Godiva’nın Türkçesi

“Godiva Chocolate 1926 yılında kurulmuş, dünyanın en prestijli çikolata markasıdır.” Böyle yazıyor http://www.godiva.com.tr’de.

Bu kareyi de Akasya AVM’de dondurdum. “CAFE”deki “E” harfinin aksanı yerli yerinde maşallah. İyelik ekine Godiva’nın da alerjisi var. Bakın, nasıl bir melez bir Türkçeye meyletmişler: “Mağaza kapalı alanlarına”! Vay vay vay!

Haydi, bunları görmeyelim, iyelik ekini hepten hayatımızdan çıkardık. Yahu, şu “Hoşgeldiniz” rezaleti nedir Lady Godiva aşkına! Ne “prestij” kalır bu kafayla ne lezzet o çikolatalarda… “Global lezzet” tamam da Türkçe? “Premium Türkçe”ye de ağırlık verin biraz olmaz mı?


+1

“Halfaouine est juste magnifique, elle me donne la chaire de poule , à chaque fois que je l’écoute”


Bıldırcınının beyliği arpa biçimine kadardır.


“Afili” hatalar ve “afili” romanlar!

Murat Menteş, Alper Canıgüz, Emrah Serbes… Bu üç “filinta” “Afili Filintalar”ın önde gelen isimleri olarak bilinir. Öyle “afili” ve dokunulmazlardır ki tükürseler “şaheser” addedilir yazdıkları. Oğullar ve Rencide Ruhlar adlı kitabıyla “fanatik” bir okur kitlesi edinen Alper Canıgüz’ün Kıyamet Park adlı kitabının giriş cümlesinde büyük bir hikmet (?) görülmüş olmalı ki o “bağlaç” mağlubu cümlesini afişlere kadar taşımışlar. Şöhretin görünmez kanatlarıyla arşa yükselmek böyle bir şey işte! Bir cümlede iki adet bağlaç (“çünkü”, “ama”) kullanıp da bunların noktalamalarını hakkıyla kullanamazsan bunu “büyük yazarlık”la veya “yazarın dil tasarrufu” ile izah edebilirsin ancak!

Heyhat, Alfa’nın bir editörü yahut bir metin tamircisi yok mudur ki böylesi bağlaç mâlûlü bir cümleye cevaz verilebilmiş! Allah, hiç kimseyi bu kadar acemice bir cümleyle romana başlayacak kadar kibirle donatmasın.

Irmak Zileli ise Twitter’da hiç acımadan sağlı sollu girişmiş tâbir câizse “Afili Filintalar”a 24 Temmuz 2019’da:

“Afili Filintalar’ın edebiyatın başına ördüğü şu çoraptan ne zaman nasıl kurtulacağız merak ediyorum. Özellikle son dönemde okuduğum öykü ve romanlarda dikkatimi çeken bir şey var. Ardı arkası kesilmeyen aforizmalarla yapılan bir ‘felsefe’.”

“Çoğunlukla aralarında neden-sonuç ilişkisi ve bütünlük yok. Cümleyi ilk okuduğunuzda mühim bir şey söylediği ve bunu etkili şekilde söylediği hissi uyandırıyor. Durup anlamını kavramaya çalışırsanız, ne demek istediği belli olmayan süslü bir cümle olduğunu fark ediyorsunuz.”

“Büyülendiğinizi sanıyorsunuz ama burada yaşanan büyü değil, az sonra geçiverecek olan bir şoklama. Bu cümleleri sarf eden karakterler de oldukça yapay oluyor haliyle. İki insanın gündelik hayatın içinde sürekli olarak böyle cümleler kurması inandırıcı değil.”

“Elini şakağına dayamış, kısık gözlerle ufuklara dalan, pürüzlü sesiyle bizi etkileyen biraz serkeş, saçı başı dağınık erkek karakterlerin kadın versiyonları da çıktı. Bunlar da çoğunlukla çok tatlı, sempatik, eğlenceli, büyüleyici, lunapark gibi kadınlar. Bir o kadar da ‘derin’!”

“Ayrıca mizahi tarafları da pek güçlü. Ve öyle cümleler kuruyorlar ki, sanırsın feleğin çemberinden geçmiş. Fakat cümlelere yakından bakınca yine içi boş. Ne dediği pek anlaşılmıyor. En sıradan duygunun bile en afili şeklini bulabiliyorlar.”

