Tag Archives: Hayat

“N. Ç.”lere toplu tecavüzün Aref’esindeyiz!

13 Ekim 2010’daki “N. Ç. ile ‘aşkı memnunun sexs bölümleri’!” başlıklı yazımda şunları yazmıştım: “Gözünüz aydın kadın bedeninden arsızca nemalanan, acemice çekilmiş “sexs” sahnelerinden medet uman, reklam pastasının başında otağ kurmuş, sağındakini solundakini dirsekleyerek cukkasını doldurmak için her tür ahlakî değeri paramparça eden şanlı özel televizyon kanalları! Bu da oldu işte! Şu fakir, şu garip, şu kuş uçmaz kervan geçmez zavallı blog’um, “aşkı memnunun sexs bölümleri” yazanlarla doldu! (…) Beren Saat adlı ‘televizyon kahramanı’ kızın tecavüze uğrayan kız rolü kestiği derme çatma diziyi cümle âlemin gözüne gözüne, beynine beynine soktunuz! Dergilerinizle, gazetelerinizle, s’anal dünyanın iteklemesiyle ‘tecavüz’ anketleri düzenlediniz! (…)

N. Ç.’nin tecavüz davasını unuttunuz. N. Ç.’nin delik deşik ruhunu dağladınız utanmadan, yılışarak, ‘raiting chart’larını okşayarak, apış arasında dolaşan elleri teker teker sıvazlayarak…  12 yaşındaki N.Ç., 2003 yılında, aralarında çok sayıda kamu görevlilerinin de bulunduğu 33 [28] kişinin cinsel istismarına uğramıştı. Mardin’de. Cemil İpekçi’nin defile düzenlediği şehrimizde… ‘Cinsel istismar’ ne soğuk bir söz. Cansız. Bir erkeğin, heteroseksüel bir erkeğin bunu anlaması için bedenine, başka bir bedenin uzantısı girmeli! Zor kullanılarak… Rızası hilafına…

Bu da oldu işte! ‘Aşk’ öldü. “Seks” sanal ve kıymetsiz. Hukukun o meşhur terazisi ise mütecaviz ve yüreksiz.”

İşte o dava neticelendi, tüm Türkiye’nin konuştuğu (hep böyle olur zaten!), “mükemmel Türkçe”siyle de dikkat çeken, İranlı amatör bir illüzyonistin (“zihinbaz”mış kendi ifadesiyle) “yetenek”lerini sergilediği cafcaflı kumpanyanın dumanı tüttürülürken, biliyor muydunuz? O numaranın “original”ını sitelerine yükleyen haber kanallarının, yine o numaranın “sırrını” açık eden haberlerinin arasında “N. Ç.”nin davası kaynadı gitti. Bir akıl tutulmasıdır artık bu yaşanan, en okkalısından…

“N. Ç.” şimdi 19 yaşında. 7 yıl sonra “gerekçeli karar”da şunlar yazıyor, Aref’in gözbağcılığına kilitlenen Metin And’ı bilmez balık hafızalı ey halkım: “N.Ç.’nin rızası vardı, para kazanmak için yaptı”, “Her şeyin farkındaydı, zorla alıkonulmadı”, “Cebir ve baskı yok, isteseydi karşı koyabilirdi”

“Fiili livata”ya razı olan, rıza gösteren (?!) 12 yaşındaki N.Ç. şimdi 19 yaşında. Aref adlı bir “yetenek”in “kader”ini değiştirmesini nasıl da isterdi N. Ç. kardeşim!

“Mardin 1. Ağır Ceza Mahkemesi, N.Ç.’ye bir kez tecavüz eden 13 sanığı, 15 yaşından küçük çocuğun ırzına geçtikleri gerekçesiyle, alt sınırdan 5 yıl hapisle cezalandırmıştı. Mahkeme, sanıkların cezalarından 6’da 1 oranında iyi hal indirimi yaparak, cezayı 4 yıl 2 aya düşürmüştü. Mahkeme, N.Ç.’ye birden çok defa tecavüz eden 11 sanığa ise 5 yıl 10 ay vermiş ve yine iyi hal indirimi ile cezayı 4 yıl 10 aya düşürmüştü. 18 yaşından küçük bir sanığa 3 yıl 2 ay ceza veren mahkeme, bir sanığı ise eyleminin teşebbüs aşamasında kalması nedeniyle 1 yıl 4 aya mahkum etmişti. Bütün sanıklara iyi hal indirimi uygulayan mahkeme N.Ç.’yi pazarlayan ve kendileri de fuhuş yapan T.T. ve E.A. isimli iki kadına ise alt sınırdan değil, alt sınırın 1 yıl üzerinde 6 yıl ceza vermiş, daha sonra bu cezayı suçun birden çok kez işlenmesi nedeniyle 9 yıla çıkarmıştı. Mahkeme bu iki kadına iyi hal indirimi de yapmamıştı.” (*gazete5.com)

