masum tepkiye bir numunedir. Diğer tepkileri moral bozmamak için yazmıyorum. Niyetim üzüm yemek. Bunda anlaşalım. Emeğe saygı duymak önemli bir erdemdir elbette. Ancak düpedüz “kötü”, “kısır”, “güdük” işlere de emek verildi, diye susacak değiliz. Birini planlayarak öldürmek de pusu kurup masum insanları katletmek de “emek” işidir. Buna da mı saygı duymamız gerekecek yoksa?

Devam edelim. “Konsept”i gördüm. Hazırlanan diğer sloganları inceledim. Semantik açıdan bütünlemeye kalan “Geleceği Hatırla” dışında, diğerleri için notum “iyi” idi. Ancak “hatırlamak” fiilini “gelecek” ile bağlamak dizlerimin bağını çözdü. Hulki Aktunç ustayı da yitirmiş olmanın acısı içinde, birkaç yazıdır “şuurlu” bir şekilde kullandığım argonun (Mrk. Büyük Argo Sözlüğü, Hulki Aktunç) dozunu artırıp kalemimi sivrilttim. Hulki Aktunç’a saygı dairesinde. Belli ki hiç kimse anlamamış. Daha doğrusu beni anlamaya ayıracakları vakitleri yok(muş), reklam sektörünün ağır ağabeylerinin. Eleştiriye katlanamayan bu “abi”ler, aba altından sopa göstermeyi ise gayet iyi beceriyorlar maşallah.

Bu fakir, “Trabzon’nun” yazan “İletişim” mezunu reklam yazarlarını bilir… Bu fakir, “saçlarım düzleşmiyorlar”ı bilir… Bu fakir “Japonlar’ın” yazanları bilir… Bu fakir, iyelik ekini kullanmayı bilmeyenleri, kullanmayı da “köylülük” zannedenleri bilir… Bu fakir, zengin mi zengin dilimizi “keyif, yaşam” gibi iki kelimeye tıkıştıranları bilir… Bu fakir, “birebir”in anlamından habersizlere en kristalinden “elma”lar verildiğini de gayet iyi bilir. Bütün bunları bilirken, güzelim dilimize taharet bezi muamelesi yapanlara sessiz kalacak değilim haliyle.

“Ruh der ki: Geleceği Hatırla” sloganını ele alalım. Hangi ruh? Galatasaraylılık ruhu mu? Kâmûs-ı Türkî gibi bir lügat başyapıtını bizlere armağan eden Şemseddin Sâmi’nin oğlu Ali Sami Bey’in ruhu mu? “Geleceği Hatırla” sloganıyla bütünleşen bir görsel kullanımı da yok işin kötüsü. Ali Sami Bey’in fotoğrafı, 1999-2000 sezonunun UEFA Kupası’nı kazanan takımın coşkulu fotoğrafıyla lehimlenseydi nasıl olurdu? “Maksadımız İngilizler gibi toplu bir halde oynamak, bir renge ve bir isme malik olmak ve Türk olmayan takımları yenmek.” cümlesine sıkı bir gönderme yapma düşüncesini daha fazla ete kemiğe büründürmez miydi, “gelecek”in aslında “geçmiş”i imlediğinin bir vurgusu/kurgusu olarak? Sloganı yazanın aklına gelmemiş veya bu görsel kullanımını “banal” bulmuş olabilir. Kuru bir tribün görseli yerine, UEFA Kupası’nı veya Süper Kupa’yı göğe kaldıranların haklı gururunu yansıtan bir kare, bu deha ürünü (hayır, dalga geçmiyorum; böyle düşünüyorsunuz) ilanı daha anlamlı hale getirip daha etkili kılmaz mıydı? Bu fırsat kaçırılmış. Bence tabii. Slogan ile görsel bütünlüğü çok zayıf. Hatta yok! Slogan meramını nakletmekten, derdini ifade etmekten o kadar uzak ki! ilef.ankara.edu.tr’den “En Etkin Sloganlar” yazısı hatmedilmeli. Bununla yetinilmemeli elbette. Claude C. Hopkins’in My Life in Advertising and Scientific Advertising adlı kitabı da elden geçirilmeli. YKY’de Türkçesi var. David Ogilvy’nin, “Bu kitabı yedi kez okumayan hiç kimsenin reklamcılıkla ilgili herhangi bir şey yapmasına izin verilmemeli.”  dediğini hatırlatmak boynumun borcudur.

İdrak yolları iltihabından mustarip olanlarda şunlar görülür: Kibir, eleştiriye tahammülsüzlük, antidemokratik tavırlar, muhataplarını küçümseme… Kıymetli reklam duayeni Eli Acıman’ın, şu sıralarda emekliliğinin tadını çıkaran Erol Çankaya’ya ne dediğini, Erol Çankaya’nın ağzından aktarayım: “’Güzel… Lakin touche, touche’ derken ne kastettiğini anlamam uzun sürmedi; eskrimi örnek veren efsane reklamcı güzel sözün değerini anlıyor, ancak iyi metin yazarlığında aslolanın ‘touche’; yani sayı almanın, puan alan vuruşun önemli olduğunun altını çiziyordu…” Söz konusu sloganımızda ise sayı, puan karavana! Bence tabii.

Başarılı bulduğum birkaç slogan örneği vereyim. “Efes Pilsen – Bira, bu kapağın altındadır”, “Kalebodur – Seramik budur”, “Elka Kapı – 100 kapı hemen, 1000 kapı yarın”, “UNO – Ekmeğinizi elletmeyin”, Haluk Mesci’den. “Bellona – Hayatın güzelliklerine yaslanın”, “Calve soslar – Her şeyin üstünde”, “Aygaz – Aygaz’ı tanımak güvenle yaşamaktır”, Nur Arıoğul’dan. Şiir okumamakla, hatta profesyonel jüri üyesi-reklamcı Ali Taran gibi kitap okumamakla övünenlerin Ceyhun Atuf Kansu ödüllü şair ve reklamcı Aydın Hatipoğlu’nun “Bence BMC” sloganını yazdığını sektörde kaç kişi biliyor? 11 Kasım 2010’da vefat etti. Mekânı cennet olsun.

İmkân olsaydı da Eli Acıman’ın karşısına şu ifadelerle çıksaydınız: “Ayrıca Avrupa’nın en büyüğü olma yolunda ‘Cim Bom final yakışır sana’… ‘Sen şampiyon olacaksın’… gibi net olarak gelecekten dem vuran ifadeler tribünlerde yankılanmıştır. Gelecek, Galatasaraylılar’ın hep hedeflediği bir kavramdır. Başlık, Nike forma sponsorlugu dahilinde, geleceği bir kavram olarak ele alıp, geçmişe yönelik şeyleri değil, o çok alışık olduğun gelecek denen kavramı hatırla manasında yazılmıştır. Bu isin hedef kitlesi de futbolseverler oldugu icin kavramin anlasilmasinda bir sikinti yoktur.” Ne yazık ki o “net”lik kafanızdan çıkarak, sloganınızda cisimleşip hedef kitleye geçememiş. Düzelteyim: “Galatasaraylılar’ın” değil, “Galatasaraylıların” olmalı. Bağ fiillerden sonra virgül kullanılmaz. Altını çizdim.

