Category Archives: Uncategorized
Sene 1976: Gülünüz Güldürünüz
Zaman tünelinden gelen bu videonun altındaki yoruma kalpten iştirak ederek paylaşıyorum: Doğru zamanda yanlış insan olmadık, yanlış zamanda doğru insan olduk biz… Sanatçı dediklerinin, konuşma tarzlarının, seyircinin kılık kıyafetinin, seyircilere olan saygının güzelliği beni benden aldı… Ne güzel yıllarmış!
Başakşehir Futbol Kulübü’nden “KAMUOYUNA AÇIKLAMA”
KAMUOYUNA AÇIKLAMA
Özellikle ligin ikinci yarısının başladığı günden itibaren, Başakşehir Futbol Kulübü hakkında sistemli bir şekilde oluşturulan olumsuz algı, ve bir çok asılsız iftiranın ardından, dün ve bugün Lig’in puan durumunu doğrudan etkileyen, son derece düşündürücü hakem hataları oluşmuştur.
*
Galatasaray’ın, Spor Toto Süper Lig’in 21. haftasında Trabzonspor’u 3-1 mağlup etmesinin ardından yine hakem hataları ve VAR sistemi üzerine kızılca kıyamet koptu. Süper Lig’in liderine 3 puan daha yaklaşan GS’nin nefesini ensesinde hisseden Başakşehir de “KAMUOYUNA AÇIKLAMA”da bulundu.
Bağlaçtan önce kullanılan “virgül” ile “birçok”un ikiye bölünmesi kamuoyunu üzüntüye gark etti mi acaba? Ertem Şener ile Ahmet Çakar bu Türkçe katline Beyaz TV ekranlarında yer verdiğinde ümide kapılabilirim ancak. Yoksa ben çalıp ben söylemeye devam edeceğim, gidiş bu istikamette maalesef.
Kaynakçasız “M. Kemal” kitabı yazarsan böyle olur işte!
Kaş yapayım derken göz çıkarmaktasın Yılmaz Özdil! Bunu hâlâ görmüyor musun? Metin Uca’nın, Her Tuzluğum Var Diyene Hıyarla Yetişemedim kitabını hatırladım, “tarihçi” Mustafa Armağan’ın sorgusuz sualsiz atladığı malzemeye dair Twitter’da yazdıklarını okuyunca.
Acar tarihçimiz M. Armağan, Yılmaz Özdil’in, çocuklar için yazdığı Mustafa Kemal Atatürk ve Sofra adlı kitapçığında geçen sözlere tahta kılıcıyla saldırıya geçmiş. Yahu insan Mustafa Kemal hakkında detaylarla (?) dolu kitap yazar da nasıl olur tek bir kaynak kitap göstermez, pes doğrusu! Tarih seni affetmeyecek Yılmaz Özdil! Soner Ağın ağabey, bi’ şey desene ta oralardan Yılmaz kardeşe, o müritlerinin sevgisiyle kutsanmış bir derviş edasına bürünüyor günden güne ve bu çok hazin.
Gazi Mustafa Kemal, kavrulmuş leblebi severmiş, ki bu doğru. Hatta havaya atar, ağzıyla yakalamaya çalışırmış! Bu meçhul işte. Leblebiyi sevdiğine dair kaynaklar mevcut; fakat havaya atıp ağzıyla yakalamaya çalıştığına dair “kaynak” kim(ler)dir? Bu yok. Var ise bu detay bilgi, ona dair kaynak göstermek gerekmez mi? Bu ayrıntıyı veren bir kaynak kitabı bulup okusak fena mı olurdu Yılmaz Bey? Sözcü gazetesine fıkra yazmıyorsunuz ki! İnsan ilaç için bir kaynak gösterir de meraklı çocuklar gidip o kitaplardan belki Şevket Süreyya Aydemir’e falan köprü kurar… dı. Bir çuval inciri berbat ettiniz! El âleme çok kötü malzeme verdiniz.

M. Armağan’ın üslubu çirkin, bu ayrı bir husus. “Safsata” dedikleri de “safsata” değil, bir liderin ruh dünyasına ışık tutacak bu kabil hoş teferruatları kim merak etmez ki! Kılıç Ali’nin ve Gazi’nin aşçılarının kuru fasulyeyi sevdiğine dair beyanları var ne de olsa. M. Armağan adlı “tarihçi” sıfatlı birinin şehvetle, hiçbir araştırma yapmadan saldırıya geçmesi “taraf” olduğu zihniyet yapısı düşünüldüğünde anlaşılır bir şey, bu da tamam, tamam da… Tamam olmayan o devâsâ şey Yılmaz Özdil’in KAY-NAK-ÇA-SIZ “M. Kemal” kitabı yazma cür’eti, umursamazlığı, ciddiyetsizliği, düşüncesizliği… İşte buna tahammül edemiyorum. Hele hele o acınası yazım yanlışları da bir anıt (!) gibi her baskıda kaya gibi yerinde durmuyor mu hafakanlar basıyor!
