Tag Archives: Televizyon

“Derin Futbol”da sığ Türkçe

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı (Emin Çölaşan gibi “İ.” deyip geçmeyeyim, neme lazım dava mava açar da) İbrahim Melih Gökçek’in oğlu Osman Gökçek’in sahibi olduğu Beyaz TV’nin magazinel isimleri birer birer transfer edip sesini duyurmaya çalıştığını biliyoruz. Seda Sayan, Ece Erken, Davut Güloğlu, İbrahim Tatlıses, Emine Ün, Zühal Topal, Oya Aydoğan, Vatan Şaşmaz, Emel Müftüoğlu, Ahmet Çakar ve… Liberal fikriyatın ele avuca sığmaz haşin, her solcuyu Kemalist zanneden çığırtkan delikanlısı Rasim Ozan Kütahyalı!

Yavuz Seçkin mi Ahmet Çakar’ı taklit ediyor, Ahmet Çakar mı Yavuz Seçkin’in Ahmet Çakar tiplemesini çeşitlendiriyor buna bir türlü karar veremedim ama eski FIFA hakemi Ahmet Çakar’ın “teatral” yönü için ara sıra Beyaz TV’yi seyrediyorum. Pek çok kanalda spor spikerliği yapan Göktuğ Sevinçli de “kıdem kademe” sahibi olup geçmiş Beyaz TV’ye. İyi de, “Derin Futbol”daki Türkçe sığlığı, kısırlığı ne olacak?

“SÜPER LİG START ALDI” nece? Nereden aldı bu “START”ı? Kaça aldı bu “START”ı? Bu “START” tatlı mı? “Start almak” da, tıpkı “sahne almak” gibi bir terbiyesizliktir. Türkçe bilmemek, Türkçeyi kısırlaştırmak demektir. “SÜPER LİG BAŞLADI” yazılsa, ne olur? “Derin Futbol” muhabbetiniz mi sığlaşır, ha, ne olur? O “deriiiiiiin” geyiklerinizin suyu mu çekilir? Kanalın adını “White TV” yapın, olsun bitsin!


“Şaşa”kalma, kalplere vur bir zımba!

“KJ” nedir, bilen var mı? Spikerlerden duymuş olabilirsiniz. Reji ile kulaklık marifetiyle konuşurken “ka je’yi düzeltelim” falan derler. “KJ”; ekranın altında bazen sabit bazen akıp duran alt yazı… “Karakter Jeneratörü” yani. Okunurken “K”, “ka” diye okunur da “J”, “ja” diye okunmaz ne hikmetse!

TRT dahil olmak üzere, istisnasız, o çok afili “tematik” kanalların da “KJ”leri fecidir. TRT’nin “okul”luğu, “ekol”lüğü falan kalmamıştır artık. Hayatımızı kuşatan özensizlik, ciddiyetsizlik tabii ki özel televizyonları da saracaktı. Esasen bu kokuşmuş yapı buralarda üretilir ve ekranlardan kitlelere boca edilir olmuştur. Ah Ünsal Oskay, ruhun şâd olsun! Ünsal Oskay’ın kitaplarını okumayan iletişim şimşirlerinden ne bekleyebiliriz ki? Ne, Fatmagül’ün Suçu Ne‘nin yeni sezonu mu başlamış? Kuzey/Güney yıkılıyor muymuş? Vay anasını be! Peki, Garp Cephesi? Ne “gark”ı lan? Garp, dedik! “Hard” da değil! Hart to Hart vardı bir zamanlar. Ah Stefanie Powers!

Arapça “şâşaa” kelimesini cümle içinde kullanmış mıdır “KJ” operatörümüz? Her neyse. Osman okula başlamış, Aylin öldü mü? Ali n’apıcak kız? Cemile’deki talihe bak be anacım! “Parıltı/lı, parlak” anlamına gelen bu kelime yerine “gösterişli” yazılsa İMKB-100 kaç puan düşerdi? Peki ya, gecelik faiz? Açık deterjan ile açık pirinç fiyatlarını aşağı çeker miydi “şaşaa” yazmak?

Ya ya ya! Şa şa şa! Şâşaa şâşaa çok yaşa!


“Şirin Payzın’lan” tek tek basaraktan!

Banu Avar, Can Dündar, Cüneyt Özdemir, Çiğdem Anad, Deniz Arman, Mithat Bereket, Serdar Akinan… Hepsinin ortak özelliği, H. G. Wells’in “The War of the Worlds” adlı eserini müzikal forma taşıyan Jeff Wayne’in akıllardan çıkmayan efsanevî müziğiyle -The Eve of the War, The Coming of Martians- (“intro”daki yaylıların haşmeti zaten felakettir) ve “aman kimselere söz vermeyin” kalıbıyla bir dönem (1985 ve sonrası) ekranları kasıp kavuran “32. Gün”den mezun olmalarıdır. Ara notumuzu düşelim: Nostalji meraklıları için link yazının dibindedir.

Her ne hikmetse, Şirin Payzın’ı da “32. Gün”den mezun zannediyordum. (Niye bu zanna kapıldığımı aşağıda bulacaksınız.) Meslekî geçmişine baktığımda böyle bir bilgiye rastlamadım. Çok kısa ve dahi söz edilmeyecek kadar kısa bir süre “32. Gün”de çalıştığına dair bilgi kırıntısı bulabiliriz belki. Şirin Payzın’ın biyografisine kuşbakışı: Makedonya’dan göç etmiş babasının ailesi, baba gazeteci, Nuri Çolakoğlu baba Nizam Bey’in yanında işe başlıyor, anneannesinin kuzeni büyük teyze Behice Boran, dedesi Kazan doğumlu, annesinin ailesi ise Tatar, demokrat bir aile… Kökler Rusya’ya uzanıyor, başarılı ve şanslı bir gazetecilik geçmişinin temelleri böyle böyle atılıyor.

