Reklam meklam: “N’apıyomuşuz? Bi’ daha yapmıyomuşuz!”

Saat 10.29. Reklamcılar Derneği’nden elektronik posta kutuma düşen e-postanın “konu”su: “23. Kristal Elma Ödül Töreni 28 Haziran’da Suada’da. Biletinizi aldınız mı?” Hayır, almadım.

Güven Borça’nın, 03.06.2011 tarihli “Bullets” yazısında reklamcıların Türkçe hassasiyeti noktasındaki özensizliklerine değindiği bir “bullet”ını okuduğumda takriben dört yıl öncesine, 15.05.2007 tarihli, “Bir türlü sev(e)mediğim laflar”yazısına gidiverdim. “Kofra” kelimesine dair birkaç cümle yazmıştım. O vakitler gümbürtüye giden “katkı”mı sizlerle de, yüzlerce, on bin yüz milyon “takipçim”le de paylaşayım: “‘Mazeretim var asabiyim ben’ şarkısı eşliğinde yazılmış bir yazıya benziyor. Bilgilendirici olması umuduyla diyeceklerim var: Öncelikle ‘kutucuk’ ne kutucuğudur? Annemizin/eşimizin takılarını sakladığı ‘kutucuk’ da olabilir mi? Niçin olmasın? Yazalım: Halk arasında, ‘sokaktaki adam’ tarafından ‘kofra’ olarak bilinen bu sözcük (coffret), bir yapıya bağlanan elektrik hatlarının ve ana sigortaların toplandığı kutuyu/kutucuğu ifade etmekte kullanılır. ‘Gaufre-gofre’ ise, baskılı kâğıt ya da kumaşı ifade eder. Etimolojik açıdan “kâğıt helva ve arı peteği” anlamı da taşır. Buradan da çikolatalı ‘gaufrette’e ulaşırız sakince… ‘Yaşam’ da benim sev(e)mediğim bir kelimedir. Meramı iletmekteki güdüklüğü bir yana, hecelendiğinde ortaya çıkan kelime, bir vakitler muhafazakârlığıyla bilinen TV kanalında “yassah hemşerim” duvarına toslamıştı.”

Birkaç ay sonra Güven Borça’dan bir e-posta aldım. Şöyle yazıyordu: “Az önce yazılarıma gelen yorumları okurken ‘kutucuk’ ile ilgili katkınızı gördüm. Daha önce gözümden kaçmış kusura bakmayın. Dil konusundaki birikiminizi ve hassasiyetinizi gösteren başka yazılar da hatırlıyorum. Acaba benim iki yıldır süren YTL takıntım hakkındaki görüşünüzü öğrenebilir miyim?” Dil konusundaki hassasiyetime göstermiş olduğu teveccühe teşekkür edip şunları eklemiştim: “15.09.2005 tarihli M. Türkiye web sitesinde ‘YTL üzerine sorular’ başlıklı yazınızı okudum. O kadar haklısınız ki! Bahsettiğiniz bu husus, devasa gündem maddelerinin en fazla üç gün soluk aldığı bir memlekette, maalesef ‘sektör içi’ tartışma babında kalmaya prangalı bir konudur. Yalapşap bir hayatın karton figürlerine döndürülme süreci içindeki birey olamamış ‘bireyler’ için ‘yetele’ meselesi o kadar tali kalıyor ki! Şu kadarını söyleyebilirim: Sizde arıza yok! Arızalı olanlar bu ‘yetele’ kepazeliğine kayıtsız kalmakta direnenler, umursamayanlardır!

Hadiseye nereden bakıldığıyla ilintili tabii bu husus da… Siz ve ben, ‘yetele’ karmaşasına ses yükseltenler, “arızalı” görülebiliriz. Başka işimiz yok mudur da böylesi detaylarla uğraşırız?! Öte yandan da, şeytan ayrıntıda gizlidir, ‘motto’su işyerlerindeki panolarda ‘entelekt’ bir figür olarak sergidedir, o ayrı! Bu ‘yetele’ saçmalığı hayatımızın her detayında gördüğümüz umursamazlığın, sorumsuzluğun, incelikten yoksunluğun, benim işim değil anlayışının neticesidir.

Hayatımızı ‘doğrudan’ ilgilendiren ‘hayati’ konularda bile suskun kalanların, bu ‘küçük’ detay için kafa yormalarını, ne yazık ki acı bir hakikattir artık, bekle(ye)miyorum. Haklı isyanınızın yanında olduğumu bilmenizi isterim tabii ki!