“Yusuf Atılgan’ların, Oğuz Atay’ların, Sevgi Soysal’ların, Leyla Erbil’lerin topluma uyum sağlayamayan “tuhaf” karakterleri değil bunları. Bunlar tuhaf ve uyumsuz pozu veriyorlar sadece. Karakterler o kadar yaşamıyor ki hikaye akmıyor bir türlü, konuşan kafalar görüyoruz o kadar.”

“Sanıyorum şunu da vurgulamak gerek. Edebiyatta anlam paragraftadır, hatta metnin bütünündedir. Anlamı tek tek cümlelere yüklemeye kalkışmak, reklam spotu gibi cümleler kurmak, bunların içi dolu bile olsa öyküye, romana hizmet etmez.”

“Aforizma bağlamsızdır, bütün gücünü buradan alır, bu eksik bir güçtür ama güçtür. Edebiyat metninin gücü bağlamdadır, her bir cümlenin bağımsızlığını ilan ettiği yerde akıp gitmez ve karakterler oluşmadığı gibi, bütünlüklü bir dünya kurulamaz. Oysa edebiyatın işi dünya kurmaktır.”


Bir mücevher: Ziya Osman Saba

Önce ekmekler mi bozuldu, yoksa insanlar mı? Lisanın bozulduğu aşikâr. Rezzan Hanım’ın o güzelim İstanbul Türkçesini konuşan kalmadı. En mühimi, merhum Ziya Bey’in uğruna şiirler yazdığı o cânım İstanbul kalmadı. Lirizm şaheseri şiirlerindeki din, iman, Allah mefhumları da… Her şey kirli bir ticaretin öznesi olup çıktı. Allah gani gani rahmet eylesin, ruhu şâd olsun.

Meraklısına: ’70’li yılların TRT’sinde bir dizi vardı: Sihirbaz. Bu dizideki “Bill Bixby” karakterine sesini veren Aykut Sözeri, bu belgeseli de seslendirmiş.


Vizyonist sosyolog!

Bir vakitlerin amiral gemisi Hürriyet’in genel yayın yönetmeniydi “sosyolog” Ertuğrul Özkök. Attığı, attırdığı manşetlerle kulakları epey çınlatılmıştı. Köprülerin altından çok su aktı, irtifa kaybedip kocaman köşesinde andropoz tünelinden geçerken “entel fantezi”lerini yazarak on binlerce lirayı cebine indirerek Milimetric’ten “çok ucuza” diktirdiği kostümlerle halay malay çekti. Son kullanım tarihinin çoktan dolduğu iyice ayyuka çıkan beyefendiyi şak diye kapı dışarı ediverdiler A. H. Coşkun’un kaptanlığını yaptığı Hürriyet’ten ve hiç kimsenin umurunda olmadı. Şu “komedi” listesine Recep İvedik 6‘yı koyan birini kim takardı ki!


“Efsane” hatayı sakın kaçırma!

Garibim turistlerin uğrak yerinin hemen girişindeki bu “efsane” hataya dair Hatay Lokantası’nda “mandacı iktisatçı”ların kimler olduğuna dair sohbet ederken iki tek atmak vardı şimdi “millî şair”lerle ya…

Fransızcası “turquoise”, Türkçede “turkuaz”, “turkuvaz”, “türkuaz”, “türkuvaz” olarak yazılıyor. Oysa güzelim “fîrûze” demek varken ne diye “Turquhouse” zibidiliklerine tevessül edilir ki! Ha, “fîrûze” çok mu “arabik” geliyor ve “öz Türkçe” damarlarınız mı kabarıyor? Bu durumda Inter Turku’yu sık sık anmak yerine “türkuvaz”ı tercih ediniz ki “Turc” (“Türk”) kelimesinden doğmuş bu renge “millî” bir atıfta bulunmuş olursunuz hiç değilse.

Şerefinize!


“Beyaz Mürekkep”te -olmaması gereken- lekeler

N’aptınız gençler! Olmadı bu. Teveccüh göstermiş, SEO’nun bir cilvesi olarak “mürekkepli kalem” post’uma yorum bırakma inceliğinde bulunmuştunuz. Ben de o yorumunuza cevaben “rahmetli babam olsa tanımam”, demiştim Türkçede falsonuzu görürsem… İşte vakit tamam, acımadan yazar Abbas, bağlasan durmaz!

“Yazarlarımız”dan gördüğüm kadarıyla hepiniz Z kuşağı mensubusunuz. Hoş, artık kabak tadı verdi bu X, Y, Z terânesi, haklısınız. X yahut Y kuşağı içinde olanlar, bu “Z kuşağı” nitelemesini bir küçümseme, hakaret, dalga geçme amacıyla kullanır oldular, buna karşı durmak gerektiğini düşünüyorum.

