“Aşk, yoksulluk ve öksürük”

Genç kız ve sevgilisi plajda elleri kenetlenmiş bir halde güneşleniyorlarmış. Erkek yattığı yerden hafifçe doğrulup kıza, seni çok seviyorum, demiş. Kız, gözlerini sevgilisinin gözlerinden aşağılara doğru kaydırıp cevaplamış: Görüyorum.

Neredeyse bir aydan beri yakamı bırakmayan kuru öksürüğümü geçirmek için şurup, hap peşinde koşturup ıhlamurundan ballı çörek otu karışımına varana dek çare arayıp dururken, 1974’te “Bir Ayrılık Bir Yoksulluk Bir Ölüm” adlı 45’likleriyle “Anadolu Rock” türünün önemli örneklerinden birini müzik tarihimize armağan eden Ersen ve Dadaşlar’a doğru bir zaman tüneli inşa ediverdim birdenbire karşıma çıkan Sinecod’un bu sevimli reklamını görünce.

İşe gidip gelirken ve işyerinde öksürüğümü saklamak ne mümkün! Hoş, domuz gribi modası da yok çok şükür! Ancak millet yine de kıl kapıyor tabii haliyle, ciğerlerinin sökülmesine ramak kalmışçasına böğüren, gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi debelenen bir âdemi görünce. Bitkisel tedaviler, şuruplar falan derken “kabul edilebilir” sınırlar içinde öksüre öksüre hayatımı idame ettiriyorum şimdilerde.

Aşk, yoksulluk, öksürük ve ölüm… Sobeee!


Türkiye’dir Ahmet Hamdi Tanpınar.

Gariptir ki eserimi sathî okuyorlar ve her iki taraf da ona göre hüküm veriyorlar. Sağcılara göre ben angajmanlarım –Huzur ve Beş Şehir– hilafında sola kayıyorum, solu tutuyorum. Solculara göre ise ezandan, Türk musikisinden, kendi tarihimizden bahsettiğim için ırkçıların değilse bile, sağcıların safındayım.

Halbuki ben sadece eserimi, şahsen yapabileceğim şeyi yapmak istiyorum. Ben maruz müşahidim. Sempatilerim var… İnkılâpların taraftarıyım ve dil meselesindeki ifratlar hariç, geriye dönmek, bir adım bile istemem. Feda edemeyeceğim şeyler var:  Sağlara karşı hiç olmazsa inkılâpların bugünkü statüsü. Sollara karşı Türk milletinin istiklali ve tarihi hakkı. İmkân bulsam, yaşım müsait olsa ve bir organ sahibi olsam müdafaa edeceğim tek fikir: Kalkınma ve plan. İnkılâpçılardan ayrılıklarım: Allah’a inanıyorum. Fakat tam Müslüman mıyım, bilmem. Fakat anamın, babamın dininde ölmek isterim ve milletimin Müslüman olduğunu unutmuyorum ve Müslüman kalmasını istiyorum. Garplıyım. Hıristiyanlığın daha iyi, daha zengin miraslarla, daha iyi işlendiğine eminim. Burada kendi kendimle tezattayım. Süleymaniye’den başka garpla ölçülecek bir iki musiki eserinden başka bir şey tanımıyorum… Hülasa evolué ettim, fakat değişmedim.

Ahmet Hamdi Tanpınar


Babasını can kulağıyla dinleyen kızlara bayılırım!


Reklam meklam: Halden ve Türkçeden anlamayanlar!

İşe gidip gelirken sağda solda gördüğüm reklamlarda yalan yanlış kullanılan noktalama işaretlerinden, Türkçenin engin birikimini hiçe sayan acınası ifade biçimlerinden duyduğum hüznü yazıya dökmekte zorlanıyorum. Hem işini ifa ederken Türkçe kelimeler ve o kelimelere farklı vurgular katan noktalama imleri kullanacaksın hem de bunları yerli yerinde metne yediremeyeceksin… Sonra da ismini cismini yazmaktan korkan üç beş ödlek, birkaç tabansız bana klavye delikanlılığı yapıp efelenecek… Yok öyle yağma!