Bir yanda 7 yıl önceki tecavüz travmasına rağmen hayata asılan, ne var ki son nefesini verene dek kolay kolay ruhundan, bedeninden kazıyamayacağı büyük tecavüz yarasıyla yaşamak zorunda kalan genç bir insan, bir yanda “reklamcı-şarkıcı-yapımcı” jürinin kâh ayağa kalkarak kâh oturarak alkış tuttuğu İranlı genç bir illüzyonist eliyle estirilen sun’i kasırga, bir yanda “dekolteliye tecavüz”e cevaz veren ilahiyat profesörü ve ona omuz veren muhafazakâr kesimin “kanaat önderi” Ali Bulaç, bir yanda da bu enfes “gündem” maddelerinden ateşli tartışma programları üreten “tematik” televizyon kanalları…

Yılların, estetik cerrahi marifetiyle bir türlü eskitemediği “süperstar”ı Ajda Pekkan, enteresan röportajlar vermeye gayret gösterdiği yıllarda şöyle demişti mealen: “Bir erkeğin beni elde etmesi için, beynimden iğfal etmesi gerekir.”

Bütün Türkiye’nin iğfal edildiği bir devri görmek de varmış KADERde, Sayın Pekkan!



Reklam meklam: Coffee-mate, nerede nezaket?

İlkokul talebesiyken hem ailemizden hem “hayat bilgisi” kitabımızdan hem de mahallemizin büyüklerinden öğrenirdik “görgü kuralları”nı. Belediye otobüslerinde büyüklere yer verilmesi gerektiğini, yaşlı bir amcanın veya teyzenin elinde birkaç file, torba (o zamanlar “poşet” yoktu!) varsa, elindeki yükü hafifletmeyi, yaşlı birisinin karşıdan karşıya geçmekte zorlandığını görünce elinden tutup yardım etmenin sevap olduğunu… Günün birinde bizim de yaşlanacağımızı hep ilkokul çağlarında öğrendik. Kafama kazınmış bir “görgü kuralı” daha vardı: Yaşça bizden büyüklerle konuşurken “sen” denmeyeceğini hep o zamanlarda öğrenmiştik.

Şu günlerde tekrar televizyon ekranlarına avdet eyleyen kahve kreması markası Coffe- mate’in reklamlarına tesadüf edince, okunma sıklığı pek az olan yazımı tekrar servis etmekte fayda mülahaza ettim.

Coffee-mate’i tüketicilerin beynine enjekte etme “görevi” şarkıcı Emre Altuğ’a verildi bildiğiniz gibi. Sokaklarda “blind test”ler yapıyor. Bu süt tozu markasının “bilinirlik” oranlarını artırmak, satın aldırabilmek için, Ülker Caramio ve Clear şampuan tarafından da tercih edilen Emre Altuğ, bu kez de Coffee-mate markalı süt tozunu tüketicilerin beynine nakşetmeye çalışıyor.

Reklam senaryosu gereği sokaktayız. Yaşlı başlı bir çiftimiz var. Emre Bey, bu yaşlı çiftle daha önce tanışmış olmalı ki, ismiyle hitap ediyor. Bankta oturan yaşlı bir amcaya test uygulanıyor. Emre Altuğ’dan seçmeler: “Evveet, Arif Bey amca bir kokla bakalım.”, “Bir de tadına bak bakalım, ne diyeceksin?” Arif Amca, eşine dönüp sorar: “Melek Hanım, neli bu?” Veee… Emre Altuğ’dan, beni zaman tüneline sokup ilkokul günlerime götüren cümle geliyor: “Ben söyleyeyim sana; Nestle Coffe-mate’li!”

Eğer Emre Bey, sokakta rastladıysa bu yaşlı çifte ve reklam senaryosu gereği ilk kez görüyorsa, “sen” diye hitap etmemeliydi, “Arif Bey Amca”ya! Kahvenin kaç türlü içildiğini bilemem ama bizden yaşça büyüklerle konuşurken, hitap ederken “siz” demeyi öğrendik biz büyüklerimizden.

