Tag Archives: İnsan

Benim “kitsch”im, senin “absurd”ünü döver!

“Kitsch” kavramının tarihsel perspektifine, günümüzdeki yansımasına, popüler kültüre olan etkisine dair bir şeyler okumak isterseniz Hasan Bülent Kahraman’ın kitapları sizi bekliyor. Vaktim kısıtlı, “fast food” bir hayatın içinde âlemlerden âlemlere akmaktayım, “sosyal medya”ya takılmaktayım, bir “event”ten diğerine seyirtirken tuvalete bile ucu ucuna yetişmekteyim ve uzun yazı okuyamam diyenlerdenseniz… Kristal vazoya bir adet kırmızı plastik gül koyup iPhone tesmiye edilen yalnızlık savarınıza sanal tespih “download” ettikten sonra, iki bin “tele” bayıldığınız iPhone’unuzun duvar kâğıdını şehirlerarası otobüslerin ayrılmaz dekoru “ağlayan çocuk” görseliyle kişiselleştiriverin bari! 

“Absurd” kavramı için ise kaynak çoook! Ancak yine okumaya, hele hele uzun yazı okumaya vakit yok değil mi? Hatta iki satır olsun, e-postalara bile cevap veremiyorsunuzdur. Ah şu vakitsizlik! Ah şu, ballı şu! Camus burayadır daa! BJK-FB “derby”sini 10 TL’ye bir kafede seyredin, 50 TL cebinizde kalsın. Bir Hasan Bülent, bir de Camus… Kalanıyla iki “ıslak”, bir de ayran içebilirsiniz. Bu kıyağımı da mutlaka cezalandırın olmaz mı?


Reklam meklam: Nutella “Sabah Neşesi” mi?

“Ali Reis” derler, Al Reis’a reklam sektörünün okumuş çocukları. Nokta, Al Ries ise Jack Trout da Virgül’dür. Bu beyefendilere tapan pek çok reklamcı vardır reklam sektöründe. “Positioning” (“Konumlandırma”) kavramının mucitleri olan bu beyler, aynı adlı kitaplarıyla ilgi odağı konumlarını hâlâ sürdürmekteler. Günümüzün irili ufaklı pek çok reklamcısı veya iletişim pazarlamasıyla iştigal eden aktörleri bizim Al Ries ile Jack Trout’un “konumlandırma” kavramına yaslamaktadır markaların/ürünlerin geleceğini.

Anlı şanlı “marketing” dergilerinde fikirlerini serdeden büyük büyük reklamcılar varken, fakir kulunuz boyunu aşan sulardan kıyıya çıksın ve hafta sonunda gözüne gözüne çarpıp duran  “konumlandırma” hatası o reklama kadar bir koşu gidiversin müsaadenizle.

Anonim kimlik perdesinin verdiği emniyet hissiyle, çatmadıkları kişi/kavram bırakmayıp kılıççılık oynayan, sivilceleri androjen dolu “teen-age” güruha bakalım öncelikle. “Ekşi”de 51, “Uludağ”da 44 ve küfürbaz bebelerin sebep olduğu beklenen sonla, hisselerinin bir kısmını bir “bilişim” şirketine devreden “İnci”de ise 218 “entry” girilmiş NUTELLA için. “Facebook” üzerinde ise “Nutella Sevenler”de 8.488 “beğenen” var. Daha ne olsun? Bu arada, “İnci”deki “xmını xikeyim, akşam akşam ekşi de entel bişeyler yazacaktım, gene gördüm, piçlerin nutella ile kişilik betimlemelerini, kaydımı sildim. aranızda nutella seven varsa xnasını xikeyim, sarelle yeyin xrospu çocukları.” kelime grubunu da “entry”/”yorum” olarak kabul ediyoruz!

Belirtmem gerek. Nutella ile benim de sıkı bir “çatal-kaşık” bağım vardır. Hele hele İtalya’dan, Almanya’dan eşinize dostunuza Nutella siparişi verebilen mutlu azınlıktansanız, lezzet farkını bizzat test etme imkânı (hayır, “şapka” kalkmadı) bulmuşsunuz demektir.

Gelelim reklama: “SABAH NEŞESİ” başlığına (“SABAH ENERJİSİ” versiyonu da var) “Kahvaltının Yıldızı” eşlik diyor. Lafı uzatmayayım: Olmamış. Pazarlama stratejisini kısıtlı bir zaman dilimiyle, üstelik Nutella gibi “efsane” konumuna yükselmiş bir ürünü, sınırlamak büyük bir yanlış. Ürün konumlamasının bu güdüklüğü hakikaten hazin bir durum. Nutella, günün her saatinde yenen bir üründür. Kimi kaşık kaşık yer, kimi çatalla, kimi muza katık eder, kimi kavanoza çilek atıp yer, kimi beyaz peynirle, kimi de ekmeğe sürüp ayranla midesine indirir! Böylesine güçlü bir ürünü, günün her saatinde yenebilen bu yiyeceği “SABAH” saatlerine sıkıştırmak akıl almaz bir ufuksuzluktur kanaatimce.

