Tag Archives: Türkçe

Bülent Ersoy söylüyor: “Hayatımı yaşıyorum, yaşıyorum oh, oh!”

Arapça “hayat” kelimesini, ha babam “yaşam” sözcüğüyle karşılamaya kalkıştılar. Soruyorlar: Kimler? Kimler olacak, Öz Türkçeciler! “Hayat kadını” yerine, “yaşam kadını” desenize! Peki, “hayat arkadaşı” yerine, “yaşam arkadaşı” nasıl duruyor? “Hayatını yaşamak” yerine, “yaşamını yaşamak” ne âhenkli değil mi? Kaç kez dedik ama dinleyen kim? Nasıl ki, “anı” ile “hatıra” (hatta, “hâtıra”) aynı anlam yükünü omuzlayamıyorsa, “hayat” ile “yaşam” da aynı anlam yükünü taşımaz, ta-şı-ya-maz.

Hayata küstüremeyeceksiniz beni. Hayatımı kazanmak için espasları paspaslayacağım, hayata gözlerimi yumana dek kırık dökük yazacağım, tamam mı?

“Muhafazakâr” kanal TGRT, bir vakitler “yaşam” sözcüğünü edep dışı buluyordu. Siz, siz olun ve “yaş-am” diye hecelemeye kalkışmayın “yaşam” sözcüğünü. Yeri gelirse “yaşam”ı da kullanın. Ancak “hayat”a hayat hakkı tanıyın.  Sözcükleri yasaklamayalım. Her kelime renktir, nüanstır cümlelerimize. Ta buraya kadar okudunuz mu yoksa? Yoo, vallahi olmaz! Biraz daha kalın. Hayatta bırakmam sizi!


Soru ekleriyle başınız “derttemi”, dertte mi?

Kilolarınızı boşverin, soru eklerini dosdoğru (-mi soru eki, kendinden önceki sözcükten ayrı yazılır) yazın da diliniz dinç kalsın. Değil mi ama?


“Derin Futbol”da sığ Türkçe

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı (Emin Çölaşan gibi “İ.” deyip geçmeyeyim, neme lazım dava mava açar da) İbrahim Melih Gökçek’in oğlu Osman Gökçek’in sahibi olduğu Beyaz TV’nin magazinel isimleri birer birer transfer edip sesini duyurmaya çalıştığını biliyoruz. Seda Sayan, Ece Erken, Davut Güloğlu, İbrahim Tatlıses, Emine Ün, Zühal Topal, Oya Aydoğan, Vatan Şaşmaz, Emel Müftüoğlu, Ahmet Çakar ve… Liberal fikriyatın ele avuca sığmaz haşin, her solcuyu Kemalist zanneden çığırtkan delikanlısı Rasim Ozan Kütahyalı!

Yavuz Seçkin mi Ahmet Çakar’ı taklit ediyor, Ahmet Çakar mı Yavuz Seçkin’in Ahmet Çakar tiplemesini çeşitlendiriyor buna bir türlü karar veremedim ama eski FIFA hakemi Ahmet Çakar’ın “teatral” yönü için ara sıra Beyaz TV’yi seyrediyorum. Pek çok kanalda spor spikerliği yapan Göktuğ Sevinçli de “kıdem kademe” sahibi olup geçmiş Beyaz TV’ye. İyi de, “Derin Futbol”daki Türkçe sığlığı, kısırlığı ne olacak?

“SÜPER LİG START ALDI” nece? Nereden aldı bu “START”ı? Kaça aldı bu “START”ı? Bu “START” tatlı mı? “Start almak” da, tıpkı “sahne almak” gibi bir terbiyesizliktir. Türkçe bilmemek, Türkçeyi kısırlaştırmak demektir. “SÜPER LİG BAŞLADI” yazılsa, ne olur? “Derin Futbol” muhabbetiniz mi sığlaşır, ha, ne olur? O “deriiiiiiin” geyiklerinizin suyu mu çekilir? Kanalın adını “White TV” yapın, olsun bitsin!


“Şaşa”kalma, kalplere vur bir zımba!

“KJ” nedir, bilen var mı? Spikerlerden duymuş olabilirsiniz. Reji ile kulaklık marifetiyle konuşurken “ka je’yi düzeltelim” falan derler. “KJ”; ekranın altında bazen sabit bazen akıp duran alt yazı… “Karakter Jeneratörü” yani. Okunurken “K”, “ka” diye okunur da “J”, “ja” diye okunmaz ne hikmetse!