Reklamların geniş kitleleri etki altına alma kudreti, özellikle çocukları ve gençleri etkileme marifeti ve dahi referans alınma durumu ortadayken, “kreatif” ekiplerin bu kabil görgü kurallarını ıskalamaları, teklifsizliğin, samimiyet adı altında yılışıklığa varan diyalogların artışına akıl almaz bir hız verebilir.

Nüfus müdürlüklerinde, noter bürolarında çalışanların, hele hele devlet hastanelerinde her kademeden görevlinin “sen” hitabından rahatsızlık duyuyorsanız, “sizi” çok iyi anlıyorum.


AŞK-I MEMNU veya bir dizi fiyasko!

Hâlâ “arama motorları”na “Bihter altıpatlar”, “askı memnunun son bölümü”, “aşkı memnunun final raitingi” gibi sözler yazılıp tam bir fiyasko olan “Yasak Aşk” adlı televizyon dizisine “ilgi ve alâka” gösteriliyor. Uyan ey halkım! Ayıl ey halkım!

“Tematik haber kanalı” olacak “ne te ve”nin ana haber bülteni de “AŞK-I MEMNU VEDA” adlı müsamere için Suada’da düzenlenen “event”e canlı bağlandı ya! Pazarlamanın, cilalamanın şahikası! Kıvanç Tatlıtuğ sarı saçlarının, mavi gözlerinin kremasını dizi başına aldığı uçuk paralarla yedi ama yetmedi, THY de bu “trend” lokomotifin vagonlarından biri olan Kıvanç’a sarıldı. (Beren’e de Patos sarıldı, bilmeyenlere -yoktur ya- haber verelim.) Neyse. Güle güle, hatta katıla katıla harcıyorlardır paracıklarını… Biz iç çekmeye devam edelim, adaletin bu mu dünya diye diye, Orhan Baba tevekkülü içinde…

Güzel genç kızlarımız, saygıdeğer ev kadınlarımız! Size aylarca seyrettirilen şey, asla ve kat’a Halid Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu’su değildi! Bunu anlayın artık! Dandik dizilere prim vermeyin daha fazla! Size, köklü ve “çok zengin” bir aile içinde cereyan eden bir “yasak aşk” öyküsü göstermeye çalıştılar. Çalıştılar… O kadar! Bunu yaparken de, tiyatrocu olmaya heves edenler için düzenlenmiş bir yarışmadan, diğer heveslilere göre eli yüzü daha düzgün olan ve sahne üzerinde daha az sırıtan bir oyunculuk performansı sunan genç bir kızdan devşirilen “Bihter”i imal ettiler. “Behlül” için de, “Best Model of Turkey” yarışması birincisi Kuzey Avrupa ırkına yakın, beyaz tenli, sarı saçlı, mavi gözlü, “buz adam” kılıklı, oyunculuk performansı yerlerde sürünen bir genci buldular. Eh, Yılmaz Güney’in eski eşi ve mihrabı hâlâ yerinde bir Nebahat Çehre (ki dublaj sanatçısı Gülen Karaman’ın hakkı yenmesin) ile “çıtır/Lolita” kadrosundan bir “Nihal” ile yılların tiyatro oyuncusu Selçuk Yöntem de “Adnan Bey”… Ha “Bihter” yerine “Berna” olmuş, ha “Behlül” yerine “Berhan”, ha “Nihal” yerine “Nermin”… “Adaptasyon” bile olamayan bu garabette (iki ayaklı, dört hortumlu ve altı kanatlı bir fil hayal edin lütfen), sözde Nihal’in yakın arkadaşı “Sex and the City”den bahis açabiliyordu! Ört ki ölem! Mensubu olduğu televizyon kanalı ve tüm iştirakleri de bu diziye dair incir çekirdeklerinden kubbe imaline kalkınca, alın size yılın müthiş dizisi Aşk-ı Memnu! Yerseniz tabii!

Gelelim dün akşamki “Veda” bölümüne… “Kına gecesi” sahneleri tam bir felaketti! Bekârlığa veda partisi de tam bir ufuksuzluk örneğiydi. Burjuva (ayıp olmasın diye “sonradan görme” yazmıyorum) mensuplarının “bekârlığa veda” partilerinin bu kadar “edepli” seyrettiğini düşünen var mı? Güldürmeyin adamı! RTÜK korkusu ne senaryolar yazdırtıyor insana!