Yıllar sonra geldiğimiz noktaya bakalım. Güven Bey, “Bu Topraklardan Dünya Markası Çıkar Mı?” kitabını imzaladı, bu fakir de “FTS”sini… Hakikaten tam bir “marka uzmanı” vardı karşımda. Ofisindeki kısa ama doyurucu tanışma faslından sonra aralıklarla yazıştık. En son “Markaname”nin manifestosuna “tashih” desteği vermem rica edilmişti. Verdim. “Name” ile “nāme”nin farkından, espas bolluğundan bahsettiğim bir e-posta gönderdim. MARKAM’ın “Markaname“sinin “İsim Bulma Süreci“nin üçüncü satırında bir “espas” ile iki noktalama yanlışı -maalesef- hâlâ yerli yerinde!

Güven Bey ile bu satırların yazarının kişisel ilişkisini es geçip reklam sektörünün haylaz çocukları, RYD’nin kitaplarına iltifat göstermeyen “reklam yazarları”na gözlerimizi çevirelim ve kaç arpa boyu yol alınmış acaba, ona bakalım. Durum iç açıcı olmadığı gibi, iç acıtıcı bir seyir izliyor maalesef. Cioran, “bir virgül için ölünebilen bir dünya” ütopyasında yapayalnız. “Twitter”da “Survivor” geyiği çevirip “Facebook”ta görsel/video paylaşmayı Bilge Karasu, Refik Halit Karay (soyadını tersten okuyun, eğlenirsiniz belki) okumaya tercih eden reklam yazarları nesli varolduğu müddetçe bu işler çok zor Yonca! Entel dantel kisvesiyle caka satmak için bir ölçü de Bülent Ortaçgil iyi gider!

Güven Borça’nın dört yıl önceki feryadını hâlâ ve hâlâ duyan yok! Reklam sektörüne bakarsanız irili ufaklı duayen çok! Hakiki duayenler de reklam sektöründen yavaş yavaş elini eteğini çekiyor. O yüzden “yeni fırçalanmış gibi ferah nefes” ucubesi karşımıza dikiliyor bütün sakilliğiyle! Milimetre hesabıyla ilerlemek ne kelime, fersah fersah gerileme ve çürüme timsah ağzıyla reklamlardaki Türkçe kullanımını yiyip bitiriyor gözyaşları eşliğinde.

Güven Borça, 03.06.2011 tarihli Marketing Türkiye’deki “Bullets” yazısının bir “bullet”ında yıllar önceki feryadına, maalesef, devam ediyor. “Reklam yazarı” ile “metin yazarı” ayrı şeylerdir diyenlere geliyor: “Ne sosyal sorumsuz bir tayfaymışsınız siz reklam yazarları yahu? Ne dil umurunuzda ne de herhangi bir sosyal mesele. Neredeyse bütün inşaat projelerine İngilizce adlar vermeye de devam ediyorsunuz.” diye yazmış Güven Borça, “lira” yerine -hâlâ- “TEELE” denmesine dayanamayarak.

Keşke sorumsuzluk, özensizlik, sallapatilik sadece reklam yazarlarıyla sınırlı kalsa… Koskoca Reklamcılar Derneği, IQ’su yerlerde sürünenlere, seyrederken hiçbir düşünsel çaba harcamayı göze al(a)mayanlara yönelik “Survivor” adlı programı temel almış, reklam çalışanlarına gönderdiği e-postada. Yetmemiş. “Suada” üzerinden “su”, “ada” ve anlı şanlı “Survivor”dan yola koyulup bir espri (?!) yapıp “23. Kristal Elma Ödül Töreni”nin 28 Haziran’da düzenleneceğini şöyle duyurmaya karar vermiş: “Bu adada survive etmek kolay. Önemli olan adadan elmasız dönünce nasıl survive edeceğiniz.”

Aman ne yaratıcı! Aman ne matrak! Aman ne fırlama bir kelime oyunu! Reklam sektörünün bütün reklam yazarları! Reklam sektörünün bütün kreatif direktörleri! Silkinin, kendinize gelin artık! Taharet bezine çevirdiğiniz Türkçenin bayrağını artık yerden kaldırın!


Şahtım şahbaz oldum veya “Suzan” değil, “Suzanne”!

