“Kış”a Mari Silje Samuelsen ile girin!

“21 Aralık’ta çok önemli bir şey olacak. Güvenlikle ilgili bir sorun olabilir, sıkı güvenlik önlemleri alınması gerekebilir. Ama her ne ise kamuoyu duygusal anlamda etkilenecek, herkes bunu konuşacak. Bu tarihte doğayla ilgili bir olay da yaşanabilir.” diye açıklama yapan zâtın kim olduğunu biliyor musunuz? Sizleri yormayıp yazayım: “Dünyaca ünlü astrolog” Susan Miller.

Hanımefendinin 2010 yılı için öngördüğü kehanetlerin önünü arkasını araştıran oldu mu? Tabii ki hayır! Yaşandı bitti kaygısızca! Yıllardır olageldiği gibi nasılsa! Netice? Sıfır çekti Amerikalı astroloğumuz. Eli kulağındadır; “Maya takvimi”nin başımıza ne çoraplar örebileceğinden, bu kadim uygarlığın ne derece yüksek öngörülerle hangi kehanetleri netleştirdiğinden falan bahsedilecektir haftalar, aylar geçip giderken üzerimizden. 2500 yıl önce oluşturulan Maya takvimi 2012’nin 21 Aralık’ında miadını dolduracak ya… TNT’nin akıl çelici “doktor”u da Kur’an-ı Kerim’deki âyetlerin ebced değeri üzerinden gelecek öngörülerinde bulunacaktır muhtemelen. Sever misiniz menemen? Sizleri bilemem de Mennen’i men edenleri de sevmem!

“Evkatı Şer’iyeli, Hikâyeli, Manili, Faydalı” Saatli Maarif Takvimi’nin 21 Aralık 2010 tarihli yaprağında bakın neler yazıyor: “Güneşin Oğlak burcuna girmesi – Kış faslı – Gün dönümü – Erbain’in başlangıcı – Fırtına”. Coğrafî bilgimizi de verelim: “Kuzey yarımkürede 21 Aralık – 21 Haziran arasında günler uzarken, 21 Haziran – 21 Aralık tarihleri arasında gece saati artar. Güney yarımkürede ise bunun tam tersi gerçekleşir.” Kâğıt üzerinde kış mevsiminin başlangıç tarihi “21 Aralık”tır. Bitişi de 21 Mart.

Kışa girmemize şunun şurasında 20 gün kalmışken, hayatınızda bir değişiklik yapıp “Kış”a bu kez Norveçli Mari Silje Samuelsen ile girseniz nasıl olur? Hem ruha hem göze şifa niyetine! Daha çok ruha… Elbette viva Vivaldi! Serdar’ı, Fatih’i, Ajda’yı, Demet’i seyrettiğiniz yeter!

Sempatik mi sempatik Mari Silje Samuelsen! Hem sarışın hem de sadece “sarışın”lığını paraya tahvil edenlerden değil. Özel televizyon kanallarının haber veya spor spikeri de değil! O kadar kusur bu Norveçli hatunda da olur! 21 Aralık 1984 doğumlu Mari Silje Samuelsen, Vivaldi’nin “Dört Mevsim”inden “Kış”ı yorumlamış. Nefesimi tutarak seyrettiğim bu icrasında kafama takılan şu oldu: Dudaklarımıza kastı neydi acaba Mari Silje Samuelsen’in? Hele hele “üçüncü bölüm Allegro” yok mu! Protefix satışlarında patlama yaşanması an meselesidir, o kadarını söyleyeyim!


“Meyhane mezesi”

“Şimdi musiki, bir meyhane mezesi haline geldi. İnsan, bir nağmeye bin falso sığdırabilen musiki esnaflarını (!) dinledikçe buhranlar geçiriyor, eline geçeni, önüne çıkanı kırıp geçirmek istiyor. Yani kuzu iken kurt kesiliyor.”

Udî Nevres Bey, 1937


Yanlış mı yanlış!

