Senkretik-sentetik, abidik gubidik!
“‘Şaşa’kalma, kalplere vur bir zımba!” başlıklı yazımda (8 Eylül 2011) “KJ”lerdeki cehalete, özensizliğe, “salla gitsin”ciliğe değinmeye çalışmıştım.
25 Eylül 2011’de SkyTürk’teki “Şimdiki Zaman” programına katılan Dr. Ramazan Kağan Kurt(oğlu), “Evanjelizm senkretik bir dindir.” der demez, “KJ”, ekranın altına döşedi cümleyi: “Evanjelizm sentetik bir dindir.” Aferin!
Dünyanın ve Türkiye’nin siyasî-iktisadî geleceği üzerine akla ziyan senaryoların havada uçuştuğu böylesi “ürkütücü” bir programda, Fransızca “syncretiqué” kelimesinin, “zıt ilkelerin bir araya gelmesiyle oluşan, karma (özellikle din)” anlamı taşıdığını bilmeyen “KJ”nin mevcudiyeti de “ürkütücü”dür elbette. “Evanjelizm”in gelecek senaryoları kadar olmasa da…
Senaryosunu Brian Helgeland’ın yazıp yönetmenliğini Richard Donner’ın yaptığı 1997 tarihli “Conspiracy Theory”deki (“Komplo Teorisi”) “mütevazı” bir ipucuna bakmaya çalışalım. 17 Ağustos 1999’daki Gölcük depremini “günahkâr” kulların Allah’ın gazabına uğramasıyla izah etme densizliğini gösterenler oldu zamanında. Ne var ki, hadise çok daha derin.
“High Frequency Active Auroral Research Program”; yani HAARP. Kısacası, “yapay deprem”. Brian Helgeland’ın cemaziyülevvelini Yalçın Küçük’e bırakmak isterdim ama o bir “Ergenekon” gazisi. Neyse. Filmin bir sahnesinde, televizyonda haberler verilmektedir: “Amerikan Başkanı Bill Clinton Türkiye’ye yapacağı ziyareti, Türkiye’deki deprem yüzünden iptal etti.” 17 Ağustos 1999’daki deprem, Richter ölçeğiyle “7.4” idi. “Komplo Teorisi”nde ise Bill Clinton’ın “7.3”lük deprem yüzünden Türkiye ziyaretini iptal ettiği söyleniyordu!
http://www.youtube.com/watch?v=o6KctnOYCVo
Reklam meklam: “Font” kaygısız reklam ajansı ORA’da mı?
“Türkiye” ile “Park”ın apostroflarına dikkatle baktığımızda, farklı “font”ların apostroflarını görüyoruz. “Eee, ne yani?” mi diyorsunuz?
Metindeki detaylara/ayrıntılara/nüanslara dikkat kesilseydik “Swordfish”teki “11 Eylül” hadisesinin ipucunu/mantığını yakalayabilirdik.
Hakikat ORA’da mı?
Günün el ilanı: Doyaş
Hafta içi
Sürpriz ikramlar”
Koca koca, anlı şanlı “network”ler Türkçenin canına okurken, gariban Doyaş’ımız bu tatsız “sürpriz”le karşımıza çıkmış, çok mu? En azından “hafta içi”ni ayrı yazmışlar. “Heryer”, “herşey”, “hertaraf”, “haftasonu”, “birgün”, “biryer” yazanları düşününce…
Zaman kazandırmaya eyvallah da… “Lezzet kazandırmak” ne demek? “Reklam Türkçesi”nin gözünü seveyim! Yakında çişimi/tuvaletimi gerçekleştirmeye gidiyorum, diyenleri de duyacaksınız.
Şu -da’lar yok mu, şu -da’lar! Canımız ciğerimiz Doyaş’ın güveçte “kuru”su fena sayılmaz hani! Beş dakikada tepsinizde, “30 dakikada elinizde”!
Sonny Rollins, 2 Kasım 2011, 20.00, İş Sanat
Tarsem Singh’in 2006 tarihli “The Fall”undan fırlamış sanki üstat Sonny Rollins. Fazla söze ne hacet; gelin canlar bir olalım.
Her şey “Bildiğiniz Gibi”
Tanınmış “iletişimci”, Bersay’ın babası Ali Saydam’ın, reklam sektörünün popüler dergisi Marketing Türkiye’deki makalelerinde, Türkçe kullanımındaki özensizliğe, laçkalığa dikkat çeken ifadelerini hatırlıyorum da… Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma, diyesim geliyor.