Şirin Payzın adı gibi. “Frikik” meraklısı, “sarı saçlı spor sipikeri” meraklısı “errkeg”lerin aksiyoner hayal âlemlerinden uzak bir kadın. Fiziksel özelliklerini, kozmetik sektörünün nimetlerini kıyasıya kullanıp kariyeri için basamak yapanlardan değil. Mesleğe başladığı ilk yıllarda, hani nasıl desem, avurtları çökmüştü. Şimdilerde ise yanakları daha bir dolgun. Her neyse, bu tip “magazinel, estetik” yönler aslî konumuzun çok dışında.

Benzerlerine göre iyi bir röportajcı-gazeteci denilebilir. Ancaaaak… Konuşurken, Mehmet Ali Birand’ın alametifarikası olan “başbakanlan”, “Mithat Bereket’len” gibi eklemeli Türkçesiyle canımı fena halde sıkıyor ve var olan şirinliği bir çırpıda uçup gidiveriyor. Şirin Payzın’ın, M. A. Birand’ın “32. Gün”ünde çalıştığını düşünmeme yol açan husus, onun bu berbat telaffuzuymuş işte! M. A. Birand tedavi olmadı gitti ama Şirin Hanım’ın bu hastalığını düzeltme imkânı var. Bu hastalığına bir çare bulmalı. CNN Türk yönetimi gereken desteği sağlayacaktır hiç şüphesiz.

Türkçede “enstrümantal” ek “-n” ekidir. Şirin Hanım’dan “realiteylen”, “yanlışlıklan”, “Fener’len” diye bir “şey” duymanız mümkündür. Mehmet Ali Birand’a çekmek ne fena, onu örnek almak da… “İle” sözcüğü zaten ekleşmiş, “araç” halini almış, daha neyi nereye ekliyorsunuz Allah aşkına? Olacak iş değil! “-La/le” eki bu işi layıkıyla yapıyor üstelik. Yetmezmiş gibi “onunlan”, “bununlan” vs. Özel kanallara spikerlik eğitimi veren belli başlı şirketlerde, çok kıymetli spiker hocaları var. Utanmayın, gidin, eksiklerinizi tamamlayın. “Öğreten adam” rolünü hiç sevmememe rağmen, beni buna mecbur edip “Altın Ahududu Ödülleri”nde aday adaylığına zorluyorsunuz. Son kez: “Özelliklen” değil Şirin Payzın Hanım, “özellikle” diyeceksiniz. Bu dil haylazlığınıza bir çare bulun lütfen.

Bilebildiğim kadarıylan yazmaya çalıştım. Sevdiğiniz bir arkadaşınızlan Can-Arsen Gürzap çiftinin ders verdiği spikerlik kursunun yolunu tutun tez vakitte olmaz mı?

Not 1: Şirin Hanım, 21 Ekim’deki programında, hiç de “şirin” olmayan bir şekilde -hâlâ- “ETA’ylan” metaylan gibi garip telaffuzlarıyla mesleğini de, seyircileri(ni) de ciddiye almadığını -inatla- göstermeye devam ediyordu.

Not 2: İşbu yazı M. Ali Birand’ın vefatından önce yazılmıştır.

Not 3: 14 Ekim 2014 tarihindeki NO (Neler Oluyor?) adlı programında hâlâ “Haykoy’lan” (Hayko Bağdat) diyordu!

 

 

 

 

 

 


“Daha, yani, hani, böyle, şey” veya Berfu Haşıoğlu

İşten pelte misali minibüslere, metrobüslere akıp televizyonun karşısına geçtiğimde, “tematik” kanalları gezerim. 45 dakikalık diziyi reklamlarla ve kendi programlarının reklamlarıyla 3 saate yaymayan, daha sonra da o diziyi tekrar tekrar göstermeyen televizyon kanallarına, memleketimizde “tematik kanal” adı veriliyor. İşte bu “tematik” kanallardan biri de SkyTurk adlı televizyon kanalıdır.

Bu televizyon kanalında, ha babam Berfu Haşıoğlu adındaki hanımı görmeye başlayınca, kimin nesidir kimin fesidir diye sunduğu programlara daha bir odaklanayım dedim. Vazife gereği katlandık. “Mevzubahis” adlı programında şarkıcıları, tiyatrocuları falan ağırlıyor. En azından, ben birkaç programda bu meslek erbaplarına tesadüf ettim. Son çıkan albümlerin tanıtımları, perdelerini açan tiyatrolar, oyuncuları… Bunlar iyi tabii.

Baba Zula’nın konuk olduğu “Mevzubahis”te, Baba Zula’nın müzik marketleri şenlendiren son albümünün satışa henüz sunulduğunu öğrendiğinde, Berfu Hanım’ın dudaklarından şunlar döküldü: “Daha, yani, hani, böyle, şey…” Yılmadım. Programı sonuna kadar seyrettim. Sevimli olmaya çalışmalar, espri yapmaya çalışıp becerememeler, genel kültür birikiminin yetersizliği, yerli yersiz kameraya bakmalar vs. SkyTurk’e değil de bir zamanlar Ersin Düzen’in de (şimdi NTV Spor’da -Sergen Yalçın ile TRT’ye transfer olmuş-) VJ’lik yaptığı Kral’a yakışacak jestlerle, mimiklerle “teen age” erkeklerin tav olabileceği (ki, onlar da bu tür yemlere yüz vermezler ya, neyse) sözüm ona iç gıcıklayıcı haller… Onu seyretmeye çalışırken bana bir haller oldu!

Tematik kanalların sonradan olma sarışın spikerlerine hasta olan erkekler, ekşi’sinden inci’sine tüm sanal sözlükçüler! Uyanın! Yeni bir Burcu Esmersoy hadisesiyle burun burunasınız! Adı Berfu, soyadı Haşıoğlu. Kendilerine 4 (yazıyla dört) adet program teslim edilmiş durumda. Kendilerinde nasıl bir hikmet, nasıl bir sunuculuk meziyeti varsa, nasıl bir diksiyon mükemmeliyetine sahipse… Ata binmiş, kılıçları da kuşanmış!