Söze girmeden evvel, Keyser Söze’yi anıp sözlerimi açayım. Bloomberg HT’nin bir yarışma programı varmış. Birkaç gün önce tesadüfen gördüm. Sordukları bir soruyu da görmez olaydım!

“Haftanın altı günü, altı farklı kategoriden onlarca bilgi onaylamanız ya da onaylamamanız için sizleri bekliyor. Ekranların soru sormaktan çok bilgi veren programı Doğru mu? Yanlış mı? Bloomberght’de” yazıyordu web sitelerinde.

1998’in “best seller” kitabı “Bir Dinozorun Anıları”nı okumayan kaldıysa, aman kalmasın! İngiliz Edebiyatı uzmanı Mîna Urgan’ın kitabının adını yanlış yazmaları yetmemiş, bir de adını “Mine”ye çevirmişler! Kadın adı dediğin “Mine” olur zaten! Ara not: Ferhangi Şeyler’i seyrediniz! “Soru sormaktan çok bilgi veren” bir yarışmanın soru hazırlayan ekibini ve bu soruyu yanlış cevaplayan arkadaşları “Yok Böyle Dans”a davet ediyorum.


“Şarkıdaki Maymun”

Ne kadar da güzel ve şuh tanıtılırsın

Oysa gerçekte bir maskarasın

Bir maymunsun şarkıların içinde

Bir papağan, süper renk ve biçimde

Önemi yok erdemin, mühim olan paradır

Bir bilinse ki o ne tezgâhtır

Bir günah gibi, günah gibi

Her bilinçsiz kafada günah gibi

Geri kalmış genç kızda

Aptalın cüzdanında

Videokaset ve fotoromanda

Bir şarkısın mutfakta

Bir heves kokanada

Ve bir sevda patronda

http://fizy.com/#s/19f32q


Âşık olma!

DİKKAT: Bu alıntı/yazı “Twitter” ve “Facebook” kullanıcıları için uygun olup “kişisel gelişim” kitaplarına çantalarında yer açan kadın okurlar için biçilmiş kaftandır.

Ey oğul, âşık olmamaya çalış. Eğer ansızın âşık olursan gönlüne uyma. Çünkü gönlü aşka gönderince, kişi kendi de ona uymuş olur. Gönül şehvetine uymak, akıllı kişilerin işi değildir. Şimdi… Ne çaban varsa göster. Gönlü aşka bağlamaktan sakın. Âşıklık hiçbir belaya benzemeyen tehlikeli bir iştir. Meselâ bir yıllık kavuşma rahatı, bir günlük ayrılık sızısının zahmetini karşılamaz. Hele âşıklığın ayrılığı ve vuslat baştan başa dert ve mihnettir.

Gerçi aşkın derdi hoşça derttir. Çünkü ayrılıkta isen zaten azaptasındır. Vuslatta isen ayrılığın korkusundan yine azaptasındır. Eğer sevgili huysuz olursa -Allah korusun- onun gibisinin anlamsız nazı ve pis huyu yüzünden, vuslat lezzetinden bile hiç haz ve tat bulamazsın. Ayrılık, sonu ayrılık olan vuslattan bin kat daha iyidir.

Keykavus, Kaabusnâme, 1082

 

 


Dişinize göre!

DİKKAT: Bu yazı “140 karakter”den fazla “karakter” içermektedir. “Twitter” ve “Facebook” kullanıcıları için uygun olmayabilir.

Belirsizliklerin efendisinin düzenlediği ayin birkaç aydır en debdebeli haliyle sürüyordu. Ancak, bu tören kansız bir şekilde bitmeliydi. Zili çaldım. Kapı açıldı. Hijyen beyazlığından mamul maskesine sıçramış birkaç damla kan lekesiyle burun buruna geldim kapının açılmasıyla, diş hekiminin… Ayin kapıda bitti. Bittim. Maskesini indirip buyur etti beni muayenehaneye. Ürktüğümü anlamış olmalıydı ki ekledi: Bugün sekreterim biraz gecikecek de…