Hedef kitleniz “homojen”miş anlaşılan. Pakize Suda’nın Habertürk’te bir programı var. İl il gezip o yörenin halkına birkaç kelimenin anlamını soruyor. “Bilakis” ile “bilhassa” kelimelerinin anlamını bilen hiç kimse çıkmadı, biliyor muydunuz? GS taraftarları arasında sanayi sitelerinde asgari ücrete talim edenler de var, sizin gibi Fransız kültürü alıp bazı hususlara “Fransız” kalan mürekkep yalamışlar da… Benim gibi az çok kitap karıştırmışlar da… Memleketin kültürel seviyesini benden iyi bildiğinizi zannediyorum. Kafanızda kurguladığınız “gelecek”, aslında “geçmiş”tir fikrinizi başarılı bir şekilde sipariş edilen işe yansıtamamışsınız benim nazarımda. Benim indimde bu böyle. Başarısız bir slogan son tahlilde. Şüphe yok ki bu sloganı “başarılı” ve “hedefi tam 12’den vuran” bir çalışma olarak bulanlar da olacaktır. Eli Acıman hayatta değil ama onun bir sözünü bu işiniz için kullanmak istiyorum: “Bu israftır ve ıskadır.”  Keyfiyet budur. Bu fakir de o kadar mühim bir şahsiyet değildir, takmayın o kadar kafanıza! Ancak unutmayın ki kibir, Se7en’ın John Doe’sunun da hiç hoşuna gitmez!

İki çift laf etmeden önce, tıpkı bu yazıyı klavyeye düşürmeden önce olduğu gibi, soluklanmıştım. Reklam sektöründeki Türkçe kullanımı üzerine yazdıklarım ortadadır. Dergiler, sanal dünya, kitap… Tenezzül buyurursanız tabii. “Yeni fırçalanmış gibi ferah nefes” garabetinin yazılabildiği bir memlekette, reklam sektörüne “yengen” demek, en çok da bana düşer!  Hulki Aktunç, Ege Ernart, Egemen Berköz, Erol Çankaya, Yavuz Turgul, Vural Sözer, Ersin Salman, Seyhan Erözçelik benim kadar “soft” olmazlardı, buna emin olun. Bana “had” bildirip kendinizi ciddiye alacağınıza, işinizi ciddiye almanızı salık veririm. Masamda bir “had cetveli” yok maalesef.

Eli Acıman ile başladık, William Bernbach ile sona yaklaşalım şifa niyetine. İki doz. Bakın üstat ne demiş: “Büyük hatalar kendimizden sorgulanmayacak kadar emin olduğumuz zamanlarda yapılır.” Bu birinci doz. “Önemli olan ne kadar kısalttığınız değil, nasıl kısalttığınızdır.” Bu da ikinci doz. Yan etkileri yoktur. Güvenle, alçakgönüllü bir ruh ikliminde tepe tepe kullanınız.

Son sözü “İmparator”a bırakıyorum: “Yel, kayadan ancak toz alır.”


Bozacının şahidi şıracı

“Mükemmel bir hayat istiyorsanız Robin Sharma’yı kesinlikle okumalısınız.”

Paulo Coelho


Ruh der ki: Önce Türkçeyi adam gibi öğren de gel!

Yandaki fotoğrafa iyi bakın. Bu fotoğrafta okuduğunuz kelime öbekleri sürrealist reklam metni dalında, tabii geleceği hatırlarsanız (?!), bir Kristal Elma’yı cukkalayabilir ileride, kim bilir!

Neymiş, 17 Temmuz’da Nike Türkiye GS formalarını tanıtacakmış da… Facebook’taki meysbuktaki sayfalar, caddelerdeki irikıyım reklamların hepsi bunun içinmiş. Zurnanın zırt dediği yere gelelim. Bu iletişim çalışmalarını (ne fiyakalı bir laftır bu da ama!) hazırlayan hangi ajanstır acaba? Dahası bu ajansın/şirketin “yazar” kadrosunda Türkçe bilen biri veya birileri var mıdır acaba? Benim gibi reklam sektörünün “görünmez” bir memurunun zihinsel kapasitesini aşan uhrevî, (sıkı durun, başka bir fiyakalı kelime geliyor) inovatif ve de (bir kelime daha geliyor ki, bu da yazılarınıza/konuşmalarınıza apayrı bir hava katar) farkındalık yaratan bir hikmeti vardır belki de “geleceği hatırla” terkibinin. Benim aklım ermediği gibi, geleceği hatırlamak gibi bir yeteneğim de yok işin kötüsü. Üzgünüm.

“Hatırlamak”, TDK tarafından “anımsamak” olarak açıklanmış. Maşallah! “Hatırlamak”, daha önce yaşanılan/bilinen bir şeyi akla getirmek olarak tanımlanabilir. Peki, geleceği hatırlamak (?!) ne menem bir şeydir? Bilenler, benim gibi bil(e)meyenlere sevabına izah etsin lütfen.

Ali Sami Yen’in ruhunu da azap içinde bırakmışlar utanıp sıkılmadan. Tam bir cehalet! Esasen “cehalet” kelimesi bile bu rezilliğe övgüdür. Belli bir ölçütü işaret ediyor çünkü. Oysa burada cehaletin de ötesinde bir şeyler var. “Çok şaşırdım falan oldum” diyen bir neslin, bu über ve de süpper slogana takılmalarını, sorgulamalarını beklemiyorum. Reklam sektöründen cılız bir ses de çıkmıyor ya, ona yanıyorum.

Acaba o ruh, “Ulan düdük makarnaları, önce Türkçeyi adam gibi öğren de gel!” de der mi? O ruh bir şeyler der mi, demez mi bilemem ama benim diyeceğim şey şu: Reklam sektörü yengen!

Not: “Geleceği hatırla”maktan mahrum bu fakire; söz konusu slogandaki hınzırlığı, espriyi, derin anlamı izah eden(ler)e teşekkür ederek, bu işi hazırlayanlardan samimi bir şekilde özür dileyeceğim.


Ben var ya, ben…

“Je suis la plaie et le couteau*.”, Charles Baudelaire

* “Ben hem yarayım hem bıçak.”


Nişantaşı’nda illahlah dedirten karşılaşma!

Nişantaşı’nda tatsız karşılaşma

Gazeteci Ahmet Hakan, Nişantaşı’nda yürürken eski aşkı Pelin Batu’yu gördü. Eski sevgilisiyle karşılaşan ünlü oyuncunun ise yüzü bir anda darmaduman oldu!

Ünlü isimlerin eğlenmek, gezmek ve yemek için tercih ettiği mekanlar aynı olunca; tatsız piştiler de kaçınılmaz oluyor. Önceki gün bir arkadaşıyla Nişantaşı‘nın popüler yeri Atiye Sokak’ta yürüyen gazeteci Ahmet Hakan, bir anda durakladı. Gazetecinin neden duraksadığı için sonradan anlaşıldı. Biraz ileride eski sevgilisi Pelin Batu, bir erkekle oturuyordu.

Güzel oyuncuyu görünce hiçbir şey olmamış gibi yürümesine devam eden Ahmet Hakan, soğukkanlı tavrıyla değme oyunculara taş çıkarttı. Eski aşkını fark eden Pelin Batu ise o kadar soğukkanlı değildi. Hakan’ı görünce bir anda yüzü düşen oyuncu, biraz durakladıktan sonra yüzünü çevirdi. İkili, ayrılıktan sonra birbirlerine sert sözler söylemişti.”

Okumuş olduğunuz bu haber metnini “milliyet.com.tr”den aldım. Nasıl? Ben yazayım: Berbat! Eyüp’ten, Bağcılar üzerinden Nişantaşı’na transfer olan/terfi eden “muhafazakâr demokrat” Ahmet Hakan Coşkun, eski sevgilisi “liberal demokrat” Pelin Batu ile karşılaşmış da “yüzü bir anda darmaduman” oluvermiş efendime söyleyeyim. Aman aman! Yerim ben sizi!