TRT dahil olmak üzere, istisnasız, o çok afili “tematik” kanalların da “KJ”leri fecidir. TRT’nin “okul”luğu, “ekol”lüğü falan kalmamıştır artık. Hayatımızı kuşatan özensizlik, ciddiyetsizlik tabii ki özel televizyonları da saracaktı. Esasen bu kokuşmuş yapı buralarda üretilir ve ekranlardan kitlelere boca edilir olmuştur. Ah Ünsal Oskay, ruhun şâd olsun! Ünsal Oskay’ın kitaplarını okumayan iletişim şimşirlerinden ne bekleyebiliriz ki? Ne, Fatmagül’ün Suçu Ne‘nin yeni sezonu mu başlamış? Kuzey/Güney yıkılıyor muymuş? Vay anasını be! Peki, Garp Cephesi? Ne “gark”ı lan? Garp, dedik! “Hard” da değil! Hart to Hart vardı bir zamanlar. Ah Stefanie Powers!

Arapça “şâşaa” kelimesini cümle içinde kullanmış mıdır “KJ” operatörümüz? Her neyse. Osman okula başlamış, Aylin öldü mü? Ali n’apıcak kız? Cemile’deki talihe bak be anacım! “Parıltı/lı, parlak” anlamına gelen bu kelime yerine “gösterişli” yazılsa İMKB-100 kaç puan düşerdi? Peki ya, gecelik faiz? Açık deterjan ile açık pirinç fiyatlarını aşağı çeker miydi “şaşaa” yazmak?

Ya ya ya! Şa şa şa! Şâşaa şâşaa çok yaşa!


“Varidik (13 Mart 1962), Yoğidik (24 Ağustos 2011)”

“SATILIK ANLAR. Çok ucuza, az kullanılmış anlar acele satılıktır. Çok acele, çünkü tempus transit gelidum mundus renovatur! Wagner, kalipso, caz sevenlere. Bolivya’dan üç-beş dönüm toprak alıp çiftlik yapmak isteyenlere. Şövalyelere ve silahşörlere. Kaybolmak isteyenlere… Biraz klasik bir hava, biraz da romantizm. Bir parça da şiddet! Afiyet olsun…”

Yeis ile Tabanca, Seyhan Erözçelik

http://www.youtube.com/watch?v=kYLl79-F0wg


“Şirin Payzın’lan” tek tek basaraktan!

Banu Avar, Can Dündar, Cüneyt Özdemir, Çiğdem Anad, Deniz Arman, Mithat Bereket, Serdar Akinan… Hepsinin ortak özelliği, H. G. Wells’in “The War of the Worlds” adlı eserini müzikal forma taşıyan Jeff Wayne’in akıllardan çıkmayan efsanevî müziğiyle -The Eve of the War, The Coming of Martians- (“intro”daki yaylıların haşmeti zaten felakettir) ve “aman kimselere söz vermeyin” kalıbıyla bir dönem (1985 ve sonrası) ekranları kasıp kavuran “32. Gün”den mezun olmalarıdır. Ara notumuzu düşelim: Nostalji meraklıları için link yazının dibindedir.

Her ne hikmetse, Şirin Payzın’ı da “32. Gün”den mezun zannediyordum. (Niye bu zanna kapıldığımı aşağıda bulacaksınız.) Meslekî geçmişine baktığımda böyle bir bilgiye rastlamadım. Çok kısa ve dahi söz edilmeyecek kadar kısa bir süre “32. Gün”de çalıştığına dair bilgi kırıntısı bulabiliriz belki. Şirin Payzın’ın biyografisine kuşbakışı: Makedonya’dan göç etmiş babasının ailesi, baba gazeteci, Nuri Çolakoğlu baba Nizam Bey’in yanında işe başlıyor, anneannesinin kuzeni büyük teyze Behice Boran, dedesi Kazan doğumlu, annesinin ailesi ise Tatar, demokrat bir aile… Kökler Rusya’ya uzanıyor, başarılı ve şanslı bir gazetecilik geçmişinin temelleri böyle böyle atılıyor.