Anladım, der gibi başımı hafifçe salladım. Konuşacak halim yoktu zaten. Biraz sonra sizi alacağım, dinlenin, dedi. Bekleme salonundaki sehpada günü geçmiş haftalık ve aylık dergiler âdet olduğu üzere sağa sola saçılmıştı. Dergi kapakları sökülmüş, gazeteler ise magazini bol tıraş israfı: Müberra’nın selüliti Şermin’in selülitinden betermiş, Baros zımba gibiyim demiş, emekli Recep amca “üç aylık” kuyruğunda kalp krizi geçirmiş, gözü dönmüş enişte baldızına tecavüz etmiş, iki çocuk babası A. Z. masum damacanayla ilişkiye girmiş, bedelli askerlikten gelen paralar cari açığı yamamakta kullanılacakmış…

Olmazsa olmaz birkaç seminer, sempozyum katılım belgesi bulunur duvarda. İlle de “implantology” seminerinde geçen üç kocca gün! Asimetrik asılmış olması makbuldür. Bekleme esnasında merak saikiyle salondaki kitaplığı karıştırayım derseniz, renkli fotoğraflarla bezenmemiş olanlarına el atarsanız iyi edersiniz. İmplantasyon uygulamalarını anlatan bir kitabı karıştırmak, içinizdeki ayini tekrar başlatmakla kalmaz, kanlı bir vodoo ayinine de çevirebilir tırnak törpületen bekleme ânınızı…

Kulak içi kulaklıklar temin edilerek bekleme salonunda MP3 çalarla bitmek bilmeyen dakikaları tespih ve tevekkülle karşılamak ağzımıza girecek farklı ebattaki, sivri uçlu gri çelik alet edevatın öncesinde beynimizdeki karıncalanmayı bir nebze öldürebilir.

Yirmi dakika yirmi yıl gibi geldi. O da ne? Hasta çenesini tutarak çıkıyor işte. Heyecanlanmak yok. Olası kalp tıpırtılarının şiddetlenmesini bastırmak için espri yapsam mı acaba? Karşınıza dolgu, çekim, röntgen, kanal tedavisi işlerinden bıkmış bunalmış bir diş hekimi (zinhar “dişçi” değil!) varsa işiniz pek kolay olmayacaktır. Korkunuzu yenmeye dönük espri perdelemeleri heyecanınızı rendelemeyeceği gibi, donuk gözlerle bakan diş hekiminizin umursamaz, belki de nezaketen zoraki tebessümü moralinizi daha da pörsütebilir. Tavsiye etmem. Tavsiye etmediğim bir şey daha var: John Schelesinger imzalı, başrollerini Dustin Hoffman ile “unutulmaz” bir Dr. Christian Zsell tiplemesini zihnimize kazıyan Laurence Olivier’nin paylaştığı; özellikle de “Is it safe?” sorusuyla nabzımın atışını yükselten o nefes kesici sekanslarıyla diş hekimlerinin yakılacak filmler listesinde ilk sıraya oturan 1976 tarihli Marathon Man filmini seyretmemek!

Yatar koltuğa uzandım. “Dişçi”, ürkütmemeye özen göstererek sordu sıkıntımı. Kimi hekim bu öykülemeye özel bir önem atfeder ve sizi sakince dinlerken, kimi hekim de caaart diye olaya; yani ağzınıza girer: Tamam tamam, açın ağzınızı bir bakayım, rahat olun… Kusma refleksiniz üst düzeydeyse yandınız! Dilinize veya dilinizin altına ilk soğuk temas sabırsız diş hekiminin, deyim yerindeyse, ön sevişme heyecanını baltalar. İşte o an, bebek masumluğu içinde, kristal bir vazoyu pazar işi ucuz plastik futbol topunuzla kırmışçasına kilolarca eziklik, kilolarca mahcubiyet çullanır üstünüze… Hafif azarlama tonunda ilk ikaz lambası yanar: Burnunuzdan nefes alın!