Az çok diksiyon eğitimi aldık, diksiyon kitapları okuduk (Suat Taşer mesela), Türkçeyi doğru dürüst konuşan pek çok tiyatrocudan selis İstanbul Türkçesi dinleme mutluluğuna da nail olduk. Can Gürzap’ı da, babası Reşit Gürzap’ı da dinledik, Nevin Akkaya, Pekcan Koşar, Toron Karacaoğlu, Tijen Par’ı da… Terk-i diyar eyleyenlere rahmet dilerim. Aramızda olanlara da uzun ömürler…

Berfu Hanım’ın “Mevzubahis”e konuk ettiği değerli tiyatrocu Celile Toyon [Uysal] hanımefendinin “Radyo Tiyatrosu”ndaki tertemiz diksiyonunu da duydu bu kulaklar. Ne şans! Berfu Haşıoğlu’nun sarıya boyanmış saçlarını, kırmızı ojeli tırnaklarını, ağır makyajını sollayan bir röportajcılık başarısına, zengin kültürel birikime, dosdoğru diksiyona rastlayamadım. Peki, Berfu Haşıoğlu’nda benim bir türlü görmediğim televizyonculuk, sunuculuk, röportajcılık marifeti ile tertemiz diksiyon nerede? Sanal âlemde “İtalyan oturuş” tarzıyla pek çok görseli var Berfu Hanım’ın. Televizyon programlarındaki “frikik”leri kayıt altına alıp internet çöplüğüne arz eden bir güruh da var maalesef. Baldır bacak meraklısı, beyinleri apış arasına sarkmış güruhun tespit edip yayına sürmediği ünlü veya ünsüz kadın yok neredeyse! Bu da bir sektör ve mâteessüf Berfu Hanım da bu sektörün gözde bir malzemesi olmuş. Konumuz bu değil zaten. Bu güruha bilahare değiniriz.

Hele hele baş ve işaret parmağının arasında bir çiftekavrulmuş tutuyormuş gibi yapıp gözlerini kısarak, reklamlara girmeden önce “küçük bir aranın ardından biz yine burdayız” demesi yok mu, tam anlamıyla evlere şenlik! O parmak hareketine eşlik eden göz kısmanın çok çekici, çok sempatik olduğunu zannediyor muhtemelen.

Berfu Haşıoğlu özel televizyon dünyasından bir numune sadece. Sarı saç, az buçuk işve, cilve, göz süzme vb. “donanım”la pek çok hanım kızımız kariyerlerine devam etmekteler orada ve burada, belki de şurada. Edebiyat dünyasında, basın camiasında, siyasette ve reklam sektöründe o kadar çok var ki Berfu’lardan… Saymakla, yazmakla bitmez! Nasıl söylesem; hani, böyle, yani, şey…

Not 1: SkyTurk, salı günleri yayınlanan “Delidolu”yu (“Deli Dolu” yazanlar da var) yayından kaldırdı. Artık “Tarihe Yolculuk” adlı program yayınlanıyor. “Popüler tarih” programlarında belli bir artış göze çarpmaktaydı zaten. Bu furyadan etkilenilmişe benziyor. “Delidolu”nun daimî “yorumcusu” B. Gökberk’in aynı gece yayınlanan “Radyocu” adlı programı da yayından kaldırıldı. Onun yerine “Lig TV”den seçmeler denilebilecek bir program yayınlanıyor. (13 Mayıs 2011, Cuma)

Not 2: Saçlarını koyulaştıran Berfu Haşıoğlu’nu, TRT 3’te “Gerçek Futbol” adlı bir programda gördüm. Bank Asya 1. Lig maçlarından özetlerin yer aldığı programın yorumcuları ise Ergün Penbe ile Gökmen Özdemir. Perşembe günleri de “Son Tahlil” adlı programda Ergün Penbe’nin yanına Gürcan Bilgiç oturuyor.

“Yok Böyle Dans”ın işbilir yapımcısı, Berfu Haşıoğlu’ndaki cevheri bakalım ne zaman fark edecek? “YBD”ye de katılırsa kariyeri “top” seviyesine ulaşabilir. Türk “erkeg”lerini hasta edip yataklara düşüren Kâmile Burcu Esmersoy “YBD”nin yeni sunucusu, belki sıradadır Berfu Haşıoğlu!


Hakiki “Aşk-ı Memnu”dan çekin ellerinizi!

Yatıyoruz kalkıyoruz hâlâ “Aşk-ı Memnu” adıyla yutturulmaya çalışılan, bir burjuva ailesinde cereyan eden “yasak aşk” hikâyesini ve “Finalini” konuşmaya, okumaya, arama motorlarında sörf yapmaya devam ediyoruz. Vaktimiz de çok maşallah!

Bir web sitesi anket düzenlemiş. Alıntılıyorum: “Aşk-ı Memnu’nun Finalini Beğendiniz mi? Dizinin finalinin kitaba bağlı kalınarak yapılması sizi tatmin etti mi?” Tipik bir “nerem doğru ki” durumuyla karşı karşıyayız. Cehaletin bu kaba saba, yılışık, had bilmez hükümranlığı elbet bir gün bitecek. Elbet bir gün “iyi”, “kötü”yü de “vasat”ı da kovacaktır. Ümit etmek masrafsız!

Ağzımızı şimdi bozmayacağız da ne zaman bozacağız? Anladıkları dilden: Be hey cahil cühela takımı, Hizmet gazetesindeki bir makalesinde, üstat Halid Ziya; “Evet, hakikiyyunu hayaliyyuna tercih ederiz.” yazmıştır. Onların senarist olarak, sizlerin de anket düzenleyiciler olarak hayal gücü epey gelişmiş anlaşılan.

“Hakiki” Aşk-ı Memnu’da Bihter, BEHLÜL’ÜN KARŞISINDA İNTİHAR ETMEMİŞTİR! Behlül’ün Nihal’le evlenmesini kendine yediremez, bunu kabul edemez Bihter. Nihal’in, Behlül ile Bihter’in arasında geçen tartışmayı duymasıyla her şey ortaya çıkar. Behlül yalıdan kaçarken, Bihter de kalbine doğrulttuğu silahla intihar eder. Yani, ortada öyle dramatik, arabesk bir “intihar sahnesi” falan yoktur.