On gün olmuş yazmayalı. “Zona herpes zoster” teşhisi konulalı da bir hafta olacak. Zorunlu yatak istirahatine eşlik eden irikıyım haplarla, “bol sıvı” alımıyla geçen günler ve geceler boyu Muhibbî mahlasıyla şiirler döktüren “muhteşem” padişahımızın “sıhhat” üzerine o veciz sözünü andım durdum. “Kırık Potkal”ımızı okuma teveccühü gösteren samimi takipçilerimize “son durum”umuzu buradan iletelim hiç değilse. “Anti sosyal medya”nın neferiyiz ya! Birkaç güne kalmaz “iş hayatı” denen dev labirentin koridorlarında peynir avına çıkacağız tekrar.

Zorunlu yatak istirahatimin son günlerine gelmiş bulunuyorum. Kitap okumayı çok iste(r)dim ama bendenizi “şahbaz”a dönüştüren haylaz kırmızı benekler, “yatak çekmesi” adı verilen o tuhaf uyuşuk ruh hali buna müsaade etmedi. Yeni yeni klavyeye dokunabiliyorum, özel televizyon kanallarımızın “gündüz kuşakları”na göz gezdirebiliyorum. Memleketin hali perişan. Halkımızın tek derdi ve neredeyse tek ortak gayeleri; paralı, arabalı, evi olan bir kadın/erkek bulup geleceğini garantiye almak… Hande Ataizi’nden tut Songül Karlı’ya, Esra Erol’dan tut Zuhal Topal’a varana dek, kadınlarımız ve erkeklerimiz “evlilik programı” adı altındaki utanılası kumpanyada boy gösteriyorlar. Kimi çok serbest, kimi sıkılgan, kimi düpedüz kafayı yemiş… Hepsinin bir başka ortak noktası ise 50 kelimelik Türkçe dağarcıklarıyla müstakbel eş adaylarıyla iletişim kurmayı becerememeleri. Ne kadar hazin. Ne zaman “hazin” kelimesini yazsam, Yeşilçam’ın abidevî karakterlerinden Sami Hazinses beliriverir gözlerimin önünde. Neyse. Genci de bir orta yaşlısı da, yaşlısı da… Derli toplu, başı sonu belli birkaç cümle kurup meramını muhatabına (“muhattap” değil!) nakledemedikten sonra evlensen kaç yazar! Bu hazin manzarayı seyreyledikten sonra, 13 Haziran’ı hiç mi hiç merak etmiyorum. Her gece seçmenin ve seçimin nabzını tuttuğunu ilan eden televizyon programlarına kilitlenen varsa, hiç elektrik sarfiyatında bulunmasınlar, Gorki’nin “Küçük Burjuvalar” adlı kitabını/oyununu okusunlar.

Şahlıktan şahbazlığa terfi ettiğim günlerde (kahrolası suratımın farklı nahiyelerinde 8 adet kırmızı benek tespit ettim), büyük gazetelerimizin “kanaat önderi” yazarlarına da bakayım dedim. O da ne?! Hac yollarında, Nişantaşı Bölge Sorumlusu görevini de bihakkın ifa eden Ahmet  Hakan ile gördüğümüz “Elveda Başkaldırı“nın azimli şahsiyeti Ertuğrul Özkök, Melissa P’nin maceralarıyla yetinememiş olacak ki, yurtdışında şu sıralar pek popüler bir “erotik-macera” kitabını pazarlamaya girişmiş 29 Mayıs’ta, Serdar Turgut’u bile aratan tatsız tuzsuz üslubuyla.

İngiltere’de “The Butcher, The Baker, The Candlestick Maker: An Erotic Memoir” adıyla “bestseller” olan bu kitabın müşterileri “Sex & The City“nin, Ayşe Arman’ın müdavimleri ile Melissa P’nin fırça darbeleriyle mayışan “fırçana bayıldım boyacı” ekolününün temsilcileri olabilir. Ele aldığı bu konuyla/kitapla çok “ayrıksı”, çok “farklı” bir “kanaat önderi” portresi çizdiğini zanneden Bay Özkök’ün, Ziya Osman Saba’nın “Sebil ve Güvercinler”ini veya “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi“ni tavsiye etmesini ummak, Uma Thurman’ın çiğ köftecilerin istilasına uğrayan Kızıltoprak’ta yılların Gakkoş Usta’sının dillere destan çiğ köftesi ile Çiğköftem’in çiğ köftesini mukayese etmek için o dükkândan bu dükkâna “dürüm test” yaptığına şahit olmakla eşdeğerdir!