Yatar pozisyondayken ve dilinizin altında bulunan aspiratörle burundan nefes almak o kadar kolaydır ki… Anlatamam! Uluslararası hamburger satıcısı şirketlerin asgari ücrete talim ettirdiği gençlerin ayın elemanı motivasyon havucuna depar atmalarına benzer bir uygulamayı diş hekimleri de yapabilir: Ayın ağzı en uzun süre açık duran hastası! Yatar koltuğa yapışır, avcunuzda un ufak olan peçetelerden medet umarsınız…

Tamam, oldu işte. Yirmilik dişiniz çürümüş. Alt çeneye yapılan enjeksiyondan sonra, 15-20 dakika beklersiniz ya, üst çene için 2-3 dakika yeterliymiş! Önce dişi biraz yerinden oynatmak lazım. Bir sağa, bir de sola… Korkmayın canım. İnatçı bu diş. Her “yirmilik” delikanlı gibi… Deliliğini bilmem de, “kanlı” olduğu kesin! Hah, “forceps kit”e de uzandı işte… Yattığım koltuğun kollarına sıkıca yapıştım. Hayal meyal bir şeyler işitiyorum: Şimdi, hafif hafif gıcırdama sesi duyacaksınız; rahat olun. Nasıl rahatladım ama!

Diş hekimiyle, yatar koltuktaki hasta arasında diyalog yaşanırmış gibi olur ama siz sadece ellerinizle iletişime geçebilirsiniz. “Probe” dişlerinizin arasındayken sorar diş hekimi: Şimdi nasıl, acıyor mu? Ağzınızı bir sirk aslanı gibi açmışken ve de ağzınıza hekimin elindeki soğuk mu soğuk, adını bilmediğiniz sapı tombul gri aletler girip çıkarken “hayır” veya “evet” demeniz tıp tarihinde ve Guinness’de yer alacak cinsten bir hadise olacaktır! Verebileceğiniz cevap üç aşağı beş yukarı şöyledir: “Aaaeıııvh” veya “Haaaooyıııhr”!

Siz, bu hayatî sorulara cevap vermeye çalışırken, diş hekiminiz göz yaşartıcı gayretiniz sırasında işini çoktan bitirmiştir. El çabukluğuyla pelür kâğıtlara benzeyen beyaz tampon yerine yerleşmiştir de al al olmuştur bile! İki saat boyunca sıcak bir şey içmeyin, şu ağrı kesiciyi (Çocuklar Duymasın’daki gibi arsız ürün yerleştirme uygulaması bizde yok!) alın birkaç saat sonra, kan sızıntısı bir gün sürebilir, endişelenmeyin… 32 dişiniz yok artık!

Aman ha, dişlerinizi günde iki üç kez, özellikle de yatarken fırçalamayın! Bol bol çay, kahve, sigara için! Kolalı içeceklerde sınır koymayın dişlerinize! Ne kadar kola, o kadar hayatın tadı! Seda abla ne diyorsa, onu yiyiverin, içiverin! Diş hekimleri de ekmek yesin, di mi ama? Seda ablamız pek çok ürünün “marka yüzü”dür ne de olsa! O ne içerse, ne yerse “güven” verir, neredeyse TSK kadar “güvenilir”dir algısıyla, algılarımızın ince ayarlarıyla oynamaktadır “creative” reklamcılar! Neyse, şimdi bu hususu pas geçelim. İnternet kanalıyla satılan diş parlatıcılarını muhakkak kullanın! Amerika’nın bilmem ne enstitüsünden Franklin Teethfording ismiyle mâruf diş hekiminin (beyaz saçlı, gözlüklü ve kafasının tam ortası açık olmalıdır) yıllarca süren araştırmalarından elde ettiği bu jel var ya… On iki aya varan taksitlerle… Üstelik iade garantisi de var! Beğenmediğiniz ürünü kullanmamak şartıyla geri alıyoruz!

Dişimizi bileriz, dişimizi gıcırdatırız, diş geçirmeye çalışırız, dişe dokunur bir laf söyle bari ulan, deriz; aldığımız üç kuruş maaş da, zam da dişimizin kovuğuna gitmez, gelecek zam dönemine kadar dişimizi sıkarız var gücümüzle, dişten artmaz işten artar ve bu yazı tam dişinize göredir!