Çekin manikürlü ellerinizi! Halid Ziya’yı da Aşk-ı Memnu’yu da rahat bırakın artık!


“BURCU [Esmersoy] TERLETİYOR”muş!

Siz şimdi bırakın Burcu’yu murcuyu! Neymiş, memleketin “sarışın” kadın âşığı “erkeg”lerinin hayal dünyasını, feci diksiyonuyla ve bir sunucunun “olmazsa olmaz”ı; kulak okşayan, pürüzsüz, yumuşak ses tonu bakımından fakir mi fakir, pürtüklü ses rengiyle ekranları işgal eden bir “spor spikeri”, erkekler için üretilmiş vücut deodoranı reklamında sözüm ona “interaktif” şirinlikler yapıp muzır mânâ denizlerinde kulaç attıracak kimi esprilerle “seksi”liğini konuşturuyormuş… Tabii ite kaka, makyajlaya bir kadın ne kadar “seksi spiker” olabilirse, o da o nispette… Burcu Hanım’ın “pablik rileyşıns”ı epey kuvvetli.

NTV’nin “yüzü güzel” sunucu kontenjanındaki Kâmile Burcu Esmersoy, bilindiği gibi 1997’de Japonya’dan “Dostluk Güzeli” unvanıyla döndü memleketimize. Zaten, “ciddi” bir haber kanalında “spiker” olabilmek için ön koşullardan biri, manken olmanız veya güzellik yarışmalarında ne ad altında olursa olsun bir “derece” yapmanızdır. Güzellik yarışmalarından gelip de kendini geliştiren, önemli mesafe kateden bir “spiker” olarak Jülide Ateş’i örnek gösterebiliriz.

Web sitesindeki “Dialog Spikerlik ve Sunuculuk Okulu’nu derece ile bitirdi.” cümlesini okuduğumuzda, sormamız icap ediyor: Ne derecesi bu? Arsen-Can Gürzap ikilisinden “geçer not” alması mucize bu feci diksiyonuyla, Kâmile Burcu Esmersoy’un. Kâzım Akşar ile Yalçın Boratap’dan da kezâ… Elini kolunu, izleyicinin dikkatini dağıtırcasına sallaması, peşinden atlı kovalıyor gibi sözcükleri eze eze haber sunması, denetimsiz jestleri, mimikleriyle, ekranda haber sunacak en son kişi olması gereken Kâmile Burcu Esmersoy’daki karşı konulmaz “cazibe”nin kaynağı nedir, nerededir acaba?

Ancak, Kâmile Burcu Esmersoy gibi sadece “estetik-kozmetik” hususiyetiyle “spiker” olarak istihdam edilen o kadar çok kadınımız kızımız var ki “tematik” kanallarda, berbat telaffuzlarıyla saç baş yolduran… Devir imaj devri! Saçının rengi, giydiği eteğin boyu, kaşını kaldırışı, dekoltesi… “En Fıstık Spor Spikerleri” listesinde yer almasını gururla duyuran Burcu Hanım’ın ASLÎ işinin elindeki haber metnini hatasız, teklemeden, temiz bir diksiyonla okuması gerektiğini hatırlatır, “fıstık”lığın sunuculuğun biricik şartı olmadığını anlaması için BBC, CNN gibi kanalları izlemesini salık veririm. Canını sıkmasın Burcu Hanım. Onun gibi daha pek çok örnek var “fıstık”lık bağlamında ön plana çıkarılan. Televizyon yöneticilerinin “güzel yüz ve vücut” ön koşulu yüzünden, doğru dürüst bir Türkçeyle okunan haberleri ara ki bulasın! Hele hele “açık-kapalı e”den ha babam çakan güzel mi güzel spikerlerimizin baygın bakışlarıyla, kıvrılan dudaklarıyla idare etmemiz istenmiyor mu…

Gelelim beni terleten “Burcu Terletiyor” faslına… Nasıl mı terletiyor? Hayallere sınır yok! Acaba? Yok canım, tabii ki “kazık” futbol sorularıyla terletiyor, bilgisayar başındaki erkek hayranlarını… Tam da, dile getirmeye çalıştığım duruma uygun bir soru cümlesindeki yazım yanlışı Burcu Hanım’a o kadar yakışmış ki, bu kadar olur yani!

İtaf” ne demek?! Doğrusu “ithaf”tır ve Arapçadır. Birine armağan etme, o kişinin adına sunma, anlamında kullanılır. Mor ve Ötesi de mi dinlemediniz, ey soruları hazırlayan ve yazdıran yazı grubu? Yalapşap işler! Mühim olan Burcu Esmersoy’un mini eteği, epilasyonlu bacakları, soru sorarken yazılan sorulara yedirilen buzzz espricikleri jestleriyle, mimikleriyle nasıl verdiği değil mi? YouTube’un “search” kutusuna “Burcu bacaklar” yazılsın ve ekranlar salyalarla sıvansın değil mi? Vasatiyet, sakillik egemen her şeye! “Çok kötü”, “kötü”, “berbat”, “rezil” işler içinden “vasat” olanına “fevkaladenin fevkinde” numarası çekilmektedir artık!

Ortalamanın üstündeki diksiyonu, okuduğu metne hâkimiyeti, soru sorabilme becerisi, ölçülü jest ve mimikleriyle tüm “manken/model” kaynaklı “spiker”lerin dikkatle izlemesi gereken bir isim var TRT Türk’te: Ayşe Süberker. O da çok iyi değil ama manken-model kaynaklı “spiker”lere bakarsak, ehven-i şer sayılır. O, “fıstık” kategorisinde olmayabilir. Kimi “erkeg”ler için çekici gelebilecek farklı bir havası olduğu söylenebilir. Hepsinden önemlisi, elindeki metni “içselleştirmiş” haliyle bile seyredilmeye değer. Kâmile Burcu Esmersoy ve ekürilerine Ayşe Süberker’i izlemelerini öneririm.

Tüm bu hengâme arasında Seferis’den bahsedemedim. 1900’de Urla’da dünyaya gelen Yunan Edebiyatının önemli şairi, 1963 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Yorgo Seferis, 1 Temmuz 1950’de, Ankara’da Yunanistan Büyükelçiliği’nde görevliyken, 1. Dünya Savaşı’ndan beri göremediği İzmir’e gelmişti.