İşini iyi yapamıyorsan, layıkıyla yapmasını beceremiyorsan, sana kandil tutana saldırmadan önce kusurunu kabullenip o açığını örtmeye çalışacaksın. O kadar! Lamı cimi yok! Gariban Kırık Potkal’ımda neyi yazıp yazamayacağımı adını sanını vermekten korkanlardan öğrenecek değilim. Beğenmeyen okumasın, gıcık olan tıklamasın! İnternette sörf yapma hürriyeti var. Dünya kadar blog, web sitesi var. Oralara seyirtin, hadi, ne duruyorsunuz! Tutan yok sizi! Bu da “özlü söz”ümüz: Yarasalar rahatsız oluyor diye, güneş parlamaktan vazgeçmez.

Şimdi Vakıfbank’ın “halden anlayan” Acun Ilıcalı’yı kullandığı reklamına bakalım. Ona bakmadan önce, “halden anlayan” Acun Ilıcalı’nın “Yetenek Sizsiniz”de, sahneye adım attığı anda heyecandan tir tir titreyen illüzyon meraklısı Kütahyalı Halil Yusul’la nasıl kafa bulduğunu, nasıl ince ince dalga geçtiğini de not edelim. “Halden anlayan” adamdan daha şefkatli, insancıl bir yaklaşım beklenir(di) oysa. O Kütahyalı Halil Yusul, Kanal 7’de birkaç yıl önce yayınlanan “Yetenek Avcısı”nda gayet kontrollü bir sunum yapmış bütün acemiliğine rağmen üstelik.

Vakıfbank’ın halden anlayıp anlamadığını bilemem ama bu ilanı hazırlayanların, bu işe onay verenlerin Türkçeden anlamadığı kesin! “Noktalı virgül”den sonra cümle büyük harfle başlamaz. Özel isim kullanılacaksa noktalı virgülden sonra, o zaman cümle büyük harfle başlar.  2001: A Space Osyssey’deki “HAL 9000” ise cümlenizin öznesi, mesele yok tabii! “Noktalı virgül” yerine “:” koyamayan reklam ajansının “kreatif” ekibi birkaç kuruşlarına kıysınlar da bir yazım kılavuzu alıp hatmetsinler bir an evvel!


“Şaka gibi!”

Reklam ajansında çalışıp da “müştem”lerden “şaka gibi” sözünü duymayan var mıdır acaba? İlâhî Mudo!


Reklam meklam: “SÜPER FİNAL”e gel vatandaş! Üstelik “baş başa”!

Benim meselem Türkçeye ihanet edenlerledir. Benim meselem Türkçeyi katledenlerledir. Benim meselem Türkçenin namusuna tasallut edenlerledir. Benim meselem Türkçenin doğurgan bünyesini iğdiş edip “süper”, “yaşam”, “keyif” üçlüsüyle gününü gün edenlerledir. Benim meselem deyimlerini, atasözlerini ve dahi argosunu bilmeyenlerledir. Benim meselem ölümüne önem verilmesi gereken ayrıntılara burun kıvıranlarladır. Klişe deyişle, “büyük resme” ve onun mantığına bakmaya çalışıyorum karınca kararınca. Hatalarım yok mu? Var elbette.

Türkçeyi tuvalet kâğıdına döndürenlere veryansın ediyorum tabii. “Aşklar da özen ister” demiyor muydu Cemal Süreya? Türkçe özen istemez mi peki? Şöyle düşünelim: Bembeyaz, pırıl pırıl dişlerinizin arasına sıkışıp kalmış siyah zeytin artığı veya maydanoz kalıntısı nasıl bir intiba uyandırır muhatabınızda? Mesele budur. Buna kafayı takmak gerekir. Türkçe, Lamborghini nasıl üretiliyorsa o hassasiyetle, o titizlikle kullanılmalıdır. Özene bezene, pür dikkat, hassasiyetle, kılı kırk bir kez yararak… “Kartal görünümlü Şahin”lerin devri bitsin artık!

Haa, bunları niye mi yazdım? “Yayıncı kuruluş” rumuzuyla belleklerde yer eden şirketin keyfinin kâhyası olan TFF, milletin bir vekilinin de “yorumcu” olduğu “Digiturk”ün muhtemel ziyanını yamayabilmek telaşıyla ve kimi kurumları, kişileri memnun edebilmek gayesiyle, Süper Toto Süper Lig’de lider olan takımın yöneticilerine derin bir “of” çektiren “play-off” uygulamasına müşteri çekebilmek için “Süper Final” ilanları hazırlatıp İstanbul’un muhtelif semtlerine, köşelerine bir reklam çalışması yerleştirmiş.