Allah’ın uğramadığı sokak aralarındaki büfelerden ecnebi isimli uluslararası markaların cicili bicili mağazalarına, İskender Pala’nın “Şah & Sultan” romanından (Okuyunuz: Kırmızı, Kasım-Aralık, 2010) ünlü “iletişimci Ali Saydam’ın televizyon programına varana dek… Şu “&” hastalığı, hayranlığı, deliliği nedir kuzum?
“VE” yazmak/demek (uzun bir süredir “VE” yerine “ARTI” deniyor) yerine “&” yazıp durmanın psikolojisini kim izah edecek? Cem Mumcu’nun randevu defteri şişkin imiş. Kime danışalım peki? Hem, kendileri “sevişmek” yerine “.ikişmek” demeyi tercih eden “danışanının” niçin o “hard” sözcüğü seçtiğini de izah etmekte zorlanıyor. HABERTÜRK’teki “Altüst Muhabbetler”de böyle diyordu. Her neyse.
Kırık Potkal’ımızdan sızan kırık dökük cümlelerimizden kimin haberi olacak da “Nilgün Belgün & Ali Saydam”daki “&” işaretini “ve” yazdıracak? Nerede bu babayiğit? Nerede bu “state”?
Bülent Ersoy söylüyor: “Hayatımı yaşıyorum, yaşıyorum oh, oh!”
Arapça “hayat” kelimesini, ha babam “yaşam” sözcüğüyle karşılamaya kalkıştılar. Soruyorlar: Kimler? Kimler olacak, Öz Türkçeciler! “Hayat kadını” yerine, “yaşam kadını” desenize! Peki, “hayat arkadaşı” yerine, “yaşam arkadaşı” nasıl duruyor? “Hayatını yaşamak” yerine, “yaşamını yaşamak” ne âhenkli değil mi? Kaç kez dedik ama dinleyen kim? Nasıl ki, “anı” ile “hatıra” (hatta, “hâtıra”) aynı anlam yükünü omuzlayamıyorsa, “hayat” ile “yaşam” da aynı anlam yükünü taşımaz, ta-şı-ya-maz.
Hayata küstüremeyeceksiniz beni. Hayatımı kazanmak için espasları paspaslayacağım, hayata gözlerimi yumana dek kırık dökük yazacağım, tamam mı?
“Muhafazakâr” kanal TGRT, bir vakitler “yaşam” sözcüğünü edep dışı buluyordu. Siz, siz olun ve “yaş-am” diye hecelemeye kalkışmayın “yaşam” sözcüğünü. Yeri gelirse “yaşam”ı da kullanın. Ancak “hayat”a hayat hakkı tanıyın. Sözcükleri yasaklamayalım. Her kelime renktir, nüanstır cümlelerimize. Ta buraya kadar okudunuz mu yoksa? Yoo, vallahi olmaz! Biraz daha kalın. Hayatta bırakmam sizi!
Soru ekleriyle başınız “derttemi”, dertte mi?
Kilolarınızı boşverin, soru eklerini dosdoğru (-mi soru eki, kendinden önceki sözcükten ayrı yazılır) yazın da diliniz dinç kalsın. Değil mi ama?
Yıldız Tilbe’ye prosodi, Marcus Miller’a kanaatkârlık yâ Rab!
“Çok rahatsın çünkü sana nereden baksam görünüyorum”, “Belki sende haklıydın bu cüreti bana bakışıp aldın ya”, “Aşk için sana mı düşücem üzülücem”, “Gözlerinin cayır cayır yangınında”
Vakti zamanında “Night Ark”ın mütevazı kaptanı Ara Dinkjian’ın güzelim “Picture” adlı bestesi bir güzel talan edilmişti popçularımız ve arabeskçilerimiz tarafından. O nadide beste, “içli”, “hisli duygular”la doldurulmuş sözlerle paçavraya çevrilmişti. Şimdi sıra “bass” büyücüsü Marcus Miller’a gelmiş! Pes! Hele hele, “Söz: Yıldız Tilbe, Müzik: Marcus Miller” yazmıyor mu… Bir şarkı sözü yazarı “bana bakışıp” bu sözleri yazsa, Allah yarattı demezdim muhtemelen!