Yorgo Seferis’in ilkgençlik yıllarını geçirdiği ev, restore edildikten sonra, “butik otel” anlayışıyla halka hizmet veriyor şu anda. Bunu biliyor muydunuz? Fazla söze gerek yok. “Yorgo Seferis RESIDENCE“a seferimiz var hanımefendiler, beyefendiler…

Not: Gördüğüm kadarıyla, son aylarda arama motorlarında harıl harıl “Ayşe Süberker”e dair bilgi/görsel/video aranır oldu. “Tematik” televizyon kanallarının “entel-alımlı-bakımlı” spikerlerini gözleri kan çanağı halde takip edenlerin ve hayal dünyalarına belli bir kalite katmak isteyenlerin favori “ekran güzeli” modeli de, TRT’ye “dışarıdan” katkı sağlayanlardan Ayşe Hanım. Bu arada; İlber Ortaylı’dan “fırça” yiyen Gümüş Hilal’in sunucusu Buket Aydın da hatırı sayılır bir hayran kitlesine ulaşacağa benziyor. A. Süberker’in her yerde tesadüf edemeyeceğiniz yukarıdaki görselini muhterem zevata sunuyorum, canım epey sıkkın halde. İdareli bakınız.


AŞK-I MEMNU veya bir dizi fiyasko!

Hâlâ “arama motorları”na “Bihter altıpatlar”, “askı memnunun son bölümü”, “aşkı memnunun final raitingi” gibi sözler yazılıp tam bir fiyasko olan “Yasak Aşk” adlı televizyon dizisine “ilgi ve alâka” gösteriliyor. Uyan ey halkım! Ayıl ey halkım!

“Tematik haber kanalı” olacak “ne te ve”nin ana haber bülteni de “AŞK-I MEMNU VEDA” adlı müsamere için Suada’da düzenlenen “event”e canlı bağlandı ya! Pazarlamanın, cilalamanın şahikası! Kıvanç Tatlıtuğ sarı saçlarının, mavi gözlerinin kremasını dizi başına aldığı uçuk paralarla yedi ama yetmedi, THY de bu “trend” lokomotifin vagonlarından biri olan Kıvanç’a sarıldı. (Beren’e de Patos sarıldı, bilmeyenlere -yoktur ya- haber verelim.) Neyse. Güle güle, hatta katıla katıla harcıyorlardır paracıklarını… Biz iç çekmeye devam edelim, adaletin bu mu dünya diye diye, Orhan Baba tevekkülü içinde…

Güzel genç kızlarımız, saygıdeğer ev kadınlarımız! Size aylarca seyrettirilen şey, asla ve kat’a Halid Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu’su değildi! Bunu anlayın artık! Dandik dizilere prim vermeyin daha fazla! Size, köklü ve “çok zengin” bir aile içinde cereyan eden bir “yasak aşk” öyküsü göstermeye çalıştılar. Çalıştılar… O kadar! Bunu yaparken de, tiyatrocu olmaya heves edenler için düzenlenmiş bir yarışmadan, diğer heveslilere göre eli yüzü daha düzgün olan ve sahne üzerinde daha az sırıtan bir oyunculuk performansı sunan genç bir kızdan devşirilen “Bihter”i imal ettiler. “Behlül” için de, “Best Model of Turkey” yarışması birincisi Kuzey Avrupa ırkına yakın, beyaz tenli, sarı saçlı, mavi gözlü, “buz adam” kılıklı, oyunculuk performansı yerlerde sürünen bir genci buldular. Eh, Yılmaz Güney’in eski eşi ve mihrabı hâlâ yerinde bir Nebahat Çehre (ki dublaj sanatçısı Gülen Karaman’ın hakkı yenmesin) ile “çıtır/Lolita” kadrosundan bir “Nihal” ile yılların tiyatro oyuncusu Selçuk Yöntem de “Adnan Bey”… Ha “Bihter” yerine “Berna” olmuş, ha “Behlül” yerine “Berhan”, ha “Nihal” yerine “Nermin”… “Adaptasyon” bile olamayan bu garabette (iki ayaklı, dört hortumlu ve altı kanatlı bir fil hayal edin lütfen), sözde Nihal’in yakın arkadaşı “Sex and the City”den bahis açabiliyordu! Ört ki ölem! Mensubu olduğu televizyon kanalı ve tüm iştirakleri de bu diziye dair incir çekirdeklerinden kubbe imaline kalkınca, alın size yılın müthiş dizisi Aşk-ı Memnu! Yerseniz tabii!

Gelelim dün akşamki “Veda” bölümüne… “Kına gecesi” sahneleri tam bir felaketti! Bekârlığa veda partisi de tam bir ufuksuzluk örneğiydi. Burjuva (ayıp olmasın diye “sonradan görme” yazmıyorum) mensuplarının “bekârlığa veda” partilerinin bu kadar “edepli” seyrettiğini düşünen var mı? Güldürmeyin adamı! RTÜK korkusu ne senaryolar yazdırtıyor insana!

Hele hele CNBC-e’nin favori dizisi “24”vâri numaralar neydi öyle! Bihter’in mezar taşını birkaç kez gösterdiler “fan”larına… “24 Haziran 2010” idi ölüm tarihi! Aman pek esprili, pek yaratıcı! Sanki tüm dizi boyunca “eş zamanlı” bir teknik kullanılmış gibi… Hey Allah’ım! Bu ne zıpçıktılık, bu ne fason özenti böyle! Başımı sağa sola sallayarak ve lâ havle çekerek bakmaya çalıştığım sahnede, koyu renkli güneş gözlükleriyle tam takım musalla taşının başında toplaşan cemaatin cenaze namazına durduğu anda çalan “müzik” beni benden aldı! Nasıl almasın ki! İç bayan ve her sahnede baskın haliyle kulak tırmalayan “acıklı” fon müziği, yerini Bach’ın “Air on the G String” eserine bırakmıştı! İç burkan, hüzünlü müzik olarak bunu bulabilmişler demek!