“Masum değiliz hiçbirimiz!”
* Bu yazıda ürün yerleştirme bulunmaktadır. Hesabımda bir kuruş bulunmamaktadır.
İçtiğim çorbalara müdahale etmeye başlayan sakalım, ayrana benden önce hamle eden bıyığım evde de iş yerinde de dikkatleri üzerinde topluyordu. Hele hele sakalımın rengi hususunda sık sık karşılaştığım “beybaba” takılmalarına, “Biz bu sakalı değirmende ağartmadık!” cevabını vermekten de fazlasıyla sıkılmıştım artık. Kararımı verdim: Tiz kesile!
“Made in Italy” etiketli Omega tıraş fırçamı, Arko Sensitive Tıraş Kremi’ni ve King Camp Gillette’in ruhunu şâd ede ede Rusya’da imal edilmiş, yaprak yaprak süzülen Gillette tıraş bıçağımı “Alaman malı” Mühle R89’a özene bezene yerleştirdim. Sıcak suyla ıslattığım tıraş fırçama tıraş kremimi sıktım. Minik daireler çize çize porsuk kılından mamul fırçamı yüzümde gezdirmeye başladım. Oh, mis! Hatta misk ü amber ve dahi Amber Rose! Yüzümdeki kıllar yumuşamaya başladı birkaç dakika sonra. Mühle R89’un sapını usulca kavrayıp önce boyun bölgesinde usulca gezintiye çıkardım yatağana özenen devşirme padişahı. Ardından yanak ve favori bölgesine uzandım sakin sakin. Bir sağ, bir de sol… Hiç naz niyaz etmeden terk etmeye başladı kıllar yüzümü. Yüreğimde çağıldıyor tabii Azam Ali: “Beni Beni”
Perdah üstüne perdah… Rez Abbasi geldi aklıma: “Panjub”. “Pat Metheny Duyduk” diyen Önder Focan’ın da es geçmeyeceği bir gitarist Pakistanlı Rez Abbasi. Pat Metheny de methediyormuş zaten Rez Abbasi’yi. Tekrar köpüklere boğdum suratımı. Kıllardan arınmış bir yüzde Christopher Dean misali kaymaya başladı namussuz yaprak Gillette… Cırt cırt sesleri bu kadar mı senfonik olur! Asu Maralman der ki: “Olur olur, bal gibi olur”. Aynadaki aksime baktım. O aksi suratlı halimden eser kalmamıştı, demeyi isterdim ama eser miktarda bir aksilik hüküm sürüyordu Proraso’nun sandal ağacı özlü “after shave” losyonunda…
Sakal tıraşının kreması olarak gördüğüm banyo kelimesinin etimolojisini kıvrak bir bel çalımıyla es geçip Komili’nin Anadolu Kaplıcaları serisinden Haymana Duş Jeli’ne yumuldum küvetimde. Gözeneklerim, gözüm gönlüm… Açıldı hepsi, pir ü pak! Bir GQ erkeği ve dahi Mirgün Cabas eğer bu markaları kullandığımı duysa kazara… Kınanmaktan korksaydık Kınar Hanımın Denizleri’ne girer miydik hiç?
Ferahlamış, bahar bayramı coşkusu içindeki yüzümün neşesi ruhuma nüfuz etmekte gecikmedi, nüfusuma aldım anında, gel kardeşim, sen de gel! Creative EP-630’un kulaklıklarını, kulağımın zarlarına tasallut eden acemi müezzinlerin sabâ makamına ihanetlerini unutmak istercesine tatlı kaşığı formundan hallice kulaklarıma yerleştirdikten sonra, Liberetto’suyla aklımı başımdan alan Lars’ın (yok, bu “entel porno” üstadı olan değil), yani Lars Danielsson’un emrine uydum. “Party On The Planet” ile ayaklarım yerden kesildi, “Ahdes Theme” ile yeryüzüne indim. Gittim geldim, geldim gittim. Med ü cezir içindeydi cezerye yemiş ruhum! Ah, sizi gidi Nymphomaniac seyircileri… Evet, bir çeşit sevişme… Müziğin orgazmını yabana atmayın ki bavul yavrusu imitasyon çantalarda Kürk Mantolu Madonna’nın yanı sıra Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun da kadri kıymeti biline iyice kendimize “yaban”cılaşmadan.
Kredi kartlarımın borcunu ödememi sağlayan iş yerime adım atmaya ramak kala dudaklarımdan şu sözler döküldü: Eller günahkâr, diller günahkâr, masum değiliz hiçbirimiz. Sakalımı budayan ellerim? Haydaaa! Sezen Aksu’nun popüler üç beş şarkısını yarım yamalak bilirdim. Bir de masa arkadaşımın sayesinde artık başından sonuna kadar söyleyebileceğim sekiz veya on adet “Sezen şarkısı” biliyorum. Sağ olsun, var olsun; “Adı Bende Saklı”. Yiannis Karalis’in, evet, bunu da biliyorum.