Bu tür ıvır zıvır, sözüm ona “magazin” haberlerinin vazgeçilmezi ise “pişti/pişti olmak”! “Etiket”ler yeterli: Ahmet Hakan, Pelin Batu, Nişantaşı… Yeter. Klavyeye eziyete ne hacet! Yazılacaklar besbelli. “Gazetecinin neden duraksadığı için sonradan anlaşıldı.”ya bayıldım. “İçin” yerine “ise” yazmak epey zor olmalı. Zaten böyle bıktırıcı “Ahmet-Pelin” haberini kim okur ki bu havalarda? (Bildiniz; bendeniz! Görün bakın, sizler için nelere katlanıyorum Kırık Potkal’ımdan aziz okuyucularım.)

“Güzel oyuncuyu görünce hiçbir şey olmamış gibi yürümesine devam eden Ahmet Hakan, soğukkanlı tavrıyla değme oyunculara taş çıkarttı.” ise klişelerin şahikası! Vay be! Ahmet Hakan’a bakın hele! “Soğukkanlı tavrıyla değme oyunculara taş çıkarttı” ha? Bu kadar kıtipiyoz bir “haber” yılların Milliyet’inde yer buluyor ya, pes!

Geçmiş olsun.


“Yüz”süzlüğün bu kadarına da pes Burcu Esmersoy!

Hay, horozuna gıravat taktığımının! Vahi Öz amcamızın da ruhu şâd olsun. Ne Burcu’ymuş be birader! Hatta ne Burcu Esmersoy’muş yahu! “Yamalı Poğaça”ya damlayanların (üzgünüm ama) pek çoğu “Burcu Esmersoy, burcu esmersoy frikik/leri, Burcu bacak, Burcu Esmersoy etek” vb. nezih sözcüklerle internet adı verilen şeytan icadını hormonal emellerine alet ediyorlar mel mel! Peki, Mel Brooks bu işe bozulur mu? Ruhu duymaz.

Reklam veren şirketlerin üst düzey yöneticilerinin ferasetlerine de melon şapkalarımdan bir düzine çıkartıyorum. Kabul buyursunlar rica edeceğim. Bu nasıl bir ufuksuzluktur ve bu nasıl bir marka yönetimidir ki (zinhar “en, ti, vi” değil) NTV’nin spor spikerliğinden ayrıldıktan sonra önüne konulan her meblağa (hatırım için interneti bir de sözlük amaçlı kullanın canım) balıklama atlayan Kâmile Burcu Esmersoy “marka yüzü” seçilip durur, aklım havsalam almıyor. Ayıp olacak ama koccaman bir “YUH” çekmek can simidime de epey iyi gelecek hani: YUH!

“Markafoni”nin de “yüzü” olmuş Burcu Esmersoy! Canlarım benim ya! “Marka yüzü” denilen şey “biriciktir” evlatlarım! Hani sizler nasıl diyorsunuz… Aaam, “unique” yani! Her reklam veren, Burcu Esmersoy’un kapısını çalıp duruyor. O da akıllı kadın tabii. Alır parasını, yapar reklamını… Bu “marka yüzü” teranesinden kârlı çıkan sadece Burcu Esmersoy’dur. Markayı “doğru yüz” ile pazarlamaya eyvallah da… Bu işin cılkı çıktı artık! “Ünlü yüz”ün ürünle bütünleşmesi nasıl sonuçlanıyor? “Ürün” ile “marka yüzü” bire bir özdeşleşebiliyor mu? Efendim?

Son zamanların en iyi “marka yüzü” çalışması Cem Yılmaz’da ortaya çıkıyor. Türk Telekom=Cem Yılmaz. Peki, bana söyler misiniz Burcu Esmersoy= ? Efendim? Ne? Zahmet etmeyin, ben size hangi markaların “yüzü” olduğunu sevabına yazıvereyim: Domino’s Pizza, Shell, tivibu, SEAT, Vakıfbank ve son olarak Markafoni… Hatırlayamadıklarım olabilir, onu da sizler tamamlayın lütfen. Buna “marka yüzü” değil, “marka yüzsüzlüğü” denilebilir olsa olsa!

Ne oldu o kallavî tatsız tuzsuz “pazarlama iletişimi” kitaplarınıza, olur olmaz dilinize dolayıp durduğunuz “farkındalık” ucubeliklerinize, Kotler’inize, David A. Aaker’ınıza? Ha, ne oldu? Bu kadar cacıklık olur mu bre? Aynı zırtapozluğu Müslüm Gürses’i de farklı markalar için kullanarak yaptınız! Kezâ Seda Sayan, Kıvanç Tatlıtuğ… Hem Yedigün hem Mavi! Ne ayak? Pardon, çanta, di mi? Paylaşılamayan bir “marka yüzü” de Erman Toroğlu idi. Dillere destan “otomosyon” telaffuzuyla kalplere nakşolmuş idi o da! Olmamış mıydı? Doğru tabii, ha “otomosyon” olmuş ha “otomasyon”, ne fark eder canım ya!

Hadi, reklam verenler beyin veremine tutulmuş… Peki, siz kalın kalın, okkalı “pazarlama iletişimi” kitaplarıyla gerdeğe girip “case”i finalize edenler… Peki, sizler nasıl oluyor da bu komediye “motor” deyip duruyorsunuz? Sizlerde mavra bol nasılsa, buna da güzelce kılıf dikersiniz nalları dikmeden. Ne derseniz deyin, benim için her sözünüz fasa fiso!

Bunca sözüme ördek nağmesi muamelesi yapılacağını da biliyorum. Sanal tarihe not düştüm hanımlar, beyler! Bu kadar “yüz”süzlüğü bir arada görmedi reklam sektörü, bunu da yazın bir kenara!

Bir sözüm de NTV ilgili ve yetkililerine: “Yaz Gecesi” adlı programı sundurduğunuz Burcu Hanım’ın çok beğendiğiniz bir karesini, NTV logosunun münasip bir yerine yerleştirin de tam olsun! Bu ne Burcu Esmersoy hayranlığıdır kardeşim! “Yaz Gecesi”nde ekranı ikiye bölüp konuğun yüzünü “fix”lerken, Burcu Hanım’ı gözlerimizin, oturma odalarımızın içine sokacak kadar “zoom”lamanız Burcu Hanım’ın “sözlükçü erkeg”lerce de tescillenen güzelliğinden (?) zom olduğunuzun bir işareti olmalı.

Kara kaşlı, sarı saçlı Burcu Esmersoy NTV’nin de “yüzü” olmalı. Yeter mi? Hayır! Anlı şanlı gazetelerimizin “arka sayfa güzeli” kabilinden her programa mini etekli konuk sunucu olarak katılmalı, NTV’nin kurnaz teknik masasının marifetiyle baldır bacak, frikik ve sarı saçlı kadın meraklısı güruhun ruhunu şenlendirecek açılarla, yakın plan çekimlerle vazifesini ifâ etmelidir.

Spor spikerliği, program sunuculuğu, reklam oyunculuğu Burcu Esmersoy’u kesmemiş. Kendi ifadesiyle; “komik kadın”mış. Pek çok dizi teklifi almış. Şimdi ise “sit-com”da oynayacakmış da oyunculuk dersleri alıyormuş. Yeter mi? Hayır! Haber program da sunsun. Oğuz Haksever out, Burcu Esmersoy in! Yeter mi? Hayır! 22.00 haberlerini de sunsun. Sonay Dikkaya out, Burcu Esmersoy in! Yeter mi? Hayır! Gökhan Abur tekrar plak yapsın. Hava durumunu da Burcu Esmersoy sunsun. Yeter mi? Hayır! Bölgelerin hava durumuna göre giyinip hava durumu sunuculuğunda “devrim” yapsın. Yeter mi? Hayır! Hayır! Hayır!


“Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde “Huzur”umuz kalmadı.

Yaşasaydı 110 yaşında olacaktı. Keşke yaşasaydı! “Şiir, söylemekten ziyade bir susma işidir. Sustuğum şeyleri roman ve hikâyelerimde anlatırım.” diyen bu “hülya adamı”nın 110. doğum günü, hâlâ ısıtılıp duran tatsız tuzsuz “Survivor” yemeğinin dumanlarına karışan, Drogba ile Forlan’ın kaprislerinin, nazlarının, fiyat artırma taktiklerinin arasında kaynayacağa benziyor.

Nasıl kaynamasın ki! Siyaset programlarının acar gazetecisi, sert polemiklerin hırçın çocuğu, azılı liberal Rasim Ozan Kütahyalı’yı, “Pişşti” ekolünden “Yerden Göğe” adlı programda sade suya tirit konular üzerine tezler geliştirirken görünce hüzünlendim açıkçası. Yerden göğe berbat bir program daha. Neyse, huzurumuzu kaçıran bu kabil zavallı programların panzehiri olabilecek birkaç romanla efkâr dağıtabiliriz. Sustuğu şeyleri romanlarında anlatan üstat Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Huzur”una ve “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”ne sığınabiliriz.

Bugün 23 Haziran 2011. 23 Haziran 1901’de dünyaya gelen Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 110. doğum günü. Bilmiyor muydunuz? İki üç tane “özlü söz” ezberleyip rakibine “70 milyonun önünde” laf sokanların, bunu ekranlara taşıyanların, o “özlü söz”leri yumurtlayanları havalimanlarında omuzlara alanların, kötürüm demokrasisiyle övünüp duranların… bitmez bu! Acaba kaç gazetede “haber” değeri taşıyacak “önümüzde çözülmemiş bir yumak gibi duran hayatımız”ı dün-bugün, Doğu-Batı paradigmasında teşrih masasına yatıran 110. doğum gününü kutladığımız Ahmet Hamdi Tanpınar, kaç gazetede?

Sözü “Huzur”dan Mümtaz’a bırakıyorum: “Bugün Türkiye’de nesillerin beraberce okuduğu beş kitap bulamayız. Dar çevrelerin dışında, eskilerden zevk alan gittikçe azalıyor. Biz galiba son halkayız. Yarın bir Nedim, bir Nef’i, hatta bize o kadar çekici gelen eski musiki, ebediyen yabancısı olacağımız şeyler arasına girecek!”

Doğum gününüz kutlu olsun muhterem üstadım.


Reklam meklam: “N’apıyomuşuz? Bi’ daha yapmıyomuşuz!”

Saat 10.29. Reklamcılar Derneği’nden elektronik posta kutuma düşen e-postanın “konu”su: “23. Kristal Elma Ödül Töreni 28 Haziran’da Suada’da. Biletinizi aldınız mı?” Hayır, almadım.

Güven Borça’nın, 03.06.2011 tarihli “Bullets” yazısında reklamcıların Türkçe hassasiyeti noktasındaki özensizliklerine değindiği bir “bullet”ını okuduğumda takriben dört yıl öncesine, 15.05.2007 tarihli, “Bir türlü sev(e)mediğim laflar”yazısına gidiverdim. “Kofra” kelimesine dair birkaç cümle yazmıştım. O vakitler gümbürtüye giden “katkı”mı sizlerle de, yüzlerce, on bin yüz milyon “takipçim”le de paylaşayım: “‘Mazeretim var asabiyim ben’ şarkısı eşliğinde yazılmış bir yazıya benziyor. Bilgilendirici olması umuduyla diyeceklerim var: Öncelikle ‘kutucuk’ ne kutucuğudur? Annemizin/eşimizin takılarını sakladığı ‘kutucuk’ da olabilir mi? Niçin olmasın? Yazalım: Halk arasında, ‘sokaktaki adam’ tarafından ‘kofra’ olarak bilinen bu sözcük (coffret), bir yapıya bağlanan elektrik hatlarının ve ana sigortaların toplandığı kutuyu/kutucuğu ifade etmekte kullanılır. ‘Gaufre-gofre’ ise, baskılı kâğıt ya da kumaşı ifade eder. Etimolojik açıdan “kâğıt helva ve arı peteği” anlamı da taşır. Buradan da çikolatalı ‘gaufrette’e ulaşırız sakince… ‘Yaşam’ da benim sev(e)mediğim bir kelimedir. Meramı iletmekteki güdüklüğü bir yana, hecelendiğinde ortaya çıkan kelime, bir vakitler muhafazakârlığıyla bilinen TV kanalında “yassah hemşerim” duvarına toslamıştı.”

Birkaç ay sonra Güven Borça’dan bir e-posta aldım. Şöyle yazıyordu: “Az önce yazılarıma gelen yorumları okurken ‘kutucuk’ ile ilgili katkınızı gördüm. Daha önce gözümden kaçmış kusura bakmayın. Dil konusundaki birikiminizi ve hassasiyetinizi gösteren başka yazılar da hatırlıyorum. Acaba benim iki yıldır süren YTL takıntım hakkındaki görüşünüzü öğrenebilir miyim?” Dil konusundaki hassasiyetime göstermiş olduğu teveccühe teşekkür edip şunları eklemiştim: “15.09.2005 tarihli M. Türkiye web sitesinde ‘YTL üzerine sorular’ başlıklı yazınızı okudum. O kadar haklısınız ki! Bahsettiğiniz bu husus, devasa gündem maddelerinin en fazla üç gün soluk aldığı bir memlekette, maalesef ‘sektör içi’ tartışma babında kalmaya prangalı bir konudur. Yalapşap bir hayatın karton figürlerine döndürülme süreci içindeki birey olamamış ‘bireyler’ için ‘yetele’ meselesi o kadar tali kalıyor ki! Şu kadarını söyleyebilirim: Sizde arıza yok! Arızalı olanlar bu ‘yetele’ kepazeliğine kayıtsız kalmakta direnenler, umursamayanlardır!

Hadiseye nereden bakıldığıyla ilintili tabii bu husus da… Siz ve ben, ‘yetele’ karmaşasına ses yükseltenler, “arızalı” görülebiliriz. Başka işimiz yok mudur da böylesi detaylarla uğraşırız?! Öte yandan da, şeytan ayrıntıda gizlidir, ‘motto’su işyerlerindeki panolarda ‘entelekt’ bir figür olarak sergidedir, o ayrı! Bu ‘yetele’ saçmalığı hayatımızın her detayında gördüğümüz umursamazlığın, sorumsuzluğun, incelikten yoksunluğun, benim işim değil anlayışının neticesidir.

Hayatımızı ‘doğrudan’ ilgilendiren ‘hayati’ konularda bile suskun kalanların, bu ‘küçük’ detay için kafa yormalarını, ne yazık ki acı bir hakikattir artık, bekle(ye)miyorum. Haklı isyanınızın yanında olduğumu bilmenizi isterim tabii ki!

Yıllar sonra geldiğimiz noktaya bakalım. Güven Bey, “Bu Topraklardan Dünya Markası Çıkar Mı?” kitabını imzaladı, bu fakir de “FTS”sini… Hakikaten tam bir “marka uzmanı” vardı karşımda. Ofisindeki kısa ama doyurucu tanışma faslından sonra aralıklarla yazıştık. En son “Markaname”nin manifestosuna “tashih” desteği vermem rica edilmişti. Verdim. “Name” ile “nāme”nin farkından, espas bolluğundan bahsettiğim bir e-posta gönderdim. MARKAM’ın “Markaname“sinin “İsim Bulma Süreci“nin üçüncü satırında bir “espas” ile iki noktalama yanlışı -maalesef- hâlâ yerli yerinde!