Neyse ki, bu berbat müsamere bitti. Dizinin başrol oyuncuları küplerini bir güzel doldurdular. Afiyet olsun. İkinci derece rollerde oynayanlar da durumlarını düzeltmişlerdir. Olan yine set işçilerine, ışıkçılara, “key grip”çilere, “best boy”lara olmuştur. Yapım şirketinin sahiplerinin parmakları uyuşmuştur para saymaktan…

“Uyuyan Güzel” rolünü yıllardır aynı şaşmaz azim içinde oynayan halkımızın uyanmaması için tüm popüler kültür endüstrisi de harıl harıl, gece gündüz, deliler gibi çalışmaya, Barthes, Lacan, Chomsky, Ünsal Oskay, Habermas, Jung, Canetti, Luhan gibi adları öcü kisvesine büründürüp okunmaması için ellerinden geleni yapmaya devam edecektir dört dönerek ve futbolun göz kapaklarını ağırlaştırıcı gücüne abanarak…

Gökten üç elma düşmüüüüş… Biri Shrek’in dublajcısına, biri Shrek’in yakın dostu eşeğin dublajcısına, biri de hafta içi her gece mezar taşı beyazı dişlerini göstere göstere gülen (!) kadının başına…

– Ay kııız, Bihter’in giydiği o beyaz elbise ne kadar hoştu di miii?

– Evet, aynen öyle!

Not: Ah şu yufka yüreğim yok mu! Gördüm ki “gugıl”lara “aşkı memnu cenazede çalan müzik” yazılmakta, “çılgınlık” hâlâ had safhada… Ah şu yufka yüreğim, ah! Ama bu son, ona göre… Link emrinizde:

http://video.google.com/videoplay?docid=-4698890410553974385#


“AŞK-I MEMNU”CULAR FENA KANDIRILDINIZ!

Önce yazarının isminden başlayalım: Servet-i Fünun Edebiyatı’nın önemli yazarlarından Halit Ziya Uşaklıgil’in adı, sokak köpekleri için kullanılan “it” telaffuzuyla okunmaz!

“Ha:lit” diye okunur. 1897-98 arasında Servet-i Fünun dergisinde yayımlanan Aşk-ı Memnu, Türk romancılığının kavşak noktalarındandır. Adaşı Halit Refiğ tarafından TRT için çekilen dizi, dönem atmosferini görece daha tutarlı, başarılı bir şekilde görselleştirmişti. Adı üzerinde; “adaptasyon”. Ancak, şu an televizyon ekranlarından taşan “şey” Aşk-ı Memnu’nun ruhuna değil yaklaşmak, uzağından bile geçemiyor.

Romana sadık kalıp bir dizi çekmek zordur. Bu zorluğun törpülendiği yerler olabilir ama temel alınan bir eseri bambaşka bir şeye dönüştürmek… Bu olmaz işte! Roman uyarlaması ciddi bir iştir. Şıpınişi yazılıp çekilemez! Romanın anlattığı tarihsel dönem, buna bağlı olan kurgu tamamen çöpe atılmış ve ortaya sıradanın sıradanı, bir burjuva (esasında “sonradan görme” demek daha doğru) ailesindeki aşk meşk, aldatma, entrika hikâyesi çıkmış. Yazık.

Google’dan “aşkı memnunun son bölümü”nü arattıranlar, sözüm size! Ahmet Hamdi Tanpınar’ın (kim diye sormayın, onu da arattırın lütfen) şu sözlerine dikkat edin:  “Sadece realist teknik ve psikoloji itibariyle bakılırsa, her zaman mükemmel sayılabilecek bir eser.” Edebiyat eleştirmenleri de, Bihter’i Gustave Flaubert’in Madam Bovary’si ile Lev Tolstoy’un Anna Karenina’sıyla kıyaslar, “son”u itibariyle. Evet, dizinin değil, romanın sonunda Bihter intihar ediyor! Elinde de “ayfon” yok!

Roman o kadar boyutludur ki, o kadar iyi bir dönem panoraması ve saptamaları vardır ki, Firdevs Hanım, Bihter ve Peyker, Tanzimat sonrasının “alafranga” yaşamını temsil eden bir rolde çıkar karşımıza. Adnan Bey’le temsil edilen ise geleneksel değerlere bağlı, Batılı yaşam biçimine uyum gösteren üst sınıf bir Osmanlı ailesidir. Üstat Halit Ziya Uşaklıgil, romanını karşıtlıklar, çelişkiler ekseninde kurup geliştirirken Batı-Doğu kıyasını yarattığı karakterler aracılığıyla vermiştir. Kuru kuruya bir “yasak aşk” dizisi olarak “uyarlama” yapmak romana, yazarına düpedüz hakarettir. Tekrarlayayım: Bir romanı adapte etmek demek, bire bir romanı perdeye/ekrana getirmek değildir. Ne var ki, Aşk-ı Memnu sıradan bir “yasak aşk” romanı da değildir!

Romanda anlatılan, altı çizilen kavramlara bakalım: Batılılaşma, alaturka-alafranga hayat, toplumsal değişim, sınıfsal farklar… “Melih Bey-Adnan Bey” karşıtlığında verilir bu sınıfsal fark… Adnan Bey ile Firdevs Hanım’ın oturdukları köşk arasında ne fark var? Sponsor şirket sağ olsun! Hepsi aynı lüks içinde yaşıyor. Ebeveyn banyosu, yaşam alanları, bir ihtişam bir modernlik sormayın gitsin! E, o zaman nerede kaldı bu sınıfsal fark?! Behlül’ün “alafranga” hayatın getireceklerini işaret eden “Şık bir yenge, şık bir izdivaç, şık bir valide ile şık bir hemşire! Bütün şık! Biz de Melih Bey takımından oluyoruz.” sözleri dizide yerini bulmazken, Kıvanç Tatlıtuğ’un acemi oyunculuğuyla (Kenan İmirzalıoğlu da zamanla düzeldi. Onun “oyuncu koçu”na başvurabilir.) temsil edilen Behlül Bey, “marka” kıyafetlerle, “ayfon”larla, “spor” otomobillerle gezip tozarken, bu diziye “Aşk-ı Memnu” demek çok büyük bir terbiyesizliktir.