Başlığımıza bakalım önce: SÜPER FİNAL. Metni de şöyle: 34 haftanın en iyileri Süper Toto Süper Final’de baş başa. O zaman Allah bir yastıkta kocatsın! Bu nasıl bir irtifa kaybı böyle! Reklam sektörüne dair laf edebilme cür’etini göstermem, “rasyoneli müşteriye açıklanmış” işler hakkında bir çift laf etmem “yetkili merci” olmadığım için hoş görülmese de demokrasi müsameresinin doludizgin oynandığı güzelim memleketimde vatandaşlık hakkımı kullanıp bu reklam çalışması için (de) birkaç paragraflık itirazımı tarihe kaydedeceğim.

Güzel kardeşlerim benim! Öncelikle Allah müstehakınızı versin! Vural Sözer üstadımın “Dil Haşlama”sı ile “İkilemeler”inden haberiniz yok, peki, TDK’nin internet sitesinden de mi haberiniz yok yahu? Bu nasıl bir cehalettir, bu nasıl bir aymazlıktır ve bu nasıl bir kendi diline bigâne kalmaktır böyle! “Baş başa” yazabilenler, “bigâne”ye laf ederler muhtemelen. O halde “yabancı”, “ecnebi”, “Fransız”… Yeter mi?

Yahu “baş başa” mı anlatır, bu “SÜPER FİNAL”i, “yapay” da olsa sözüm ona bu heyecan kasırgasını? “Baş başa” ne demek, hiç düşündünüz mü? Yok mu içinizde Türkçe bilen bir Allah’ın kulu? “Aaa, sorun”a gülen bir nesilden, hata yaptığında da “oops” çeken bu “dokunmatik” jenerasyondan çok yüksek hassasiyetler mi beklemekteyiz yoksa? Şu ifade kabızlığına bakın! İsyan etmemek mümkün değil! Süper Lig’de ilk dörde giren GS, FB, TS, BJK… Aralarında kıran kırana maç yapacaklar… Buna da “SÜPER FİNAL” diyeceksiniz… Ve kullandıkları ikilemeye bakın hele: Baş başa. Yahu, baş başa verilip bir mesele (Aaa, sorun!) üzerine konuşulur, müzâkere edilir… El ayak çekilince iki kişi/sevgili/dost baş başa kalır… “Birleşik zarf”tır o “baş başa”nız ve kıyasıya maç yapıp Süper Toto Süper Lig’in şampiyonu olacak takımı belirleyecek bu “büyük” maçlar baş başa oynanmaz! Bu ilan metnini ortaya çıkaranların, sevgilileriyle baş başa kalıp kalmadıklarını epey merak ediyorum.

Şöyle olacak galiba: “34 haftanın en iyileri baş başa” verip Simon Kuper’den girip Eduardo Galeano’dan çıkacaklar, yine baş başa şikenin etimolojisini irdeleyip Karl Marx’ın “halkın afyonu” tanımlasını masaya yatıracaklar… “Baş başa” ne demek bil-mi-yor-su-nuz! Kuru kuru “kreatif direktör”, “copywriter” unvanlarıyla caka satmakla olmuyor bu işler! Cem Yılmaz’a bayılırsınız. Ne diyor espri önderiniz: Eğitim şart.

Baş başa şu demek: “Başkaları olmadan birbirleriyle, yalnız olarak, başkalarından ayrı, kendi aralarında beraber olarak” demek kardeşlerim! Artık öğrenin. Metniniz de şöyle olmalıydı en azından: 34 haftanın en iyileri Süper Toto Süper Final’de karşı karşıya. Hatta “nokta” yerine, “ünlem” de koyabilirdiniz. “Ünlem”i de pek seversiniz.

“Reklam sektörü yengen” yazmak bana, belki inanmayacaksınız, büyük azap veriyor. Deyimlerimizi, atasözlerimizi, hele hele İngilizcede bulunmayan muhteşem ikilemelerimizi dibine kadar öğrenin artık. Mesleğinize saygı gösterin. Kendinizi dev aynasında seyretmeyi bırakıp ekmek yediğiniz işinize dev pertavsızlar tutun. Türkçeye tutunun. Az daha gayret edin, beni sizler var etmeyin!