Bir “implant”ın üç kişinin asgari ücretine eşit olduğunu, bir porselen dişin birkaç asgari ücrete bedel olduğunu, kanal tedavisinin de asgari ücretin yarısından biraz fazla olduğunu düşününce, dişten gayet güzel arttığını öngörmüş “hayat koçu” atalarımız…

Dişimizi tırnağımıza takacağız artık, n’apalım!


“Enginar uyuzu”

“Birdenbire tanburu elinden bıraktı. Sert ve acele bir el hareketiyle pijamasının pantolonunu ve kilotunu sıyırdı, şişkin ve kıllı bacaklarını, iki yana iyice açtı, bir eliyle tenasül aletini iyice avuçlayıp yukarı aldıktan sonra, öteki eliyle torbalarıın altını kaşımaya başladı. Fakat ne kaşımak! Sanki azgın bir hayvan uzun tırnaklarıyla toprağı oyuyordu. Adam bu sefer iki eliyle bacaklarının iç ve yukarı tarafından uyluklarına kadar uzanan nahiyeyi öyle bir tırmalayış tırmaladı ki, Ferit biraz sonra oralarda iki derin et çukuru açılacak ve içinden bilek kalınlığında kan fışkıracak sandı. Biraz kulak verse, belki tırnakların deri üzerinde hoyrat sürtünüşünün -hart, hart, hart- sesini de duyacaktı. Bu kaşınma krizi içinde adamın bütün vücudu, ellerinin ve kollarının şiddetli ihtilâçlariyle bir tempoda sallanıyordu. Bir aralık herif arka üstü yattı ve daha rahat kaşınmaya başladı.

Ferit doğruldu. Uyuz muydu tanburi? Hayır. Olsa olsa, Epidermopnitie inginalis, yani éczéma marginé de Hebra. Oyluklara musallattır. Fakültede çocuklar buna ‘Enginar uyuzu’ derlerdi.”

 

 


69, 70, 75!

Bir araya geldiğinde muzır mânâ okyanuslarında sörf yapmanıza neden olan, bazı “cıs” rakamlar vardır. “6” ile “9” yan yana gelince hele… “3” ile “1”i de unutmayalım. Hatta Atlasjet’in “69’u çok seveceksiniz” ilanı “sosyal medya”da epey tartışılmıştı. Cinsel imgelere el sallayan, cinselliğe göndermelerde bulunan bu tür trükler hâlâ iş yapıyor anlaşılan. En azından sağda solda konuşulur kılıyor o işi. Gündemde kalmak en büyük “erdem” ya günümüzde! 

Sigara denilen mereti değil içmek, dudaklarımın arasına dahi almışlığım olmamasına rağmen soğuk algınlığının ağırlığını iyice hissettirdiği günlerde dahiliye doktorunda almıştım soluğu. Akciğer filmimi inceledikten sonra, şu soruyu sordu: Günde ne kadar sigara içiyorsunuz? Yüzümün aldığı şekli sizin hayal gücünüze bırakıyorum. Doktorun bu sorusu çok gücüme gitmişti ama en çok bana pasif pasif sigara içirtenlere içerlemiştim.

19 Mayıs 2008’de yürürlüğe giren 5727 sayılı kanun uyarınca konutlar hariç tüm kapalı alanlarda sigara içilmeyeceğine dair uygulamaya, Şehir Hatları vapurunun kıç kısmında sigara küllerine bulanan bir pasif içici olarak ne kadar memnun olduğumu tahmin etmeniz zor olmayacaktır. Ekmeğimi kazanmaya çalıştığım hanın içinden tutun, sabah çorbama kaşık salladığım AKO Gıda’ya, öğle yemeği için ta İstinye’ye seyirttiğim kebapçıya… “Sigara İçilmez” levhalarındaki ilk ceza rakamı muzır (?) “69 TL” idi. Zaman içinde 70 TL, ardından 75 TL izledi “69”u… Bu arada 72 TL, 80 TL ceza kesen (bugüne dek ben ceza yiyen bir “aktif” görmedim) müesseseler de var! Serbest piyasa ekonomisi dedikleri şey bu olsa gerek!