Hele hele CNBC-e’nin favori dizisi “24”vâri numaralar neydi öyle! Bihter’in mezar taşını birkaç kez gösterdiler “fan”larına… “24 Haziran 2010” idi ölüm tarihi! Aman pek esprili, pek yaratıcı! Sanki tüm dizi boyunca “eş zamanlı” bir teknik kullanılmış gibi… Hey Allah’ım! Bu ne zıpçıktılık, bu ne fason özenti böyle! Başımı sağa sola sallayarak ve lâ havle çekerek bakmaya çalıştığım sahnede, koyu renkli güneş gözlükleriyle tam takım musalla taşının başında toplaşan cemaatin cenaze namazına durduğu anda çalan “müzik” beni benden aldı! Nasıl almasın ki! İç bayan ve her sahnede baskın haliyle kulak tırmalayan “acıklı” fon müziği, yerini Bach’ın “Air on the G String” eserine bırakmıştı! İç burkan, hüzünlü müzik olarak bunu bulabilmişler demek!

Neyse ki, bu berbat müsamere bitti. Dizinin başrol oyuncuları küplerini bir güzel doldurdular. Afiyet olsun. İkinci derece rollerde oynayanlar da durumlarını düzeltmişlerdir. Olan yine set işçilerine, ışıkçılara, “key grip”çilere, “best boy”lara olmuştur. Yapım şirketinin sahiplerinin parmakları uyuşmuştur para saymaktan…

“Uyuyan Güzel” rolünü yıllardır aynı şaşmaz azim içinde oynayan halkımızın uyanmaması için tüm popüler kültür endüstrisi de harıl harıl, gece gündüz, deliler gibi çalışmaya, Barthes, Lacan, Chomsky, Ünsal Oskay, Habermas, Jung, Canetti, Luhan gibi adları öcü kisvesine büründürüp okunmaması için ellerinden geleni yapmaya devam edecektir dört dönerek ve futbolun göz kapaklarını ağırlaştırıcı gücüne abanarak…

Gökten üç elma düşmüüüüş… Biri Shrek’in dublajcısına, biri Shrek’in yakın dostu eşeğin dublajcısına, biri de hafta içi her gece mezar taşı beyazı dişlerini göstere göstere gülen (!) kadının başına…

– Ay kııız, Bihter’in giydiği o beyaz elbise ne kadar hoştu di miii?

– Evet, aynen öyle!

Not: Ah şu yufka yüreğim yok mu! Gördüm ki “gugıl”lara “aşkı memnu cenazede çalan müzik” yazılmakta, “çılgınlık” hâlâ had safhada… Ah şu yufka yüreğim, ah! Ama bu son, ona göre… Link emrinizde:

http://video.google.com/videoplay?docid=-4698890410553974385#


Tabela mabela: Beni Türk tabelacılarına emanet etmeyiniz!

Sevgili İstanbullular!

“İSTANBUL’LULAR”dan sonraki “espas”a bir bakar mısınız? Bir de, “KAYBOLUR.!”dan sonraki, “nokta” ve ardından gelen “ünlem”e bakın lütfen. İkramiyesi “GEREGİ”!

Birkaç yıl içinde birleşik (“bileşik”) yazdığını, ayrı yazmasıyla meşhur TDK’den alıntı yapalım. Türkçe ve Türkçe yazımına derinliğine kafa yormayan zevat için TDK hâlâ “son söz” sahibidir, beğensek de beğenmesek de…

Özel adlara getirilen yapım ekleri, çokluk eki ve bunlardan sonra gelen diğer ekler kesmeyle ayrılmaz: Türklük, Türkleşmek, Türkçü, Türkçülük, Türkçe, Müslümanlık, Hristiyanlık, Avrupalı, Avrupalılaşmak, Aydınlı, Konyalı, Bursalı, Ahmetler, Mehmetler, Yakup Kadriler, Türklerin, Türklüğün, Türkleşmekte, Türkçenin, Müslümanlıkta, Hollandalıdan, Hristiyanlıktan, Atatürkçülüğün.” buyurmaktadır TDK ve bu kez doğru demektedir.