“Kahvaltının Yıldızı” değildir Nutella! Günün her saatinde afiyetle mideye indirilen, 7’den 77’ye tutkunu bulunan bir üründür Nutella. “Konumlandırma” komutanlarından Jack Trout’un, Türkçeye “Farklılaş ya da Öl” (“Differantiate or Die”) adıyla çevrilen kitabını hatmetmeniz menfaatiniz icabı olabilir. Kitabı okurken, yanınıza bir kavanoz Nutella almayı da ihmal etmeyin. Hem de günün her saatinde!

Türkçeye kuyumcu hassasiyetiyle yaklaşanlar için not: “Or” kelimesi -en azından her yerde- “ya da” demek değildir. Doğru tercüme, “Farklılaş veya Öl” olmalıydı ama nerede o hassasiyet?


Bir reklam: Siemens


Baleyi bal eyleyen balerin: Ninette de Valois

“Ve bale bütün bütün raks ile icra olunur bir nev’i pantomima gibi ise de rakkasların nezaket-i vücud ve letafet-i şühud ile hareketleri iktiza eder ki, görenlere zevk ve lezzet versin. Gerçi bu oyun Avrupa’da avam-ı nas indinde pek mergub-ü mu’teber değil ise de havas nezdinde ziyade makbulterdir.”

Ceride-i Havadis, 1841


Göz kamaştıran erotizm: “Parkta Serenad”

Sembolizmin sembol isimleri Baudelaire, Verlaine “Fahriye Abla”nın, “Parkta Serenad”ın  şairinin; Münire Hanım’ın sevgili eşi Ahmet Muhip Dıranas’ın şiir anlayışının biçimlenmesinde sağlam bir tramplen olmuştur.

Ses-biçim inşasına ömrünü veren, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şiir sevdasını aşıladığı Dıranas, Ahmet Hakan’ın “Şiir öldü(mü?)” başlıklı düpedüz densizlik, cehalet ürünü yazısında adı, Allah’tan, yer almayan sıkı şairlerimizdendir. “Sıkı şair” denilince, akla sadece Ece Ayhan gelmemeli antrparantez. Zarif bir erotizmin coşkuyla estetize edildiği şiirleriyle yeteri kadar ismi zikredilmeyen, sadece “Fahriye Abla”ya indirgenen Ahmet Muhip Dıranas, sanatın “hayvanî” hisleri nasıl olup da incelttiğine harika bir numune olan “Parkta Serenad”ıyla, pornografik atraksiyonlara, aksiyonlara okkalı mı okkalı bir tokat atmıştır. Bu tokatı her gün yemekten haz duyanlara selam olsun!

Nihal Yalçın, Hasibe Eren, Haluk Bilginer ve Ozan Güven’in dublajını yaptığı Garanti Bankası’nın “hayvanlı” ve pek çok “Bremen Mızıkacıları” ilhamlı reklamının perde arkasına bak(a)mayanlar, zihinsel perdeleri aralamaya zahmet edemeyenler “Hilal Ergenekon, Burcu Esmersoy frikik”leri, “Mete’nin öpüşme sahnesi”gibi görüntüleri t/arayarak, “Kuzey Güney”de Kıvanç Bey’in “baklava”larını nasıl görünür hale getirdiği meselesiyle günlerini heba edebilirler. “Heba” ile “veba” kardeş mi ne? Peki, dizi imparatorluğunun “teba”sı? Haydi, hep bir ağızdan: De baaa!

Ruhumuz tatsın artık: “İstek ve aşk onları kavramış saçlarından / Sürüklüyordu. / Gök mordu; / Ayışığı ihtiyar çınar ağaçlarından / Yüzlerine düşüyordu.”


Création brute

“Bektâchî ramassait des pommes dans son jardin. Un dévot qui passait par là lui en demanda une. Bektâchî était tout heureux de lui en offrir une:

– Quel genre de pomme veux-tu? Veux-tu la création de Dieu ou le produit del’homme?

– Celui de Dieu bien-sûr!

Bektâchî lui donna alors une pomme sauvage. Le dévot cro qua dans la pomme et aussitôt il la recracha.

– Ce n’est pas une pomme, c’est une jarre pleine d’acide!

Bektâchî chercha une autre pomme, greffée, et lui dit:

– Quand Dieu crée ses créatures, elles sont à l’état brut et leur affinage c’est l’affaire de l’homme.”