Şirin Payzın adı gibi. “Frikik” meraklısı, “sarı saçlı spor sipikeri” meraklısı “errkeg”lerin aksiyoner hayal âlemlerinden uzak bir kadın. Fiziksel özelliklerini, kozmetik sektörünün nimetlerini kıyasıya kullanıp kariyeri için basamak yapanlardan değil. Mesleğe başladığı ilk yıllarda, hani nasıl desem, avurtları çökmüştü. Şimdilerde ise yanakları daha bir dolgun. Her neyse, bu tip “magazinel, estetik” yönler aslî konumuzun çok dışında.

Benzerlerine göre iyi bir röportajcı-gazeteci denilebilir. Ancaaaak… Konuşurken, Mehmet Ali Birand’ın alametifarikası olan “başbakanlan”, “Mithat Bereket’len” gibi eklemeli Türkçesiyle canımı fena halde sıkıyor ve var olan şirinliği bir çırpıda uçup gidiveriyor. Şirin Payzın’ın, M. A. Birand’ın “32. Gün”ünde çalıştığını düşünmeme yol açan husus, onun bu berbat telaffuzuymuş işte! M. A. Birand tedavi olmadı gitti ama Şirin Hanım’ın bu hastalığını düzeltme imkânı var. Bu hastalığına bir çare bulmalı. CNN Türk yönetimi gereken desteği sağlayacaktır hiç şüphesiz.

Türkçede “enstrümantal” ek “-n” ekidir. Şirin Hanım’dan “realiteylen”, “yanlışlıklan”, “Fener’len” diye bir “şey” duymanız mümkündür. Mehmet Ali Birand’a çekmek ne fena, onu örnek almak da… “İle” sözcüğü zaten ekleşmiş, “araç” halini almış, daha neyi nereye ekliyorsunuz Allah aşkına? Olacak iş değil! “-La/le” eki bu işi layıkıyla yapıyor üstelik. Yetmezmiş gibi “onunlan”, “bununlan” vs. Özel kanallara spikerlik eğitimi veren belli başlı şirketlerde, çok kıymetli spiker hocaları var. Utanmayın, gidin, eksiklerinizi tamamlayın. “Öğreten adam” rolünü hiç sevmememe rağmen, beni buna mecbur edip “Altın Ahududu Ödülleri”nde aday adaylığına zorluyorsunuz. Son kez: “Özelliklen” değil Şirin Payzın Hanım, “özellikle” diyeceksiniz. Bu dil haylazlığınıza bir çare bulun lütfen.

Bilebildiğim kadarıylan yazmaya çalıştım. Sevdiğiniz bir arkadaşınızlan Can-Arsen Gürzap çiftinin ders verdiği spikerlik kursunun yolunu tutun tez vakitte olmaz mı?

Not 1: Şirin Hanım, 21 Ekim’deki programında, hiç de “şirin” olmayan bir şekilde -hâlâ- “ETA’ylan” metaylan gibi garip telaffuzlarıyla mesleğini de, seyircileri(ni) de ciddiye almadığını -inatla- göstermeye devam ediyordu.

Not 2: İşbu yazı M. Ali Birand’ın vefatından önce yazılmıştır.

Not 3: 14 Ekim 2014 tarihindeki NO (Neler Oluyor?) adlı programında hâlâ “Haykoy’lan” (Hayko Bağdat) diyordu!

 

 

 

 

 

 


Günün fotoğrafı: “Türkish Kebap” & el Fâtiha!


Günün fotoğrafı: Sen öyle san Kont Sandwich!


Ama illet oluyorum Milliyet!

Altta gördüğünüz manşet Abdi İpekçi’nin Milliyet’inden. Yirmi milyonu bulan (?) FB taraftarını ürkütüp tepki çekmemek için olabildiği kadar “nötr” bir manşet atılmaya çalışılmış, 2011-2012 sezonu öncesindeki FB-Shakhtar Donetsk hazırlık maçında “şike soruşturması” kapsamında yaşananları protesto ederek sahaya giren taraftarlar için. Güzelim Türkçemizin “iyelik/aitlik eki” ise âdet olduğu üzere gümlemiş gitmiş tabii. Bu hastalık, neredeyse bütün gazetelerimizi sarmış durumda. İyelik ekinden utanmayın, utananları uyarın. Hayır, dilinizle değil tabii! Çok fesatsınız! Siz, yemeğe de tuz koymazsınız değil mi? Siz nezaket kumkumaları yemeklere tuz eklersiniz! Bilseniz ne şekersiniz!