Prosodi uğruna “düşücem, üzülücem” ucubesi de (işte, ucube budur) ayrı bir âlem! Cānım “funky” bestenin içine ancak böyle edilebilirdi. Bunu da layıkıyla becermişler. Marcus Miller da epey para canlısıymış tabii! Gözümden düştü. Hey, adamım! Nihat Doğan da “Jean Pierre”in haklarını satın almak istese, ona da verecek misin? Sen bu gidişle “Yetenek Sizsiniz Türkiye”ye de jüri üyesi olursun!
“Jean Pierre”i tekrar dinledim de… “Canciğer” diye bir isim koyduktan sonra, üç-beş kafiyeli söz yazılıp ortamları şenlendirecek bir şarkı sürülebilir piyasaya. İyi iş ha! Buna ne kadar istiyorsun, Marcus amca? Marcus Miller’in 2007 tarihli “Free” adlı albümünde 14 parça [Blast, Funk Joint, Free, Higher Ground, Milky Way, Pluck (Interlude), Lost Without U, ‘Cause I Want You, Ohh, When I Fall In Love, Strum, Jean Pierre, What Is Hip?, Los Without U] var. Bu da, meraklısına “Marcus”un tam kadrosu: “Marcus Miller (guitar, acoustic guitar, sitar, clarinet, bass clarinet, piano, Fender Rhodes piano, Clavinet, organ, Wurlitzer organ, keyboards, synthesizer, bass synthesizer, Moog synthesizer, string synthesizer, bass guitar, 5-string bass, fretless bass, drums, bongos, shaker, tambourine, triangle, percussion, programming, drum programming); Keb’ Mo’ (vocals, guitar); Corinne Bailey Rae, Gussie Miller (vocals, background vocals); Lalah Hathaway, Taraji P. Henson (vocals); Andrea Braido (guitar); Paul Jackson, Jr. (acoustic guitar); Grégoire Maret (harmonica); David Sanborn (alto saxophone); Tom Scott (tenor saxophone); Patches Stewart (trumpet, flugelhorn); Bobby Sparks (Clavinet, organ, synthesizer, bass synthesizer, Moog synthesizer); Bernard Wright (organ, synthesizer); Jason ‘JT’ Thomas, Poogie Bell, Teddy Campbell, Jason Thomas (drums); Tavia Ivey (background vocals).”
“Higher Ground” da fena değil ha Yıldız abla, ne dersin ;)
Bulaşma, Marcus’a bulaşma
Bulaşırsan, kendini bi’ yokla
Bulaşma, Marcus’a bulaşma
Bulaşırsan, kendini bi’ yokla
“Derin Futbol”da sığ Türkçe
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı (Emin Çölaşan gibi “İ.” deyip geçmeyeyim, neme lazım dava mava açar da) İbrahim Melih Gökçek’in oğlu Osman Gökçek’in sahibi olduğu Beyaz TV’nin magazinel isimleri birer birer transfer edip sesini duyurmaya çalıştığını biliyoruz. Seda Sayan, Ece Erken, Davut Güloğlu, İbrahim Tatlıses, Emine Ün, Zühal Topal, Oya Aydoğan, Vatan Şaşmaz, Emel Müftüoğlu, Ahmet Çakar ve… Liberal fikriyatın ele avuca sığmaz haşin, her solcuyu Kemalist zanneden çığırtkan delikanlısı Rasim Ozan Kütahyalı!
Yavuz Seçkin mi Ahmet Çakar’ı taklit ediyor, Ahmet Çakar mı Yavuz Seçkin’in Ahmet Çakar tiplemesini çeşitlendiriyor buna bir türlü karar veremedim ama eski FIFA hakemi Ahmet Çakar’ın “teatral” yönü için ara sıra Beyaz TV’yi seyrediyorum. Pek çok kanalda spor spikerliği yapan Göktuğ Sevinçli de “kıdem kademe” sahibi olup geçmiş Beyaz TV’ye. İyi de, “Derin Futbol”daki Türkçe sığlığı, kısırlığı ne olacak?
“SÜPER LİG START ALDI” nece? Nereden aldı bu “START”ı? Kaça aldı bu “START”ı? Bu “START” tatlı mı? “Start almak” da, tıpkı “sahne almak” gibi bir terbiyesizliktir. Türkçe bilmemek, Türkçeyi kısırlaştırmak demektir. “SÜPER LİG BAŞLADI” yazılsa, ne olur? “Derin Futbol” muhabbetiniz mi sığlaşır, ha, ne olur? O “deriiiiiiin” geyiklerinizin suyu mu çekilir? Kanalın adını “White TV” yapın, olsun bitsin!