Güven Bey ile bu satırların yazarının kişisel ilişkisini es geçip reklam sektörünün haylaz çocukları, RYD’nin kitaplarına iltifat göstermeyen “reklam yazarları”na gözlerimizi çevirelim ve kaç arpa boyu yol alınmış acaba, ona bakalım. Durum iç açıcı olmadığı gibi, iç acıtıcı bir seyir izliyor maalesef. Cioran, “bir virgül için ölünebilen bir dünya” ütopyasında yapayalnız. “Twitter”da “Survivor” geyiği çevirip “Facebook”ta görsel/video paylaşmayı Bilge Karasu, Refik Halit Karay (soyadını tersten okuyun, eğlenirsiniz belki) okumaya tercih eden reklam yazarları nesli varolduğu müddetçe bu işler çok zor Yonca! Entel dantel kisvesiyle caka satmak için bir ölçü de Bülent Ortaçgil iyi gider!

Güven Borça’nın dört yıl önceki feryadını hâlâ ve hâlâ duyan yok! Reklam sektörüne bakarsanız irili ufaklı duayen çok! Hakiki duayenler de reklam sektöründen yavaş yavaş elini eteğini çekiyor. O yüzden “yeni fırçalanmış gibi ferah nefes” ucubesi karşımıza dikiliyor bütün sakilliğiyle! Milimetre hesabıyla ilerlemek ne kelime, fersah fersah gerileme ve çürüme timsah ağzıyla reklamlardaki Türkçe kullanımını yiyip bitiriyor gözyaşları eşliğinde.

Güven Borça, 03.06.2011 tarihli Marketing Türkiye’deki “Bullets” yazısının bir “bullet”ında yıllar önceki feryadına, maalesef, devam ediyor. “Reklam yazarı” ile “metin yazarı” ayrı şeylerdir diyenlere geliyor: “Ne sosyal sorumsuz bir tayfaymışsınız siz reklam yazarları yahu? Ne dil umurunuzda ne de herhangi bir sosyal mesele. Neredeyse bütün inşaat projelerine İngilizce adlar vermeye de devam ediyorsunuz.” diye yazmış Güven Borça, “lira” yerine -hâlâ- “TEELE” denmesine dayanamayarak.

Keşke sorumsuzluk, özensizlik, sallapatilik sadece reklam yazarlarıyla sınırlı kalsa… Koskoca Reklamcılar Derneği, IQ’su yerlerde sürünenlere, seyrederken hiçbir düşünsel çaba harcamayı göze al(a)mayanlara yönelik “Survivor” adlı programı temel almış, reklam çalışanlarına gönderdiği e-postada. Yetmemiş. “Suada” üzerinden “su”, “ada” ve anlı şanlı “Survivor”dan yola koyulup bir espri (?!) yapıp “23. Kristal Elma Ödül Töreni”nin 28 Haziran’da düzenleneceğini şöyle duyurmaya karar vermiş: “Bu adada survive etmek kolay. Önemli olan adadan elmasız dönünce nasıl survive edeceğiniz.”

Aman ne yaratıcı! Aman ne matrak! Aman ne fırlama bir kelime oyunu! Reklam sektörünün bütün reklam yazarları! Reklam sektörünün bütün kreatif direktörleri! Silkinin, kendinize gelin artık! Taharet bezine çevirdiğiniz Türkçenin bayrağını artık yerden kaldırın!


Şahtım şahbaz oldum veya “Suzan” değil, “Suzanne”!

On gün olmuş yazmayalı. “Zona herpes zoster” teşhisi konulalı da bir hafta olacak. Zorunlu yatak istirahatine eşlik eden irikıyım haplarla, “bol sıvı” alımıyla geçen günler ve geceler boyu Muhibbî mahlasıyla şiirler döktüren “muhteşem” padişahımızın “sıhhat” üzerine o veciz sözünü andım durdum. “Kırık Potkal”ımızı okuma teveccühü gösteren samimi takipçilerimize “son durum”umuzu buradan iletelim hiç değilse. “Anti sosyal medya”nın neferiyiz ya! Birkaç güne kalmaz “iş hayatı” denen dev labirentin koridorlarında peynir avına çıkacağız tekrar.

Zorunlu yatak istirahatimin son günlerine gelmiş bulunuyorum. Kitap okumayı çok iste(r)dim ama bendenizi “şahbaz”a dönüştüren haylaz kırmızı benekler, “yatak çekmesi” adı verilen o tuhaf uyuşuk ruh hali buna müsaade etmedi. Yeni yeni klavyeye dokunabiliyorum, özel televizyon kanallarımızın “gündüz kuşakları”na göz gezdirebiliyorum. Memleketin hali perişan. Halkımızın tek derdi ve neredeyse tek ortak gayeleri; paralı, arabalı, evi olan bir kadın/erkek bulup geleceğini garantiye almak… Hande Ataizi’nden tut Songül Karlı’ya, Esra Erol’dan tut Zuhal Topal’a varana dek, kadınlarımız ve erkeklerimiz “evlilik programı” adı altındaki utanılası kumpanyada boy gösteriyorlar. Kimi çok serbest, kimi sıkılgan, kimi düpedüz kafayı yemiş… Hepsinin bir başka ortak noktası ise 50 kelimelik Türkçe dağarcıklarıyla müstakbel eş adaylarıyla iletişim kurmayı becerememeleri. Ne kadar hazin. Ne zaman “hazin” kelimesini yazsam, Yeşilçam’ın abidevî karakterlerinden Sami Hazinses beliriverir gözlerimin önünde. Neyse. Genci de bir orta yaşlısı da, yaşlısı da… Derli toplu, başı sonu belli birkaç cümle kurup meramını muhatabına (“muhattap” değil!) nakledemedikten sonra evlensen kaç yazar! Bu hazin manzarayı seyreyledikten sonra, 13 Haziran’ı hiç mi hiç merak etmiyorum. Her gece seçmenin ve seçimin nabzını tuttuğunu ilan eden televizyon programlarına kilitlenen varsa, hiç elektrik sarfiyatında bulunmasınlar, Gorki’nin “Küçük Burjuvalar” adlı kitabını/oyununu okusunlar.

Şahlıktan şahbazlığa terfi ettiğim günlerde (kahrolası suratımın farklı nahiyelerinde 8 adet kırmızı benek tespit ettim), büyük gazetelerimizin “kanaat önderi” yazarlarına da bakayım dedim. O da ne?! Hac yollarında, Nişantaşı Bölge Sorumlusu görevini de bihakkın ifa eden Ahmet  Hakan ile gördüğümüz “Elveda Başkaldırı“nın azimli şahsiyeti Ertuğrul Özkök, Melissa P’nin maceralarıyla yetinememiş olacak ki, yurtdışında şu sıralar pek popüler bir “erotik-macera” kitabını pazarlamaya girişmiş 29 Mayıs’ta, Serdar Turgut’u bile aratan tatsız tuzsuz üslubuyla.

İngiltere’de “The Butcher, The Baker, The Candlestick Maker: An Erotic Memoir” adıyla “bestseller” olan bu kitabın müşterileri “Sex & The City“nin, Ayşe Arman’ın müdavimleri ile Melissa P’nin fırça darbeleriyle mayışan “fırçana bayıldım boyacı” ekolününün temsilcileri olabilir. Ele aldığı bu konuyla/kitapla çok “ayrıksı”, çok “farklı” bir “kanaat önderi” portresi çizdiğini zanneden Bay Özkök’ün, Ziya Osman Saba’nın “Sebil ve Güvercinler”ini veya “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi“ni tavsiye etmesini ummak, Uma Thurman’ın çiğ köftecilerin istilasına uğrayan Kızıltoprak’ta yılların Gakkoş Usta’sının dillere destan çiğ köftesi ile Çiğköftem’in çiğ köftesini mukayese etmek için o dükkândan bu dükkâna “dürüm test” yaptığına şahit olmakla eşdeğerdir!