“TARAFTAR ÖFKESİ” değil, “TARAFTARIN ÖFKESİ” olmalıydı elbette. Üstat Çetin Altan’ın kalem oynattığı Milliyet’te bu tür sakilliklerin olması da benim öfkelenmeme yol açıyor. Kulaklarımda sesiniz, nefesiniz: Sen öfkelensen n’olucak lan dümbük! Sana mı kaldı koca Milliyet’in manşetine karışmak! Sen misin Türkçenin yetkili mercii?! Hadi ordan Beberuhi!


Çopur çopur Çipura!

Birkaç hafta önce, koyu güneş gözlükleriyle ve portatif müzik çalarımdan ruhuma yayılan “Huzur” dolu notalarla dahi artık tahammül etmekte zorlandığım bu aşüfte Stanbul’dan Şile-Ağva güzergâhına doğru yola koyuldum. Betonun panzehirini aradım. Her tonunu… Anayurt Oteli’nin “hizmetçi”si Serra Yılmaz da arkadaşlarını bu beldedeki evinde ağırlıyormuş, ne tatlı tesadüf!

Göksu Deresi’nde “vosvos”a benzetilmeye çalışılmış sarı deniz bisikletinde pedal çevirdim bir saat boyunca. Bacak kaslarım tatlı tatlı ağrıdı. Gözlerim ışıldadı. Rutin iş hayatının dişlilerine çomak sokmak kanamalı ruhuma iyi geldi. Pansuman, asuman, pansiyon… Şıllık Stanbul’u ispiyonladım Ağva’ya. Canıma değsin! Bu daha ilk revizyon. Temiz hava ciğerlerime alerji yaptı. Ne güzel bir alerji! Sinerji mi? Onu, kitap okumamakla övünüp duran Ali Bey’e sormak lazım. Yanaklarıma kan yürüdü. Gözlerime de yeşillikler… Hem sofrada hem doğada…

Eğer bir restoranda balık yemezsek, buna tatil denilebilir mi? Bir günlük kaçamak da olsa, yaz tatilinde balık ister gönüller! Gözünüze kestirdiğiniz bir balık restoranına duhul eylediğinizde, önünüze “mönü” gelir gayet zarif bir şekilde. Gittiğiniz tatil yöresi neresi olursa olsun fark etmez. Fransızca, İtalyanca, İngilizce, Latince yemek adlarını dosdoğru yazan bir restorana henüz rastlanılmamıştır. Paper Moon vb. ekürilerine -henüz- avdet eylemediğim için onları muaf tutuyorum. Fiyatlar “turistik” de olsa, kırk yılın başıdır işte, zaten sayılı izin günleridir hayatımızın en neşeli günleri ve kredi kartlarının limitleri sonuna dek zorlanacaktır, Viyana kapılarını zorlayanların torunlarınca.

Bu yalan yanlış yazılmış balık isimleri içinde, dudak kaslarımı gevşeten müstesna bir deniz canlısı var: Sparus aurata. Bilgiçlik taslamanın lüzumu yok, haklısınız. Bu güzide balığın ismini yazayım: ÇİPURA. Akdeniz’in, Ege’nin ve seyrek de olsa Marmara’nın sakini Çipura’mız porselen tabakları olduğu kadar, önce gözleri, sonra da mideleri şenlendirir, envai çeşit mezelerle el ele. Şenlendirmesine şenlendirir de ismini dosdoğru yazan bir vatan evladını gördüğünüzde yanaklarından öpesiniz de gelir neredeyse!

Balıkçı tezgâhlarından küçüğünden büyüğüne pek çok lokantanın (ayıp değil, rahat rahat “lokanta” yazabilirsiniz) yemek listesindeki “Çipura” yazılışlarına bir göz atalım. 1- Çupra. 2- Cupra. 3- Çipra. 4- Çupura. 5- Cupura. 6- Çupira. 7- Cipura.

Alâküllihal balık ismi olsun, bitki ismi olsun fark etmez. Bir ismi olan her şeyi, doğru telaffuzla söylemek, dosdoğru yazmak gerekir.

İskele alabanda, ver elini Ağva!