Mezarlık gezmenin insan hayatındaki öneminden, bu dünyanın gelip geçiciliğini anlamanın en kestirme yolu olduğundan bahseder üstat Çetin Altan. İstanbul’daki mezarlıkların kaçını gezdiniz bilemiyorum ama üç-beş mezarlık gezince göreceksiniz ki, tabelalardaki, özensiz bir şekilde yapılmış mezar taşlarındaki yazım yanlışlarını görünce, daha da hüzünleneceksiniz.

İslam dininin temel mukaddes sözlerinin bile mezar taşına doğru dürüst yazılamadığını gördüğünüzde, içinizdeki isyan çığlığı gırtlağınızı jilet gibi kesecektir. Temel eğitim veren öğretmenlerin belirli zaman aralıklarında sınava tâbi tutulmasından tutun da, okullarda Osmanlıcanın “seçmeli ders” olarak okutulmasına varana dek pek çok hayalim var. Osmanlıca seçmeli ders olsun ki, Refik Halit Karay, Abdülhak Şinasi Hisar, Yahya Kemal ve Ahmet Hâşim gibi pek çok edebiyatçımızın yazdıkları eserleri anlayamadığını ileri süren gençler olmasın cânım memleketimizde.


“Kader”e bak!

Türkiye Taş Kömürü Kurumu’nun Zonguldak Kilimli’deki  Karadon Maden Ocağı’nda meydana gelen “kader” sonucu 30 maden işçisi artık yaşamıyor.

Yakınlarına sabır, metanet diliyorum. Şimdi biraz daha eksikler. Ve eksiğiz. “Zonguldak Kömür Havzası’nda İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği” raporu, “kader” kelimesini kendi kaderiyle baş başa bıraktıracak kadar ciddi, bilimsel verilerle, tespitlerle dolu. Biliyor muydunuz?

Satılık Kader

İstanbul’da meydana geleceği öngörülen depremden sonra, yetkililerin demeçlerinde büyük bir hüzünle kullanabileceği çok temiz, çok hisli, çok içli “kader”…


“Aşk-ı Memnu”nun son bölümü!

“Geceler”deki ünlüler, elinde tuttuğu mikrofonu, omzundaki kamerasını özel hayatına sokmaya çalışanlara şaşmaz bir şekilde “arkadaşlar” ve “çocuklar” diye hitap eder. İşte bu “çocuklar” ve “arkadaşlar”, bardan, gece kulübünden koşar adım otomobillerine seyirten ünlü simalara uzatırlar mikrofonlarını ve halkın merakla, heyacanla izlediği dizilerde canlandırdıkları karakter hakkında sorular sormaya çalışırlar çoğu kez. 

Omuz kamerasının ışıklarından kaçmaya çalışırken, yılların tiyatro oyuncusu Selçuk Yöntem de bu sorulardan payına düşeni alanlardan: “Efendim, peki Adnan Bey, Bihter’e ne yapacak, Bihter Hanım’la arası düzelecek mi? Behlül’e ne olacak?”

Selçuk Yöntem’e, bunlara benzer pek çok soru sormaya çalışıyordu acar magazin muhabirleri gecenin ilerlemiş saatlerinde. O da, “çocuklar” diyerek, sorulara cevap vermeden uzaklaşmaya çalışıyordu. Oysa o “çocuklar”, Hâlid Ziya Uşaklıgil’in romanını yıllar önce okumuş olmalıydılar. Tıpkı, “Ayy! Kız, Aşk-ı Memnu’nun romanı çıkmış…” diyen kızlarımız, kadınlarımız gibi… Hanımın Çiftliği’nin de, Samanyolu’nun da, Yaprak Dökümü’nün de kitapları çoktan çıktı!

Kadınlarımızı ekran başına mıhlayan ve Aşk-ı Memnu’yla uzaktan yakından ilgisi olmayan bu “Yasak Aşk” adlı televizyon dizisindeki karakterlerin sonlarını yazarak, vatana millete bir hayrım dokunsun istedim âhir ömrümde!

Bihter kızımızın sonu: Biricik kocası Adnan Bey’in (ah adaşım, vah adaşım!), Behlül’le olan ilişkisini öğrendiği Bihter, kocasının beylik tabancasını şakağına yastık koymadan dayama cesaretini gösterir ve Hakk’ın rahmetine kavuşur. Kulağımıza Pınar Altuğ’un, “Yıldızın parlasın!” cümlesi çalınır ne hikmetse!