Bay Özkök, çok acayip, çok tahrik edici, çok ses getirici bir konu yakalamanın sarhoşluğundan olsa gerek, “Suzanne Portnoy”un adını, bizim makyöz-şarkıcı Suzan Kardeş’in adıyla aynı sanıyor olmalı ki, şöyle yazmış: “Adı Suzan Portnoy. Fark ettiniz mi, soyadı biraz tuhaf…” İlahi Ertuğrul Bey, siz “maceracı” hanımın adındaki tuhaflığı fark ettiniz mi peki? “Suzan” değil, “Suzanne”! “Portnoy”dan “porno” sözcüğü çıkıyor ya, Ertuğrul Bey bu işe pek keyiflenmiş. “Toy”u da, “port”u da gördüm tabii. “Kasap, Fırıncı, Şamdancı”nın şahidi şıracı değil, Ertuğrul Özkök.

Şahtım şahbaz oldum, iyi mi? Seda Sayan ablamızdan öğrendiğime göre, bu sene “puantiyeli elbiseler moda”ymış. Benimkiler suratımda ama o kadar kusur olsun! “Küçük Burjuvalar“daki Teteryov’a verelim son sözü: “İnsanları salaklar ve pezevenkler olarak ikiye ayırmak çok kolaydır. Pezevenkler ortalıkta pek çoktur. Bir tilki zekâsına sahiptirler. En güçlü olanın yasasından başka bir şeye inanmazlar. Benim gücüm şuramda; yüreğimde. Kollarımdaki güç umurumda değildir. Ama düzenbazlığın gücüne taparlar. Alçakların zekâ dedikleri düzenbazlıktır.”


Öyle Bir Geçer Zaman Ki: Kastın kime “Cemileeeee”?

Büyük bir holdingin otomotiv şirketinde çalışıyordum. Yıl 2000. Bir yıl sonra MGK’de anayasa kitapçığıyla frizbi oynanacağı kimin aklına gelirdi ki! Çalıştığım departmandaki iş arkadaşlarım, dinlediklerimle, okuduklarımla ve seyrettiklerimle kafa bulmayı çok severlerdi. Onlara göre “entel dantel” işlerle ilgileniyordum. Bu “entel dantel”lerin arasında yıllar önce Roxy’de 1 metre mesafeden nefesimi tutarak seyrettiğim Natacha Atlas da vardı! Ne zaman surat ekşitsem cevapları hazırdı: “Abicim, biz seni sevdiğimiz için takılıyoruz.” Karnım tok olsa da birkaç kanepeye yer açıyordum tebessüm ede ede… Tahammül mülkünün arsasında herkese yetecek kadar yer vardı.

İlgilendiğim filmlere “sanat filmi” diyerek burun kıvıran bir departman arkadaşım, hafta sonunda seyrettiği bir filmi ballandıra ballandıra anlatıyordu tatsız tuzsuz bir pazartesi sabahı, hafta başı sendromuna yumruk sallarcasına. Yanına gittim. Nasıldı, diye sordum. “Aaabi, filmde Antonio Banderas var, taam mı? Herifin adı Ahmet mi ne, bir de anormal savaş sahneleri var moruk! Acayip adamlar bulmuşlar…” Araya girip “casting iyi yani” dedim. “Evet aaabi, heriflerin acayip kasları vardı!” Çaktırmadan dudaklarımı ısırdım. O ise hararetle savaş sahnelerini anlatıyordu. Ne zaman iyi bir “cast”a rastlasam, “casting” kelimesini duysam veya okusam bu sahne canlanır gözlerimin önünde. Filmin adı 13. Savaşçı‘ydı.

13. Savaşçı, televizyonların sık sık gösterdiği filmlerden biridir. Yönetmenliğini, adını  Die Hard‘larla duyuran 1951 doğumlu John McTiernan’nın yaptığı 1999 tarihli 13. Savaşçı‘da Antonio Banderas’ı epey gençken görürüz, “Ahmed Ibn Fahdlan” rolünde. 1995 tarihli Die Hard: With a Vengeance da televizyonlara sık sık misafir olur. Jeremy Irons’ın “Simon Gruber” rolünde döktürdüğü bu filmin, Bruce Willis’in Alev Sezer tarafından seslendirilmişini bulup seyretmenizi tavsiye ederim. Aksiyon sinemasının mahir yönetmeni McTiernan’ın Predator’u da es geçilecek gibi değildir. “Arnie”li bu film de sık sık boy gösterir özel kanallarımızda. Rastlarsanız kaçırmayın, olmadı, “indiragandi”leyin!

1.90’lık Çek oyuncu Vladimir Kulich’in can verdiği “Buliwyf” karakteriyle şenlenen, Omar Sharif’in (Ömer Şerif) “Melchisidek” rolüyle filmi yükselttiği, üstat besteci Jery Goldsmith’in şaşaalı müzikleriyle filmi hareketlendirdiği, Michael Crichton’ın Eaters of the Dead adlı eserinden kotarılan The 13th Warrior’ı anılarımıza gömelim tekrar. Ta ki usta işi bir “cast”a rastlayana dek.

“Elitist” takılıyor değilim, öncelikle bunun altını kalın kalın çizeyim. Reklam arası dizi yayınlama marifeti, şimdilerde bambaşka bir şekle bürünmüş. 7 dakika dizi, 4 dakika reklam…  6 dakika dizi, 4 dakika reklam… 5 dakika dizi 15 saniye reklam… Veee… 3 dakika dizi, 6 dakika reklamla dizimiz nihayete eriyor! Sinirlerinizi yıpratan bu maratonda ayakta kalabilenlere ne mutlu! Uzun lafın kısası, onlarca özel kanalda yayınlanan dizi dizi inciler arasında sadece bir dizi takibimde: Öyle Bir Geçer Zaman Ki.

Nefes kesen iş hayatı, yeri geliyor annenizi babanızı görüp onlarla sohbet etme imkânı bile vermiyor. Aylar önceydi. İş çıkışı telefon açtım anneme. Hal hatır sorduktan sonra, annem heyecan içinde “Osman’ı gördün mü?” diye sordu. Şaşırmıştım. Bizim aile zaten tam anlamıyla çekirdeğin çekirdeği, bu Osman da kim, diye düşünürken annem devam etti: “Ne kadar tatlı değil mi, yazık çocuğa… Ya Ali Kaptan’ı gördün mü? Boyu devrilesice!” der demez, tamam dedim, annem yeni bir diziye kaptırmış kendini! İşten yorgun argın eve gelip kendimi çekyatlara attığımı, bir elimde Ortega y Gasset, bir elimde Ziya Osman Saba ile sabahı ettiğimi anlatıyordum ki annem devam etti: “Oğlum, şu Osman’a bir bak. Diziyi de seyret, bunu seversin belki.” Tamam anne, ilk fırsatta bakacağım, dedikten sonra karşıdan karşıya geçerken dikkat edeceğime; arabada, yolda, otobüste hiç kimseyle dalaşmayacağıma, üstüm açık uyumayacağıma ve sağlıklı besleneceğime söz verip mûtad telefon konuşmamızı sonlandırdık.