Contes des Bektâchî, L’Harmattan


“Global Köy”ün iki atlısı: Hayalî-McLuhan


XVI. yüzyılda Vardar Yenicesi’nde Hayalî: “Cihân-ârâ cihân içredir ârâyı bilmezler/ Ol mâhiler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler” buyurduktan yüz yıllar sonra, “The Global Village” teorisiyle anılan Kanadalı “iletişimci” McLuhan da (1911-1980) şöyle buyurmuş: “Kıyıya vurmadıkları sürece balıklar suyun farkında değildir.”


Reklam yazarları buraya: Ersin Salman’dan “Gülabdan”

Gülabdan

İnce
küçük
işlemeli
saydam bir dünyadır Gülabdan
Yaşamı güzelleştiren iksirler sunar insana Ve
pembe bir sesle dökülür beyazlığın üstüne Kar değildir

Bir
bakışta
arkası görünen
kar kokulu bir çiçektir Gülabdan
Yılda yalnızca bir kez açar Sessiz bir yaz akşamı
yatsı ezanı okunurken O gece yeni ayın ilk günüdür

Sesi
duyulan
kendi bilinmeyen
ayda yaşayan bir ötücü kuştur Gülabdan
Uçarken soluğu kesildiğinde çiçekli bir dal arar
Konduğu dalda uyuya kalır Düş görmez düş gibidir

Bir
çağdan
öte yüzyıla
düş gibi akan bir gezgindir Gülabdan
Baharat taşıyan gümüş yaldızlı ticaret gemilerini
eski rüzgarların kokusundan tanır Yelkenleri atlas değildir

Ve
aslında
kendi de
denizden esen bir rüzgardır Gülabdan
İmbatla el ele verip Alsancak’tan Karantina’ya giderken
Pasaport İskelesi’ndeki vapuru okşar İçinde ilkokul çocukları

O
hoş
çingeneyle
Perulu matadorun pasaportsuz kızıdır Gülabdan
Yılbaşı öncelerinde kokina satar Pera sokaklarında
Ve kaçırmaz Ramon Novarro filmlerini Yeni Melek yoktur

Çok
geniş
kanatlarıyla
düşler kurgulayan bir penceredir Gülabdan
yıldızlı gökyüzlerine kıpkızıl gelincik tarlalarına ve
çocuk bahçelerine açılır Açılırken gizemli bir müzik duyulur

Acı
ayrılık
işkence görmüş
İranlı bir komünisttir Gülabdan
Yaşamın bir gün çok daha adil olacağına ve insanlığın
Galaksilerarası uçuşlar yapacağına adı gibi inanır Adı yoktur

Adı
yeni
konulan
eski bir gezegendir Gülabdan
Genellikle başına buyruk dolaşır
Samanyollarını sever Çocuklara göz kırpar

En
çok
çocukların
sevdiği sabırlı bir çerçidir Gülabdan
Meyankökü bile satar Arabası çok havalelidir
Atının donu beyaz kakülü kırmızı olur Adeta yürür

A
harfleri
uzun okunan
kırmızı bir sözcüktür Gülabdan
Ferit Devellioğlu’yla yakınlığı vardır Osmanlıca-Türkçe
Lugat’ın 354. Sayfasında bulunur Arayana pek rastlanmaz

***

Bilgi: Zikir sonrası, tekkeye gelen misafirlere gülsuyu verilirdi. Bunun için çeşitli tipte gülabdanlar yapılmıştır. Hicrî 1321 (1903-1904) tarihli ve Kâmil imzalı bu gülabdan ise fonksiyonuna uygun bir beyitle süslenmiştir:

“Gülşen içre andelîb feryâd eder bir gül için
Gül ise andan nihandır bu derunî şişede”


Esra Dalfidan: “Ben seni sevduğumi da dünyalara bildirdum”

22 Ekim 2011, saat 19.00’da Esra Dalfidan’ın muhteşem sesini doya doya içmek için Akbank Sanat’ta hazır bulunmakta fayda var. Akbank 21. Uluslararası Caz Festivali’nin sürpriz ismi zannederim Esra Dalfidan olacak.

Tertemiz bir artikülasyon, nefes kesici bir içten okuyuş… Uzun zamandır böylesine temiz, iç yakan bir “jazz vocal” dinlememiştim. Esra Dalfidan’ın 22 Ekim’deki konserini dünyalara bildiririm!

“Kaçmaz”larım: Azam Ali & Niyaz, Charles Llyod New Quartet, Avishai Cohen “Seven Seas”, Arild Andersen Trio, Maffy Falay Sextet, Timuçin Şahin Quartet, Arto Tuncboyacıyan’s 1to3, Dusko Goykovich Quartet.


Don’t trash!