Son model otomobilinin direksiyonunu tokatlayarak sinir krizi geçiren Behlül oğlumuzun sonu: Yengesiyle olan ilişkisi su yüzüne çıkınca, ortalıktan “yengen” oluverir. Kayıp ilanı verilir ama o, sinir krizi geçirdiği kareleri hatırlayarak, kimselerin yüzüne bakamayacak kadar utanç içindedir. Hollywood’un yolunu tutup Jack Nicholson’dan oyunculuk dersleri almaya karar vermiştir.

Adnan Bey’in sonu: Behlül’ün, Bihter’in göbeğinde erittiği “bitter çikolata”larla ziyafet çektiğini öğrenmesiyle çılgına döner Adnan Bey! Harıl harıl Bihter’i arar. Google, Facebook, Twitter… Hiçbir yerde bulamaz. İyice delirir. “Residence”ın tüm ebeveyn odalarını, teraslarını, dinlenme mekânlarını hallaç pamuğu gibi atar. Bihter, Adnan Bey’in beylik tabancasını çoktan eline almıştır oysa. Kader ağlarını nasıl örse beğenirsiniz? “Beyenen”ler, bir zahmet “beğenmeyi” öğrensinler lütfen. Neyse. Silahın tozunu siler, yağlar altıpatları… Tetiği de çekecek kadar gücü vardır. Çeker de…

Sokerde çalmaz o anda. Hüzünlü dizi müziği akıtılır gönüllere… “Raiting” tavan yapacaktır artık! Reklamlar girer hemen! İntiharın günah olup olmadığı üzerine sorular hazırlanmıştır. Zekeriya Beyaz’ın fikri alınır. Bir de, Beren Hanım’ın ne düşündüğü sorulur. Hüzün de, “raiting” de tavana vurmuştur artık!  Baygınlık geçiren Nihal ile babası Adnan Bey, bundan sonra artık sadece birbirleri için yaşayacaklardır. Hayat üç günlüktür, tornistan dizi(ler) ise sür Allah sür… Bitsindir artık bu dizi(ler)! Nihayet biter de…

Has okurlar için tavsiye:

Aşk-ı Memnu ya da Uzun Bir Kışın Siyah Günleri, Selim İleri

Mai ve Siyah, Hâlid Ziya Uşaklıgil, Özgür Yayınları

 


Çin işi, cin işi!

İstanbul’un pek çok semtinde, neredeyse adım başı tesadüf ettiğimiz “ne alırsan 1 TL”lik pek çok mağaza vardı bir vakitler. Şimdilerde de var ama eskiden olduğu kadar rağbet görmüyor. Çocukların oyuncak cennetiydi bu dükkânlar. 1 TL’ye “envai çeşit” oyuncak alabilmenin mutluluğu, lunapark hazzı vardı oralarda. Ucuz plastikten mamul tabancalar, bebekler, otomobiller… Dikkatli ebeveynler (toprağın bol olsun John Wayne), bu oyuncakların ne malı olduğuna bakmayı ihmal etmezlerdi. “Made in China” ibaresi midelerini bulandırsa da, hayat şartlarının zorluğu sebebiyle ses çıkarılmazdı. Ancak, bu ucuz oyuncakların petrokimyasal yan etkilerinin uzun vadeli zararları göz önüne serilince, işler değişti hemen hemen her ülkede.

Özellikle ABD’de milyonlarca Çin malı oyuncağın toplatılmasının ardından, prestiji yerle bir olan Çin, tüketicilere ulaşıvermenin bir yolunu “Çin” gibi bir etiketlemeyle buldu. Çin malı ürünler, “Made in ChinayerineMade in PRC(People’s Republic of China – Çin Halk Cumhuriyeti) ibaresiyle satışa sunuluyor artık! Büyük beyaz eşya markalarının, alt markalarında da bu “Çin işi” etiketlere rastlamaktayız. Bu vesileyle, PeReJa Limon Kolonyası’nın nostaljik kokusunu da, şişesine de bir selam göndermek isterim.


“Çilolata, şeker ya da çubuk kraker”!

“Abla S., 5’inci sınıftayken tecavüze uğradı. Korkudan sesini çıkaramadı. Esnaf arasında kulaktan kulağa yayılan durumuyla birlikte tacizci ve tecavüzcü sayısı arttı. Hiçbir talebe ‘hayır’ diyecek gücü olmadı. 3 ile 5 TL arasında değişen para, çikolata, şeker ya da çubuk kraker karşılığında erkeklerle birlikte oldu. Kiminin bakkalı, kiminin dükkanının arka tarafına götürüldü. Geçen yıl okulu bırakmak zorunda kaldı.”