Not: “Sanat yönetmeni” kardeşime de şunu demek isterim. Boğaz Köprüsü’nde gördüm ilkin “SÜPER FİNAL”inizi. Görür görmez, televizyon ekranlarını parselleyen “balcı” bir firmanın işi epey büyütüp “billboard”lara terfi ettiğini zannettim. Stadyum görseli pek olmamış. Cam kavanozdan fırlayan bir “bal topu” gibi gördüm ilk etapta. Algıda seçicilikti/r belki. Kahvaltı etmeden evden çıkmamak gerekiyor.


Herkes öğrensin!

Babam Arnavuttu, anam Çerkes
Bilmeyen varsa, öğrensin herkes!

Rıza Tevfik Bölükbaşı (1868-1949)


“Al topuklu beyaz kızlar”

Hadiye’nin parmakları tuşların üzerinde öylesine yumuşak, okşarcasına dolaşmaktaydı ki… Sesi de artık hüzünlü ve acılıydı. Söylediği şarkı yavaş yavaş başka makamlara geçiyordu. Sonunda tümüyle değişmişti. Bu artık bir türküydü. Bir Rumeli türküsü… “Mayadağ’dan kalkan kazlar, al topuklu beyaz kızlar.”

Artık ne Mayadağ’da geniş beyaz kanatlarını mavi göklere açan kazlar vardı, ne bu türküye kendini kaptırıp ayak uydurarak hora tepen al topuklu beyaz kızlar. “Kanadın ucu sızlar.”

Hadiye’nin yüreğinin ucu değil, her yanı sızlıyordu. Neden böyle yüreği yanıyordu? Yoksa istanbul’un da, kendi sevgili Selanik’i gibi elden gideceği korkusu muydu?

Cahit Uçuk


Ye, ye, yeah!

İşlenmiş yer fıstığı… Tuzlu… Yanında şekerli, asitli bir meşrubat… Üstüne de çikolata kaplı sandviç bisküvi… Bu üçlüyle “müşteri onayı” sürecinin cinini alıyoruz. Nasıl? Gülse Birsel’in pek moda dizisi, çok konserve kahkahalı yeni “cit-com”undaki gibi “ürün yerleştirme” vahşiliği, görgüsüzlüğü yok burada! Bu arada… Oyunculuklar bir “cit-com” için iyi! Türkçeyi bozan, Türkçenin dil mantığına aykırı saçma kullanımlarla (“adamın dibi”) popülaritesini arttıran “Yalan Dünya” benzetmesini reklam sektörü için de kullanabilir miyiz? O da yalan, bu da yalan… Var git, sen onaylan!

Ne diyordum, ne ediyordum? Ajanstasınız. Saat “talk show” vakitleri… Öğle yemeğinde midenize yolladığınız sucuklu kaşarlı pide iyice yayılmış yollandığı yerde. Güzel. Ayran yayık ayranı değil. Sulu zırtlak beyazlık. Beyaz yakalıların ağzına laaayık! İnekleri dans mans ediyor. Tövbe, tövbe! Neyse. Bir de ajansta müşterinin onayını mı beklemektesiniz? O daha da güzel! Bozukluklarınızı atın türlü çikolatanın, gofretin, meşrubatın bulunduğu otomata… Matah bir şey değil ha! Otomatik bakkal! Veresiye yok! Ölesiye makine! Ölesiye mersiye!

Efenim, “Femen kızları”na bir külot firması sponsor muymuş neymiş! Bozmayın ağzınızı reca ederim. Sizi irca ederim. İcra değil, irca. Şu yalan dolan dünyaya kim sponsor şimdi? “Yalan Dünya”da ne vakıt (farkındayım “ı”) bir prezervatif markası diziye yerleştirilecek acıbağa? Fırlama nesil bunu dolamış şeyine… Eeee, diline…

Yemeğe bak! Ye, ye, yeah! Gül konservelerce, konservatif imece… Yeah! Hadi, bak burası enlem boylam, boylu boyunca kesmece! Durma, oh yeah! Taner vardı bi’ ara sahi, n’oldu Saba abla, he?


Elif Shafak forever!