Bay Özkök, çok acayip, çok tahrik edici, çok ses getirici bir konu yakalamanın sarhoşluğundan olsa gerek, “Suzanne Portnoy”un adını, bizim makyöz-şarkıcı Suzan Kardeş’in adıyla aynı sanıyor olmalı ki, şöyle yazmış: “Adı Suzan Portnoy. Fark ettiniz mi, soyadı biraz tuhaf…” İlahi Ertuğrul Bey, siz “maceracı” hanımın adındaki tuhaflığı fark ettiniz mi peki? “Suzan” değil, “Suzanne”! “Portnoy”dan “porno” sözcüğü çıkıyor ya, Ertuğrul Bey bu işe pek keyiflenmiş. “Toy”u da, “port”u da gördüm tabii. “Kasap, Fırıncı, Şamdancı”nın şahidi şıracı değil, Ertuğrul Özkök.

Şahtım şahbaz oldum, iyi mi? Seda Sayan ablamızdan öğrendiğime göre, bu sene “puantiyeli elbiseler moda”ymış. Benimkiler suratımda ama o kadar kusur olsun! “Küçük Burjuvalar“daki Teteryov’a verelim son sözü: “İnsanları salaklar ve pezevenkler olarak ikiye ayırmak çok kolaydır. Pezevenkler ortalıkta pek çoktur. Bir tilki zekâsına sahiptirler. En güçlü olanın yasasından başka bir şeye inanmazlar. Benim gücüm şuramda; yüreğimde. Kollarımdaki güç umurumda değildir. Ama düzenbazlığın gücüne taparlar. Alçakların zekâ dedikleri düzenbazlıktır.”


Öyle Bir Geçer Zaman Ki: Kastın kime “Cemileeeee”?

Büyük bir holdingin otomotiv şirketinde çalışıyordum. Yıl 2000. Bir yıl sonra MGK’de anayasa kitapçığıyla frizbi oynanacağı kimin aklına gelirdi ki! Çalıştığım departmandaki iş arkadaşlarım, dinlediklerimle, okuduklarımla ve seyrettiklerimle kafa bulmayı çok severlerdi. Onlara göre “entel dantel” işlerle ilgileniyordum. Bu “entel dantel”lerin arasında yıllar önce Roxy’de 1 metre mesafeden nefesimi tutarak seyrettiğim Natacha Atlas da vardı! Ne zaman surat ekşitsem cevapları hazırdı: “Abicim, biz seni sevdiğimiz için takılıyoruz.” Karnım tok olsa da birkaç kanepeye yer açıyordum tebessüm ede ede… Tahammül mülkünün arsasında herkese yetecek kadar yer vardı.

İlgilendiğim filmlere “sanat filmi” diyerek burun kıvıran bir departman arkadaşım, hafta sonunda seyrettiği bir filmi ballandıra ballandıra anlatıyordu tatsız tuzsuz bir pazartesi sabahı, hafta başı sendromuna yumruk sallarcasına. Yanına gittim. Nasıldı, diye sordum. “Aaabi, filmde Antonio Banderas var, taam mı? Herifin adı Ahmet mi ne, bir de anormal savaş sahneleri var moruk! Acayip adamlar bulmuşlar…” Araya girip “casting iyi yani” dedim. “Evet aaabi, heriflerin acayip kasları vardı!” Çaktırmadan dudaklarımı ısırdım. O ise hararetle savaş sahnelerini anlatıyordu. Ne zaman iyi bir “cast”a rastlasam, “casting” kelimesini duysam veya okusam bu sahne canlanır gözlerimin önünde. Filmin adı 13. Savaşçı‘ydı.

13. Savaşçı, televizyonların sık sık gösterdiği filmlerden biridir. Yönetmenliğini, adını  Die Hard‘larla duyuran 1951 doğumlu John McTiernan’nın yaptığı 1999 tarihli 13. Savaşçı‘da Antonio Banderas’ı epey gençken görürüz, “Ahmed Ibn Fahdlan” rolünde. 1995 tarihli Die Hard: With a Vengeance da televizyonlara sık sık misafir olur. Jeremy Irons’ın “Simon Gruber” rolünde döktürdüğü bu filmin, Bruce Willis’in Alev Sezer tarafından seslendirilmişini bulup seyretmenizi tavsiye ederim. Aksiyon sinemasının mahir yönetmeni McTiernan’ın Predator’u da es geçilecek gibi değildir. “Arnie”li bu film de sık sık boy gösterir özel kanallarımızda. Rastlarsanız kaçırmayın, olmadı, “indiragandi”leyin!