Yukarıdaki alıntı Gülden Aydın’ın Hürriyet gazetesindeki “Tecavüz Dayanışması” haberinden… Haberin tamamı insanlığın iflas bayrağı. Kanlı, simsiyah sperm lekeleriyle dolu bir bayrak… Kalbimiz yırtık, ruhumuz da… Bir yumruk iniyor böğrümüze… Anayasa tartışmaları, “derby” maçtaki hakem hataları, yerli yersiz tüm dişlerini gözümüze sokarcasına gülen kadının kiminle beraber olduğu, Bihter’i canlandıran kızın özel hayatı… Bana ne!

3 ile 5 TL arasında değişen para, çikolata, şeker ya da çubuk kraker karşılığında erkeklerle birlikte oldu.” cümlesini okuduğumda un kurabiyesi gibi dağıldı kalbim. Bunun şiiri yazılmalı! Bu güzel kızın tırnak söken acısını hangimiz anlayabiliriz? Nasıl hissedebiliriz, bedenimize hükmetmeye çalışan, bedenimize girmeye çalışan paslı dikenli tellerle sarmalanmış kapkara bir organın hayatımızı kanatacağı o ânı? Sen şiirsin güzel kardeşim! Senin bedenin tertemiz bir şiirdir! Tertemizsin sen! Kirliyiz hepimiz artık!


Reklam meklam: Bilgisayarın hayatın değildir!

Bir an düşünün. Sağ elinizin baş parmağı olmasaydı ne yapardınız? “Habre” yazıyorsunuz, ha bire “esemes” çekiyorsunuz ne de olsa! Hayatınız durma noktasına mı gelirdi? Pekiii, sağ elinizin baş, işaret ve orta parmağı olmasaydı, depresyonunuzu nasıl alırdınız?

Teknolojinin haberleşmeyi hızlandırdığı, kolaylaştırdığı bir gerçek. Ancak, bu soğuk, ruhsuz hızın insana ait, insana has sıcaklığı umursamazca budadığı da ayrı bir gerçek! Ben, insana ait o sıcaklığa hasret duyuyorum çoğu zaman. Siz? Burnunuzun mendireği sızlamıyor mu hiç? Postaneye en son ne zaman gittiniz? En son ne zaman, bir pulu dilinize değdirdiniz sahi? Ya bayram tebriği için, arkadaşlarınızın zevkine göre, en son ne zaman kartpostal aldınız tezgâhtan? “Bayramınızı kutlular” yazan Ankaralı bir akrabamız vardı. “Kutlular” mı, diye düşünürdüm her bayramda. Okulda “kutlar” diye belletilmemiş miydi? Dudağımı bükerdim ve Ali Muhiddin Hacı Bekir’in lokumlarına atlardım.

İnsanî olan pek çok ritüel zamanla teknolojinin gelişmişliğine mağlup oluyor. Direnme katsayımız da o kadar yüksek değil zaten. Birkaç etkili atakta teslim bayrağını çekiveriyoruz. Zamana uymamız öğretiliyor. Geçmişin köklü, kıymetli, ruhu kat kat açan, insanın insanlığını cemiyet hayatında taçlandıran ritüeller, teknolojinin o çok bilmiş tavrına karşı koyamıyor.

Bak postacı geliyor, selam ediyor, şarkısını terennüm edemeyen çocuklar Smackdown denen, birkaç irikıyımın protein takviyeleriyle şişirilmiş gövdelerinden süzülen ilkel, müsameremsi dövüşlerine tempo tutuyor “Batista, Undertaker” diye diye! Pireler Sevil Berberi’nden haberdarken, zekâ seviyesi yerlerde alçak sürünen bu “şov” TRT’de “Amerikan Güreşi” adıyla yayınlanırdı. “Pankreas” da denirdi. Şimdi postacı selam etmiyor, mektup yazılmıyor… Hele hele aşk mektupları… Ölümüne yok! Allah’ım! Ölüm, mektup âşıklarına olmamalı! Leyla Erbil ile M. A. Erbil. Okuyunuz: Mektup Aşkları. Yazan: Erbil. Ama Leyla olanı.