Öyle Bir Geçer Zaman Ki salı günleri yayımlanıyormuş, “Osman”ı oynayan çocuk çok tatlıymış, herkes zırıl zırıl ağlamış onun talihsizliğine, göz yaşı dökmesine vs. Hangi kanalda yayınlanıyorsa bir dizi, grup medya organları davul zurna eşliğinde o diziyi cilaladığından, bu diziye de aynı parlatma taktiği uygulanıyordu. Yayın gününü bekledim önyargılarımı daha fazla köpürtmeden. Reklamların gözü dönmüş tacizine de katlanacaktım. İşte o an! Erkan Petekkaya’yı görünce, “Yapma ya anne!” dedim. Mankenlikten dizi oyunculuğuna sıçrayan Erkan Petekkaya’yı daha önceleri Star’daki birkaç aşk meşk dizisinde görmüştüm. Diziye tam anlamıyla veremedim kendimi. Reklamlar da diziyi sonuna kadar seyretme azmimi kırıyordu. Yarım yamalak seyrettim diziyi. Bir şey anlamadım. Yalnızca “Cemile”ye can veren kadın oyuncu dikkatimi çekmişti. Çekim tekniği, sahne planları da sürüsüne bereket şıpın işi dizilerden hemen ayrılıyordu. Karar vermiştim. Öbür hafta 30 dakika reklam arası 15 dakika dizi olsa da sey-re-de-cek-tim! Ve seyrettim. Şimdi “Cemile”nin müptelâsıyım. Güftesi Enderûnî Vasıf Bey’e ait olan, Hammâmîzade İsmail Dede Efendi’nin hicaz makamındaki “Ey büt-i nev eda olmuşum müptelâ” şarkısını gelin de mırıldanmayın bakalım!

Öyle Bir Geçer Zaman Ki’nin bir bölümünde, Dario Moreno “Hatıralar Hayal Oldu”yu terennüm ederken, büzüştüğü divanda ağlamaktan gözleri kan çanağına dönen “Cemile”yi kanlı canlı bir hale büründüren Ayça Bingöl’ün uluslararası çapta bir oyuncu olduğuna, çok daha iyi yerlerde olabileceğine hükmettim. Ayla-Beklan Algan (Allah rahmet eylesin) ikilisinden TAL (Tiyatro Araştırma Laboratuvarı) kapsamında altı ay ders alan biri sıfatıyla bir parça ahkâm kesmem çok görülmez umarım. İstanbul Belediyesi’nin tüm oyunlarına aboneydim bir vakitler. Şimdi ATL’sinden BTL’sine birbirine benzemez bir sürü sözleşme, broşür, konsolide bütçe, fon bülteni, genel kurul ilanı, rezidansların keyifli yaşam alanları… Parantezi kapayalım.

Tüm kadınlık hallerini ustalıkla, alnının çizgilerinden dudak kıvrımına, yürüyüşünden derin derin, mânâlı bakışlarına varana değin o kadar nüanslı bir oyunculuk içinde sergiliyor ki Ayça Bingöl, 2008’deki Afife Jale Tiyatro Ödülleri’nde Bana Bir Picasso Gerek adlı oyundaki performansıyla “Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu” ödülünü almasına şaşmamak gerek. Dizilerin böyle bir işlevi var işte, hiç kimsenin inkâr edemeyeceği… Geniş halk yığınları tarafından tanınır, bilinir olmanın önünü açıyor. Yoksa “Duru Tiyatro”daki oyunculuğunun tadına bir avuç tiyatro seyircisi varacaktı. Ayça Bingöl’ün oyunculuğu “dizi oyunculuğu” kategorisinin çok çok ötesinde! Birinci sınıf bir oyunculuk sergiliyor, Ayça Bingöl.

Şunu baştan söylemeliyim ki Öyle Bir Geçer Zaman Ki’nin tüm oyuncu kadrosu çok başarılı. Kısacası “casting” çok iyi! Başrolünden figürasyonuna… “Nefes”in “yüzbaşı”sı Mete Horozoğlu, Yeşilçam’ın “soft” jönlerine “hard” bir açılım getiriyor, “Mesude”ye feleğini şaşırtırken… Gayet inandırıcı bir “Soner” portresi çiziyor, Mete Horozoğlu briyantinle terbiye edilmiş saçıyla, kaytan bıyığıyla… Renan Bilek de “Soner”in sağ kolu “Süleyman” rolünün hakkını fazlasıyla teslim ediyor. Bir vakitler Ortaoyuncular’da sahne alan, Leke adlı grubuyla “rock” şarkılar söyleyen Renan Bilek “Süleyman”ı fazlasıyla gerçekçi kılıyor.

Farah Zeynep Abdullah da bir nev’i “lolita” görünümünde “Aylin” karakterine can veriyor kanının son damlasına varana dek… “Soner” ile “Aylin” arasındaki gemlenmiş, ket vurulmuş tutkulu aşkın bastırılamadığı anlardaki gerilimli planlarda, Farah Zeynep Abdullah’ın arzu dolu bakışları, titreyen dudakları pek çok gencin başını döndürebilecek cinsten.

Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’ndan mezun olduğunu pek çok kişinin bilmediği ve mankenlikten oyunculuğa geçiş yaptığını zanneden büyük çoğunluğun haksız olduğunu iddia etmek güç. Oyunculuğu gayet iyi. Dublaja boyun eğmemesi de olumlu. Dizinin “sesli” çekilmesi de “inandırıcılık” hususunun en önemli avantajı nitekim. Dublajlı oyunculuğuyla (?), üniversite öğrencileri (gel de bu gençlerden ümitvar ol şimdi) tarafından “en iyi oyuncu” (?) seçilen Necati Şaşmaz ne zaman diksiyon dersi alıp has oyunculuğa adım atmayı deneyecek acaba?

Wilma Elles’in sevimli Türkçesine kanmayalım. “Caroline”in sarı saçlarına da… “Kötü kadın”ı oynamaya çalıştığı anlarda “büyük oynuyor” ve inandırıcılık sorunu yaşıyor. Yine de ortanın üzerinde bir oyunculuk gösteriyor.

Yıldız Çağrı Atiksoy da üniversiteli genç kız “Berrin” rolünde çok iyi. Özellikle, “solcu” sevgilisi “Ahmet” (Tolga Güleç) ile öpüşme sahnelerinde rolünün hakkını veriyor. “Ahmet”i deli gibi öpmek istiyor, “Ahmet”in soluğuyla bütün bedenini ısıtmak istiyor ama “iyi aile kızı” olarak kendini frenlemesi de gerek… Utangaç da… Bu açmazları dudaklarına, yüzüne ustalıkla yansıtıyor.

“Mete”de Aras Bulut İynemli’nin (“Bulut Aras” + “Nuri İyem”?) handiyse sadece burun delikleriyle oynaması, hatta “çok büyük” oynaması; Wilma Elles’teki  “inandırıcılık” sorununu akla getiriyor. Oysa dizinin ilk bölümlerinde gayet denetimli, ekonomik oynuyordu. Dizinin senaristi Coşkun Irmak, öğretmenine âşık liseli formatına abanınca iş çığırından çıktı sanki. Bu sulugöz “Mete” oyunculuğuna naneli krem mi dayanır Allah aşkına!

Bu yılki Arkadaş Z. Özger Şiir Yarışması’nın jüri üyeleri arasında bulunan şair-tiyatro yönetmeni Orhan Alkaya da “Balıkçı”da hiç fena değil(di). Özellikle “Cemile”nin gözü önünde, “Ali Kaptan”a meydan okuduğu “evlilik teklifi” sahnesinde… Popüler kültürün ettiğine bakın siz! Parçalanmış Divan‘ın şairi, onlarca tiyatro oyununun yönetmeni yolda yürürken kadınlardan evlilik teklifi alacak öyle mi?! Tam Hasan Bülent Kahraman işi bir mevzu.