Halit Ziya’nın muhteşem “ruh tahlilleri”nin tadına varmak şöyle dursun, Bihter’in, Nihal’in en küçük ruhsal değişikliğinin kenarından köşesinden dahi geçemiyoruz! Yıldızın parlasın diye dizi ve reklam (deodoran, cips) sektörüne hızlı bir giriş yapan Beren Hanım’a ödenen paralara dudaklarımızın uçuklaması yetmeyebilir! Acun Bey’in 2.6 milyonluk vergi beyanını, bu gidişle Beren Hanım tarihe gömecek güle oynaya! Onun oyunculuğu da tatmin edici olmaktan uzak. Ortalıkta oyuncu kıtlığı var. Bu kesin. Bu kıtlığın minik örneği olarak şu reklamlara dikkat edin: Garanti Destek ile Binnur Kaya’lı Haber Türk reklamlarındaki “haber spikeri” aynı kişi! Pes! Dediğim gibi, reklam piyasasında “casting” sıkıntısı had safhada. Vakit geçirmeden bir reklam ajansına 20 TL ödeyin ve boy-portre fotoğrafınızla kataloglara girmeye bakın. Neyse.

Bihter’in çapraşık ruh dönüşümlerini, içindeki ruhî çalkantıları anlamlandırabilmek, anlamak ne mümkün! Bir kere dizinin “müziği” buna en büyük engel! Oyuncuların rol kesmelerini yeterli bulmayanlar, ruh hallerine tercüman olduklarını zannettiği iç bayıcı müziği görüntülerin üzerine boca ediveriyorlar! Vaziyet tam bir facia!

Karakterler sığ, dönem atmosferi sıfır, oyunculuk, yönetim kötü. Neymiş, “Halit Ziya Uşaklıgil’in ölümsüz eseri Aşk-ı Memnu”ymuş! Sizi bilemem ama benim karnım tok bu dibi tutmuş yemeklere!

“Aşk-ı Memnu”cular fena kandırıldınız! Nihal, mürebbiyesinin gidişiyle iyice yalnız kalmıştır. Sevilmeye muhtaçtır Nihal ve… Behlül’ü bir arkadaş/kardeş gibi seven Nihal, Behlül’ün Bihter’den sıkılıp uzaklaşması ve Nihal’e biraz yaklaşmasıyla… Bırakıverir kendini… Yalnızlığına merhem olarak görür Behlül’ü… Ta başından Behlül’e âşık değildir yani Nihal!

“Aşk-ı Memnu”cular fena kandırıldınız! Romanı adapte etmediler! Romanı ters yüz ettiler! Tüm bunları yapacaksanız, kuru kuruya bir “yasak aşk”a endeksleyecekseniz diziyi, ne demeye kandırdınız insanları Halit Ziya Uşaklıgil diye, Aşk-ı Memnu diye? Zenginler arasında, köşklerde oturup son model ciplerle, otomobillerle gezen, aşçı, uşak, mürebbiye istihdam eden sözde “burjuva” mensubu bir aile içi “yasak aşk” hikâyesi neyinize yetmedi? Niçin Halit Ziya Uşaklıgil’i ve “ölümsüz eseri Aşk-ı Memnu”yu sömürdünüz, niçin?

Bu dizinin senaryo yazarlarına İsmail Cem adına bir de ödül verildi ya… Yazıklar olsun! Hâla “yasak aşk” dizisinin sonunu merak ediyor musunuz? Buyrun, o da burada: https://adnanalgin.wordpress.com/2010/05/20/ask-i-memnunun-son-bolumu/


Siz Pelin Batu’yu bırakın da “haber”inize bakın!

“Bu yaz kemençeyi bir dinledinse Kanlıca’da / Baharda bir gece tambûru dinle Çamlıca’da”

Yahya Kemal Beyatlı

Tabii, sizler; yani “İnternet Gazeteciliği” yapanlar, kemençeyi de bilmiyorsunuzdur büyük ihtimalle. Yahya Kemal’i duyduğunuz da meçhul!

“Tambur”u (Arapça “tanbur”, Farsça “tenbur) “ud” ile karıştıranların, “tambur”u “ud”dan ayıramayanların (“gazeteci”, “muhabir” demek iltifattır) Pelin Batu’ya laf etmeye hakları olamaz! Tam bir “Ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci? / Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten” durumu! Merak eden olursa, dizeler Ülkü Tamer’in… Hele hele mal bulmuş Mağribi gibi Pelin Batu’yla dalga geçmeye, kafa bulmaya çalışmak, “tambur”u tanımayan, kendi kültürüne “ecnebi” adamların yapacağı en son şey olacaktır! Bu kadar cehalete PES doğrusu! Arzu edenler “YUH” da diyebilir.

Google hazretlerine “Pelin Batu kedi” yazın ve ilk beş-on haber sitesine bir bakın. Hepsinde aşağı yukarı şunlar yazıyor. Artık kim yazdıysa… (Allah yazdıysa bozsun!) “Habertürk ekranlarında yayınlanan Tarihin Arka Odası’nda olaysız bir hafta geçmiyor. Programa bu kez de canlı yayında stüdyoya giren kedi damgasını vurdu. Pelin Batu, yayın sırasında stüdyoya giren kediyi farketti. Kediyi “Pisiii” diyerek stüdyoda aramaya başlayan Batu, yayına yine renk kattı! Batu, kediyi ararken Murat Bardakçı da canlı müzik yapmaya başladı.

Bu arda kediyi ”Pisi…” diye bağırarak aramasını duyan Bardakçı ve Afyoncu gülme krizine girdi. Murat Bardakçı’nın ud çalarken aradığı kediyi bulan Pelin Batu stüdyoya getirdi. Herkesin ilgi odağı olan kedi, Murat Bardakçı ve Erhan Afyoncu’nun diline dolandı. Bardakçı ise gülmekten ud çalmasını zor tamamladı.”