1.90’lık Çek oyuncu Vladimir Kulich’in can verdiği “Buliwyf” karakteriyle şenlenen, Omar Sharif’in (Ömer Şerif) “Melchisidek” rolüyle filmi yükselttiği, üstat besteci Jery Goldsmith’in şaşaalı müzikleriyle filmi hareketlendirdiği, Michael Crichton’ın Eaters of the Dead adlı eserinden kotarılan The 13th Warrior’ı anılarımıza gömelim tekrar. Ta ki usta işi bir “cast”a rastlayana dek.

“Elitist” takılıyor değilim, öncelikle bunun altını kalın kalın çizeyim. Reklam arası dizi yayınlama marifeti, şimdilerde bambaşka bir şekle bürünmüş. 7 dakika dizi, 4 dakika reklam…  6 dakika dizi, 4 dakika reklam… 5 dakika dizi 15 saniye reklam… Veee… 3 dakika dizi, 6 dakika reklamla dizimiz nihayete eriyor! Sinirlerinizi yıpratan bu maratonda ayakta kalabilenlere ne mutlu! Uzun lafın kısası, onlarca özel kanalda yayınlanan dizi dizi inciler arasında sadece bir dizi takibimde: Öyle Bir Geçer Zaman Ki.

Nefes kesen iş hayatı, yeri geliyor annenizi babanızı görüp onlarla sohbet etme imkânı bile vermiyor. Aylar önceydi. İş çıkışı telefon açtım anneme. Hal hatır sorduktan sonra, annem heyecan içinde “Osman’ı gördün mü?” diye sordu. Şaşırmıştım. Bizim aile zaten tam anlamıyla çekirdeğin çekirdeği, bu Osman da kim, diye düşünürken annem devam etti: “Ne kadar tatlı değil mi, yazık çocuğa… Ya Ali Kaptan’ı gördün mü? Boyu devrilesice!” der demez, tamam dedim, annem yeni bir diziye kaptırmış kendini! İşten yorgun argın eve gelip kendimi çekyatlara attığımı, bir elimde Ortega y Gasset, bir elimde Ziya Osman Saba ile sabahı ettiğimi anlatıyordum ki annem devam etti: “Oğlum, şu Osman’a bir bak. Diziyi de seyret, bunu seversin belki.” Tamam anne, ilk fırsatta bakacağım, dedikten sonra karşıdan karşıya geçerken dikkat edeceğime; arabada, yolda, otobüste hiç kimseyle dalaşmayacağıma, üstüm açık uyumayacağıma ve sağlıklı besleneceğime söz verip mûtad telefon konuşmamızı sonlandırdık.

Öyle Bir Geçer Zaman Ki salı günleri yayımlanıyormuş, “Osman”ı oynayan çocuk çok tatlıymış, herkes zırıl zırıl ağlamış onun talihsizliğine, göz yaşı dökmesine vs. Hangi kanalda yayınlanıyorsa bir dizi, grup medya organları davul zurna eşliğinde o diziyi cilaladığından, bu diziye de aynı parlatma taktiği uygulanıyordu. Yayın gününü bekledim önyargılarımı daha fazla köpürtmeden. Reklamların gözü dönmüş tacizine de katlanacaktım. İşte o an! Erkan Petekkaya’yı görünce, “Yapma ya anne!” dedim. Mankenlikten dizi oyunculuğuna sıçrayan Erkan Petekkaya’yı daha önceleri Star’daki birkaç aşk meşk dizisinde görmüştüm. Diziye tam anlamıyla veremedim kendimi. Reklamlar da diziyi sonuna kadar seyretme azmimi kırıyordu. Yarım yamalak seyrettim diziyi. Bir şey anlamadım. Yalnızca “Cemile”ye can veren kadın oyuncu dikkatimi çekmişti. Çekim tekniği, sahne planları da sürüsüne bereket şıpın işi dizilerden hemen ayrılıyordu. Karar vermiştim. Öbür hafta 30 dakika reklam arası 15 dakika dizi olsa da sey-re-de-cek-tim! Ve seyrettim. Şimdi “Cemile”nin müptelâsıyım. Güftesi Enderûnî Vasıf Bey’e ait olan, Hammâmîzade İsmail Dede Efendi’nin hicaz makamındaki “Ey büt-i nev eda olmuşum müptelâ” şarkısını gelin de mırıldanmayın bakalım!