“Sağ” cenahın imanlı adamlarından “Resul” rolünde Ferit Kaya da çok başarılı. “Sağ” demişken, “Hakan”ın babası “Ekrem”i canlandıran Osman Alkaş, göründüğü sahnelerde çok iyi bir oyunculuk göstererek Kurtlar Vadisi‘nde okul müsamerelerinde bile görülmeyecek kadar kötü oyunculuklarla vurulup ölme numarası yapmaya çalışanlara harika bir “kurşun yendiğinde nasıl düşülür/ölünür” dersi verdi sevabına. Osman Alkaş’ı, Derviş Zaim’in Gölgeler ve Suretler‘inde “Veli” olarak izlemeyen kalmasın! Allah’ın garibi, bir baltaya sap olamamış Taner’i seyrettiğiniz yeter! Oradan buradan aparttığı “özlü sözler”le âkil adamcılık oynamaya çalışan Nihat’ı da…

Meral Çetinkaya için “Hasefe” rolü leblebi çekirdek kabilinden olmalı. Bu rol, yılların tiyatro oyuncusuna vız gelir tırıs gider.

“Neriman”da, bir kaşık suda boğma isteği uyandıran Zeyno Eracar, fettan “Mesude”de Nilperi Şahinkaya da çok iyiler. Keza “Kemal” rolünde Mehmet Sezai Gürhan da dublaj meraklılarının şıp diye fark edeceği bir isim. “Dialog İletişim”de pek çok güzel yüzlü kızımızı “tematik” kanallara “haber spikeri” olarak hazırlarken diksiyon, nefes kullanımı, fonetik dersi verdiğini not düşelim.

Yönetmen Zeynep Güney Tan’ın “mekân oynatıyor” esprisine benzer bir beceriye sahip olduğunu, herkesi “yönetmen oynatıyor” esprisi içinde “oynattığını” söylemek gerekiyor. Kartal Tibet’ten Orhan Oğuz’a, Şerif Gören’den Çağan Irmak’a kadar pek çok yönetmenin tedrisatından geçen Zeynep Günay Tan’ın bir dönem Kurtlar Vadisi‘nde yönetmenlik denemesinde bulunduğunu da kayda geçirelim. İleride bizim de bir Kathyrn Bigelow’umuz olur belki.

Emir Berke Zincidi (“Osman), Şenay Aydın (“Amina”), Dila Akbaş (“Ayten”), Salih Bademci (“Hakan”), Yeliz Kuvancı (“İnci”), Ahmet Varlı (“İlhan”) ve Sercan Badur (“Necati”) isimlerini de inandırıcı oyunculukları için analım, hak geçmesin. Dönemin ruhuna uygun mekân kullanımı, kostümler de gayet iyi. Dönem müzikleri de ’68 kuşağına mensup her daim gençleri yakalayacak kalibrede doğrusu.

Gelelim dizinin senaryo yazarı Coşkun Irmak’a… 1961 doğumlu Irmak, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun olduktan sonra, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne ve Görüntü Sanatları Anasanat Dalı, Tiyatro Bölümü’nde Dramatik Yazarlık  Dalı’nda iki yıl eğitim gördü. Nâzım Hikmet’in Ferhad ile Şirin’inden Gogol’ün Palto‘suna, Jean Genet’nin Hizmetçiler‘inden Oktay Arayıcı’nın Rumuz Goncagül‘üne kadar pek çok oyun sahneye koyan Coşkun Irmak’ın dizi mantığına boyun eğdiğini görmekteyiz. Olmadık tesadüfler, akla hayale gelmedik hadiseler peşi sıra geliyor. Senaryonun “dram” yanının iyice keskinleştiği, çok fena halde (Fena Halde Leman‘ı da analım) tribünlere oynandığı gözlerden kaçmıyor. Bu diziyi sadece çok iyi oyunculuk performansları için seyrettiğimi belirtmiştim. Ve tabii 70’lerin popüler müzikleri.. İlerleyen sezonları (dizinin üç sezon sürmesi planlanıyormuş) çıkarmam pek mümkün görünmüyor.

Şunu da eklemek gerekiyor: 2006’da atv’de yayınlanmaya başlayan Hatırla Sevgili, 1960-70 (hatta “12 Eylül”) arasında cereyan eden dönemin politik çalkantılarına daha “cesur” ve ulusal yayın yapan özel bir televizyon kanalında kolay kolay rastlanmayacak bir “direkt”likte yaklaşmıştı. Günümüzün gençleri Hatırla Sevgili sayesinde Hasan Polatkan’dan Deniz Gezmiş’e (Dizi yayınlanırken “Gezmiş, Aslan, İnan”ın avukatı Halit Çelenk yaşıyordu. 5 Mayıs’ta vefat etti), Enis Batur’un babası Muhsin Batur’dan Kemal Türkler’e, Adnan Menderes’ten Salim Başol’a varana dek pek çok siyasî, tarihî kişiliğin varlığından haberdar olmuşlardır. “27 Mayıs”, “555K”, “Kanlı Pazar”, “12 Mart”, “Altıncı Filo” gibi Türkiye’nin siyasî tarihinin dönüm noktalarına değinen Hatırla Sevgili düşünüldüğünde, Öyle Bir Geçer Zaman Ki’nin dönemin siyasî atmosferine bakışı oldukça “ürkek” kalıyor. Yaprak Dökümü benzeri bir sulandırmaya, lastikleşmeye gitme tehlikesi de sezmiyor değilim.

Dizinin tarih danışmanı Asaf Güven Aksel’i unutmayalım, ayıp olur. Hayal meyal (bu sözü söylediğim, yazdığım anlarda sağ omzuma Yahya Kemal’in, sol omzuma da Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dokunduğunu hayal ederim) hatırladığım bir dergide (“Emek”?) epey “koyu” bir sol söylemle kaleme alınmış yazının (da) sahibiydi, Asaf Güven Aksel. Yarım dosya kâğıdı ebadında, saman kâğıda basılmıştı dergi. Yıllar sonra kitaplığıma bir kitap kuruldu: Çoban Yıldızı. Yazarı Asaf Güven Aksel. “İçinde yazı olan her işe, her düzeyde bulaştı. Keman çalabilse, resim yapabilse, biber dolması pişirebilse muhtemelen yazmazdı. Felsefeyi sevdi, edebiyatı sevdi. Gene de, onları, asıl sevdiklerinin çıkarları için kullanmaktan kendini alamadı: Baldırıçıplaklar’ın…” Bu adam Telos Yayınları’nın kaptanı, “baldırıçıplakların lordu” Asaf Güven Aksel.

Ne “cast”mış ama! Size kastım yoktu! Kastım bileklerimeymiş, parmaklarımaymış! Siz okurken (sahi buraya kadar okudunuz mu?) yoruldunuz mu bilemem ama ben biraz yorgun düştüm. “Yorgun düş”? İdare eder, neyse. Esasen yorulan sağ ve sol elimin işaret parmakları… Doğru tahmin ettiniz. Klavyeyi “iki parmak” kullanıyorum.

Yüzüklerin Efendisi’nde “Arwen”, Madagaskar’da “Gloria”, Kayıp Balık Nemo’da “Peach”, Beowulf’ta “Angelina Jolie”, Mr. Deeds (“Kazara Zengin”) filminde de Winona Ryder’ı (“Babe Bennett”) seslendiren kimdi? Tabii ki kadersiz kısmetsiz “Cemileeeeee”!