Bu “haber”i yazan her kimse, hayatında hiç “ud” görmemiş olmalı. Bre hayatında ud ve tambur görmemişler, peki Coşkun Sabah’tan da mı habersizsiniz? Murat Bardakçı’ya “ud” çaldıran cahillere sorayım o zaman: Metin Şentürk ne çalıyor? Akustik gitar mı?

“İnternet Gazeteciliği” (?!) yerlerde sürünüyor. Buna anlı şanlı “büyük” gazetelerimizin İnternet yayınları da dahil. Temel dilbilgisi kurallarından habersiz bu insanlar, nasıl olur da “haber” yazma cüreti gösterir? Amaç “haber” vermek olmayınca, her türlü şaklabanlık, cehalet olağan hale geliyor. Maksat “sansasyon” olsun!

“Tambur”u “ud yapmak yetmemiş. Pelin Batu, Tarihin Arka Odası’nda kedi kovalamışmış! Allah habere bak be! Bunu haber diye yazanlar, “kovalamak” fiilinden de habersiz işin kötüsü! Tam bir rezalet! Pelin Batu’nun kendi kültürüne, geleneğine “ecnebi” halini yazacaktım ama “İnternet Gazeteciliği” yapmaya kalkışan beceriksizlerin cehaletlerinin “facia” mertebesindeki halleri yüzünden Pelin Hanım’ın “ecnebi”liğine değinemedim. Daha sonra inşallah…


“Aşk-ı Memnu”nun son bölümü!

“Geceler”deki ünlüler, elinde tuttuğu mikrofonu, omzundaki kamerasını özel hayatına sokmaya çalışanlara şaşmaz bir şekilde “arkadaşlar” ve “çocuklar” diye hitap eder. İşte bu “çocuklar” ve “arkadaşlar”, bardan, gece kulübünden koşar adım otomobillerine seyirten ünlü simalara uzatırlar mikrofonlarını ve halkın merakla, heyacanla izlediği dizilerde canlandırdıkları karakter hakkında sorular sormaya çalışırlar çoğu kez. 

Omuz kamerasının ışıklarından kaçmaya çalışırken, yılların tiyatro oyuncusu Selçuk Yöntem de bu sorulardan payına düşeni alanlardan: “Efendim, peki Adnan Bey, Bihter’e ne yapacak, Bihter Hanım’la arası düzelecek mi? Behlül’e ne olacak?”

Selçuk Yöntem’e, bunlara benzer pek çok soru sormaya çalışıyordu acar magazin muhabirleri gecenin ilerlemiş saatlerinde. O da, “çocuklar” diyerek, sorulara cevap vermeden uzaklaşmaya çalışıyordu. Oysa o “çocuklar”, Hâlid Ziya Uşaklıgil’in romanını yıllar önce okumuş olmalıydılar. Tıpkı, “Ayy! Kız, Aşk-ı Memnu’nun romanı çıkmış…” diyen kızlarımız, kadınlarımız gibi… Hanımın Çiftliği’nin de, Samanyolu’nun da, Yaprak Dökümü’nün de kitapları çoktan çıktı!

Kadınlarımızı ekran başına mıhlayan ve Aşk-ı Memnu’yla uzaktan yakından ilgisi olmayan bu “Yasak Aşk” adlı televizyon dizisindeki karakterlerin sonlarını yazarak, vatana millete bir hayrım dokunsun istedim âhir ömrümde!

Bihter kızımızın sonu: Biricik kocası Adnan Bey’in (ah adaşım, vah adaşım!), Behlül’le olan ilişkisini öğrendiği Bihter, kocasının beylik tabancasını şakağına yastık koymadan dayama cesaretini gösterir ve Hakk’ın rahmetine kavuşur. Kulağımıza Pınar Altuğ’un, “Yıldızın parlasın!” cümlesi çalınır ne hikmetse!

Son model otomobilinin direksiyonunu tokatlayarak sinir krizi geçiren Behlül oğlumuzun sonu: Yengesiyle olan ilişkisi su yüzüne çıkınca, ortalıktan “yengen” oluverir. Kayıp ilanı verilir ama o, sinir krizi geçirdiği kareleri hatırlayarak, kimselerin yüzüne bakamayacak kadar utanç içindedir. Hollywood’un yolunu tutup Jack Nicholson’dan oyunculuk dersleri almaya karar vermiştir.

Adnan Bey’in sonu: Behlül’ün, Bihter’in göbeğinde erittiği “bitter çikolata”larla ziyafet çektiğini öğrenmesiyle çılgına döner Adnan Bey! Harıl harıl Bihter’i arar. Google, Facebook, Twitter… Hiçbir yerde bulamaz. İyice delirir. “Residence”ın tüm ebeveyn odalarını, teraslarını, dinlenme mekânlarını hallaç pamuğu gibi atar. Bihter, Adnan Bey’in beylik tabancasını çoktan eline almıştır oysa. Kader ağlarını nasıl örse beğenirsiniz? “Beyenen”ler, bir zahmet “beğenmeyi” öğrensinler lütfen. Neyse. Silahın tozunu siler, yağlar altıpatları… Tetiği de çekecek kadar gücü vardır. Çeker de…

Sokerde çalmaz o anda. Hüzünlü dizi müziği akıtılır gönüllere… “Raiting” tavan yapacaktır artık! Reklamlar girer hemen! İntiharın günah olup olmadığı üzerine sorular hazırlanmıştır. Zekeriya Beyaz’ın fikri alınır. Bir de, Beren Hanım’ın ne düşündüğü sorulur. Hüzün de, “raiting” de tavana vurmuştur artık!  Baygınlık geçiren Nihal ile babası Adnan Bey, bundan sonra artık sadece birbirleri için yaşayacaklardır. Hayat üç günlüktür, tornistan dizi(ler) ise sür Allah sür… Bitsindir artık bu dizi(ler)! Nihayet biter de…

Has okurlar için tavsiye:

Aşk-ı Memnu ya da Uzun Bir Kışın Siyah Günleri, Selim İleri

Mai ve Siyah, Hâlid Ziya Uşaklıgil, Özgür Yayınları