Hem “edebiyat” diyeceksiniz hem “mürekkep”, yetmeyecek “edebiyatın baş döndürücü güzelliği”nden dem vurup “Gönlünden kopan doğallığı kaleminin gücüyle buluşturup sizlere bir şeyler fısıldamak” isterken “Hoşgeldiniz” yazacaksınız! Kâfi gelmeyecek, yanına da “..!” gibi noktalama işaretlerine ihanet edeceksiniz! Olmadı gençler, hiç mi hiç olmadı. Bu platformda siz deyin beş, ben diyeyim on kez “hoş geldiniz” yazılması gerektiğiyle ilgili yazı ve/veya fotoğraf paylaşımı yapmışımdır.

Ve şu “Ne diyon lan sen sibop!” repliğine gidiverdiğim “sübadıdır” hadisesi! Bu kelimenin yalın hâli nedir?

a) sübab b) sübap c) supab d) süpap e) hiçbiri

Elbette “e” şıkkı! R. Bradbury’den tercüme edilen bu sözdeki o netâmeli kelimenin yazılışına bakmazsanız mürekkebiniz kuru kalır, benden söylemesi gençler! Fransızcası soupape ve Türkçede de “supap” olarak salınıyor. Romantik laflar edip edebiyat yapmayı kim sevmez ki! Ancak bu iş öyle olmuyor, edebiyat yapmak için “edebiyat” yapınca çıktığınız yolda yara bere içinde kalınıyor… maalesef.

Ne diyordu Coşkun Sabah? “Sana sitem ettiysem / Sitem sevgiden doğar”

İyi çalışmalar.


İnternet bi’ âlem: Türkçe öğrenmeden Fransızca öğretmek!

Bu sitede size en baş düzeyden öğretici ve basitleştirilmiş konularla fransızca anlatmaya (…) Eğer bu azmi kendinizde görüyorsanız şimdiden söyleyim hiç zorlanmayacaksınız.. “Bu dil zor bir dil” yargısı kafanızdan çıksın artık. ” Fransızca zor bir dir değildir !!!” (…) Ben ki haylazın teki bu dile alışmış ve üstelik size bunu öğretmeye kalkışmışsam siz bu işi hayli hayli yaparsınız =)




Bir bedende üç kişi: Elif, Haşmet, Hakan=Tarık Tufan

Dijital sörf mesaim esnasında 24’te “Portre” adlı bir programda, “Meksika Sınırı”nın eski sunucularından “münevver” yazar, (Geç Kalan‘ın arka kapağından) “kendine özgü diliyle, edebiyatıyla, güçlü duygu dünyasıyla okurları büyüleyen” (tamam, alıcaaz kitabı, peşin peşin imzalamış da) Tarık Tufan’ın son kitabı GK üzerine bir şeyler anlattığını görünce kumandayı önümdeki sehpaya usulca bıraktım ve anlatacaklarına -bir kez daha- dikkat kesildim. Büyük kıyak! Kitabın yayın tarihi 14.10.2021 ve hop ekranda kitabını anlatıyorsun, daha ne olsun!

Elini kolunu kullanması, seçtiği kelimelerin oluşturduğu o “büyülü” cümle evreni, hayata ve edebiyata dair düşüncelerini aktarırken takındığı o şamanistik hava niyeyse bende inandırıcı bir etki bırakmıyor. Daha çok “proje” yazar havası intibaı var tavırlarında. “Sağ”ın her kesime açık entelektüel yazarı misyonu bir noktadan sonra rahatsız edici oluyor. Ne şiş yansın ne kebap yaklaşımının bedenlenmiş bir hâlini de “9/8 Ahmet”ten sonra Tarık Tufan’da görüyoruz.

Bir ölçek Elif Şafak tasavvufu, iki ölçek Haşmet Babaoğlu sosyolojisi, bir ölçek de Ahmet Hakan Coşkun popülizmi… Oldu mu sizlere Tarık Tufan! Hele bir de “yazar yalnızlığı” romantizmini anlatırken çektiği o zorluk ve o zorluğun aslında “ne kadar kıymetli” bir şey olduğunu söylemesi… Yazarlık zor iş vesselâm! Tarık Bey’in “yazar yalnızlığı” nutkunu dinlerken tedavülde olmayan şu deyimi hatırladım: Kırk paralık kürdanı kırk bir paraya satmak.