Böylesi bir hususta bile standart sağlamaktan uzak oluşumuz hakkında, olimpiyat düzenleyeceğimize gönülden inanan bir Ercan Taner ne düşünür acaba?


Benim “kitsch”im, senin “absurd”ünü döver!

“Kitsch” kavramının tarihsel perspektifine, günümüzdeki yansımasına, popüler kültüre olan etkisine dair bir şeyler okumak isterseniz Hasan Bülent Kahraman’ın kitapları sizi bekliyor. Vaktim kısıtlı, “fast food” bir hayatın içinde âlemlerden âlemlere akmaktayım, “sosyal medya”ya takılmaktayım, bir “event”ten diğerine seyirtirken tuvalete bile ucu ucuna yetişmekteyim ve uzun yazı okuyamam diyenlerdenseniz… Kristal vazoya bir adet kırmızı plastik gül koyup iPhone tesmiye edilen yalnızlık savarınıza sanal tespih “download” ettikten sonra, iki bin “tele” bayıldığınız iPhone’unuzun duvar kâğıdını şehirlerarası otobüslerin ayrılmaz dekoru “ağlayan çocuk” görseliyle kişiselleştiriverin bari! 

“Absurd” kavramı için ise kaynak çoook! Ancak yine okumaya, hele hele uzun yazı okumaya vakit yok değil mi? Hatta iki satır olsun, e-postalara bile cevap veremiyorsunuzdur. Ah şu vakitsizlik! Ah şu, ballı şu! Camus burayadır daa! BJK-FB “derby”sini 10 TL’ye bir kafede seyredin, 50 TL cebinizde kalsın. Bir Hasan Bülent, bir de Camus… Kalanıyla iki “ıslak”, bir de ayran içebilirsiniz. Bu kıyağımı da mutlaka cezalandırın olmaz mı?


Tadımlık: CAM KÂSE, ÇATAL ve ZEYTİN SAYIKLAMASI

Siz hiç “şafak defteri”ne, “sivil”e dönünce neler yiyeceğinizi not aldınız mı? Hemcinslerimin bazılarının aldığına eminim. Hamburger, baklava, döner kebap, piliç çevirme… Devamında da, anneme yaptırtacaklarım: kıymalı börek, yayla çorbası, kakaolu kek, zeytinyağlı dolma ve… Cam kâsede limonlu, zeytinyağlı tepeleme zeytinle dolu zengin bir kahvaltı…

“Aile Kantini”ndeki birkaç aylık görevimde sabah saatlerinde askerî lojmana gazete ve ekmek servisi yaptığım günlerde, kapı tokmağına asılı duran naylon torbalara ekmek,  gazete bırakıyordum. Koluma taktığım sepetteki son gazete ve ekmeği de kapı tokmağına asılmış torbaya koyarken, kapıyı delip geçen bir “çın”lamanın kulağımdan kalbime doğru süzülüşüyle donakaldım. Aslında, bir süngü misaliydi kalbime dokunan, kalbime saplanan o tını… Metal bir çatalın cam kâseye çarptığı andaki sesti bu! Yudumlamaya çalıştığım ama yumruk gibi boğazıma oturan ılık bir hasret duygusuydu, kulağımı delip geçerek kalbime olanca ağırlığıyla, şiddetiyle çöken…

Annenle, babanla yaptığın şen şakrak bir kahvaltı… Ve o kahvaltıda, limonu, zeytinyağı gani cam kâsedeki zeytinlere daldırdığın çatalın cama çarptığı anda çıkardığı inanılmaz tını… Bu tınının burun direğimi çatır çutur kırabileceğini, kalbimi bir çiğköftecinin avcunda tek “sıkımlık” köfte misali büzebileceğini yaşamam için askere gitmem gerekiyormuş demek ki… Ufacık, önemsiz zannedilen bir “tını” insanı epey mahzunlaştırabiliyormuş demek ki…

FAX, TAXI & SEX Espassız Sayıklamalar