“Yaralı”yla kanıma giren “Sezen şarkıları” kervanına bu sabah da “Masum Değiliz” eklendi. “Masum değiliz hiçbirimiz” deyip duruyordum masama oturana kadar. Masum değiliz. Bilhassa “Yalnızlık sevgili gibi boylu boyunca uzanıyorsa koynuna/Olur olmaz yere ıslanıyorsa kirpiklerin artık her şeye/Anneni daha sık anımsıyorsan hatta anlıyorsan” sözleri…
Anneler! Hayatımızın kılavuz kaptanları… Onları anlamak büyük hadise! Kadınları yani… Ve “İçindeki çocuğa sarıl/Sana insanı anlatır” saptaması… “Saplama” diyenler varsa o mekânı hemen terk ediniz. Klişe gelse de içimizdeki çocuğa sımsıkı sarılalım. Varsın, bırak bu çocuksu romantizmi, desinler! Varsın “duygu kasıyorsun” desinler! Varsın, Alain Badiou nerede, desinler! Bir balonla, plastik bir arabayla gözleri lunapark neşesiyle parlayan ve hayatı kanaatkâr bir ruhla kucaklayan o çocuksu ruha, plastik şişelere girmemiş saf sular kadar ihtiyacımız var.
Bu şarkıdaki “Eller günahkâr/Diller günahkâr/Bir çağ yangını bu/Bütün dünya günâhkar” kıtasında geçen “Bir çağ yangını bu” sözüyle, reklam sektörünün -kelimenin tam anlamıyla- duayenlerinden, Argo Sözlüğü’yle -son yıllarda- bilinse de asıl 1981 Abdi İpekçi Roman Ödülü’nü kazanan Bir Çağ Yangını romanıyla adının anılmasını arzu ettiğim, rahmetli Hulki Aktunç’u da tekrar hatırlattı bu içli şarkı. Lütfen okuyunuz. Canımıza okunuyor nasılsa her gün, siz hayata meydan okuyunuz.
Eller günahkâr
Diller günahkâr
Bir çağ yangını bu
Bütün dünya günahkâr
Masum değiliz hiçbirimiz
Masum değiliz hiçbirimiz
Siz hâlâ “Alla Turca Alla Toker”i dinlemediniz mi?
Yılmaz Özdil’in 2.500 liralık “prestij kitap” projesiyle yatıp Galatasaray Futbol Kulübü’nün Dubai’den forvet transferini halledemeden dönen yöneticileriyle mi kalkıyorsunuz? Yoksa Ahmet Kural’dan gördüğü şiddeti “uzman kreatif direktör” bir beyle unutmaya çalışan şarkıcı Sıla Hanım ile yatıp Türkiye-Yunanistan kapışmasının Survivor figürlerinden dem vurup “hayalî seçmen”ler üzerinden memleketin demokrasi filikasındaki deliklerine mi köprü kuruyorsunuz? “O Ses Türkiye”nin düellolarda bas bas bağıran şarkıcı namzetlerinin arena dekorunda, jürilere yem edilmesini mi seyrediyorsunuz yoksa çekirdek çitleyerek?

Bırakın hepsini, kırıp atın popüler kültürün prangalarını ve büyük “teknik” birikimini klasik müziğimizle ustaca ve dâhilere özgü bir muziplikle harmanlayan Hakan Ali Toker’in Alla Turca Alla Toker‘ine bırakın kendinizi… Takın kulaklığınızı ve vokali siz olun, Kemanî Serkis Efendi’nin ruhunu şâd ederken:
Kimseye etmem şikayet ağlarım ben halime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbâlime
Perde-i zûlmet çekilmiş, korkarım ikbâlime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbâlime
İki tek attığımızda hep bir ağızdan söylemeye çalıştığımız, efkâr bastığında sığındığımız veya neşelendiğimizde coşkumuza ortak ettiğimiz güzelim nağmeleri (Huysuz ve Tatlı Kadın, Yine Bir Gülnihâl, Fikrimin İnce Gülü, Kız Sen Geldin Çerkeş’ten, Yıldızların Altında vd.) piyanonun yaramaz ustası Hakan Ali Toker’in zarif tuşesiyle dinlemek iyice karartılan ruhlarımıza tutulmuş bir kandil sanki… Temiz, serin, yumuşak ve kıpır kıpır… Hammamizade İsmail Dede Efendi’nin vals formundaki unutulmaz klasiğinin “jazzy” yorumu ise insanın yüzüne tatlı bir tebessüm konduruyor.
Daha ne bekliyorsunuz?
İbnülemin Mahmut Kemal İnal’dan Selahattin Pınar’a…
“Zevkle intihap ettiği güfteleri, çok selis ve insicamlı nağmelerle dile getirmekteki mahareti takdire layıktır.”