Webcam marifetiyle tanışılıyor birkaç günde! Bir haftaya kalmadan da, prezervatifin “dokusu” üzerine fikir teatisi yapılıyor! Kartpostallar artık yok! Şimdi “postal” muhabbeti “tematik” kanallarda karta kaçmaya yüz tutmuş amcalarla tartışılmakta! Demokratikleşiyormuş, sivilleşiyormuş memleket. Diyenlerin, yazanların yalancısıyım. Sap ile samanın delicesine iç içe geçirildiği, itinayla ipe dizildiği bir dönem olarak yazılacaktır bu “sivil”celi demokratik-dezenformatik çehre! Mete Tunçay’dan isterim yazmasını, bu “ergen”lik “sivil”celi “kon”kav çehrenin içyüzünü. Bu arada, ROK, bacak arasına kim bilir, kimin sivri burunlu çizmesini sokturup coşacaktır, ahir zaman peygamberi tadında “rock”sederken, bu apayrı politik-magazin bir zirve… Neyse.

Demem odur ki; bilgisayarım hayatım değildir! Bilgisayarım veya cep telefonum benim hayatım olmayacak! Benim hayatım sevdiğimdir, benim hayatım ailemdir, benim hayatım karımdır, benim hayatım oğlumdur, hatta benim hayatım kedimdir, köpeğimdir… Hayat, başka bir canlıyla hayat bulur. Nekrofil olmamız isteniyor. Olmayacağız!

Hayatımızın mütemmim cüzü ruhsuz, buz gibi metaller, kablolar, bilmem kaç inç ekranlar olmayacak! Onlar hayatımızı kolaylaştıran cihazlardır, o kadar! Kalpleri yoktur. Ruhları yoktur. İnsanı yalnızlaştırır elektronik cihazlar. Teknoloji, yalnızlığın mabedidir.

Yalnızlığın şeyhidir bilgisayar. Kandırır. Sanal seksle kandırır. Seks, zaten çok büyük bir kandırmacadır. Geçici hevesler doyuruldukça, açlık artar. Bilgisayarın tuzu kurudur. Sizi kudurtur. Teninize aşkla, şefkatle dokunmazlar… Zaten dokunamazlar! Sıcak soluğu yanağınızı yalayamaz! Ta gözlerinizin içine bakıp da kalbinize akamazlar, akamayacaklar!

Bilgisayarım benim hayatım değildir! Bilgisayarım, hayatımı bazı anlarda kolaylaştıran, sadece ama sadece elektronik bir cihazdır!


Dert, leş internette!

– Bu dünya böyle. Yazarsın okumazlar. İşgüzarlık edenler de çıkar. Derler ki; “Okunmuyorsan, ne yazıyorsun?” Bu dünya çiğ süt emmiş, demiyorum. Bu dünya süt emmiş mi sahi?

Kendini dinle ve yaz. Ayrıca; inle, mimle, kalbini parçala ve bize göster kanayan yanlarımızı. Seni dinlemek, sende kendini görmek isteyenlerin olabileceğini de, aklından çıkarma.

– Patileri pilli kediler, masallarda mı olurmuş? Yağmur yağıyor içime. Üstüm başım kupkuru. Hatta, avcumda gökyüzü, yanaklarımda kurşunî bulutlar… Canım sıkkın. Canı cehenneme John’ın! Sebepsiz. Belki de, mürebbiyesidir ruhumun sebep! Dedim ya, canım 500 T gibi!

Capitol’de pizza yemiştim anna’nemle yıllar önce. Canım anna’nem! Tabağındaki pizza dilimlerinden sucuğu en fazla olanını bana vermeye çalışıyordu… Toprağın altında şimdi. Kürek kürek toprak atarken kabrine, yüreğim un ufak oluyordu; eriyordum, yanıyordum, ellerimi hissetmiyordum.

Hiç kimse, ben okunmak istemiyorum, diyemez. Yazıyorsak ve bu bir nevi potkal ise okunmak istiyoruz. Bak, bir de buradan bak hayata, bu da var, diyoruz. İnternet çöplüğünde, kırık bir kürdanız. Bilginin bu kadar kolay elde edilebilir olduğu, bilginin bu kadar kolay deforme edilebildiği bu hızzz dolu dünyada kırık bir kürdanız. Bu hoyrat ormanın figüranıyız.

I have a dream, der ya Martin Luther… Ne zaman ki, vapurda, minibüste veya otobüste… Bir “baaayan”ın elinde ya Ahmet Hamdi Tanpınar ya Oğuz Atay ya da Haldun Taner görürüm, işte o zaman kırık kürdanlar bir epe asaletiyle doğrulur gökyüzüne…