Öyle Bir Geçer Zaman Ki’nin bir bölümünde, Dario Moreno “Hatıralar Hayal Oldu”yu terennüm ederken, büzüştüğü divanda ağlamaktan gözleri kan çanağına dönen “Cemile”yi kanlı canlı bir hale büründüren Ayça Bingöl’ün uluslararası çapta bir oyuncu olduğuna, çok daha iyi yerlerde olabileceğine hükmettim. Ayla-Beklan Algan (Allah rahmet eylesin) ikilisinden TAL (Tiyatro Araştırma Laboratuvarı) kapsamında altı ay ders alan biri sıfatıyla bir parça ahkâm kesmem çok görülmez umarım. İstanbul Belediyesi’nin tüm oyunlarına aboneydim bir vakitler. Şimdi ATL’sinden BTL’sine birbirine benzemez bir sürü sözleşme, broşür, konsolide bütçe, fon bülteni, genel kurul ilanı, rezidansların keyifli yaşam alanları… Parantezi kapayalım.

Tüm kadınlık hallerini ustalıkla, alnının çizgilerinden dudak kıvrımına, yürüyüşünden derin derin, mânâlı bakışlarına varana değin o kadar nüanslı bir oyunculuk içinde sergiliyor ki Ayça Bingöl, 2008’deki Afife Jale Tiyatro Ödülleri’nde Bana Bir Picasso Gerek adlı oyundaki performansıyla “Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu” ödülünü almasına şaşmamak gerek. Dizilerin böyle bir işlevi var işte, hiç kimsenin inkâr edemeyeceği… Geniş halk yığınları tarafından tanınır, bilinir olmanın önünü açıyor. Yoksa “Duru Tiyatro”daki oyunculuğunun tadına bir avuç tiyatro seyircisi varacaktı. Ayça Bingöl’ün oyunculuğu “dizi oyunculuğu” kategorisinin çok çok ötesinde! Birinci sınıf bir oyunculuk sergiliyor, Ayça Bingöl.

Şunu baştan söylemeliyim ki Öyle Bir Geçer Zaman Ki’nin tüm oyuncu kadrosu çok başarılı. Kısacası “casting” çok iyi! Başrolünden figürasyonuna… “Nefes”in “yüzbaşı”sı Mete Horozoğlu, Yeşilçam’ın “soft” jönlerine “hard” bir açılım getiriyor, “Mesude”ye feleğini şaşırtırken… Gayet inandırıcı bir “Soner” portresi çiziyor, Mete Horozoğlu briyantinle terbiye edilmiş saçıyla, kaytan bıyığıyla… Renan Bilek de “Soner”in sağ kolu “Süleyman” rolünün hakkını fazlasıyla teslim ediyor. Bir vakitler Ortaoyuncular’da sahne alan, Leke adlı grubuyla “rock” şarkılar söyleyen Renan Bilek “Süleyman”ı fazlasıyla gerçekçi kılıyor.

Farah Zeynep Abdullah da bir nev’i “lolita” görünümünde “Aylin” karakterine can veriyor kanının son damlasına varana dek… “Soner” ile “Aylin” arasındaki gemlenmiş, ket vurulmuş tutkulu aşkın bastırılamadığı anlardaki gerilimli planlarda, Farah Zeynep Abdullah’ın arzu dolu bakışları, titreyen dudakları pek çok gencin başını döndürebilecek cinsten.

Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’ndan mezun olduğunu pek çok kişinin bilmediği ve mankenlikten oyunculuğa geçiş yaptığını zanneden büyük çoğunluğun haksız olduğunu iddia etmek güç. Oyunculuğu gayet iyi. Dublaja boyun eğmemesi de olumlu. Dizinin “sesli” çekilmesi de “inandırıcılık” hususunun en önemli avantajı nitekim. Dublajlı oyunculuğuyla (?), üniversite öğrencileri (gel de bu gençlerden ümitvar ol şimdi) tarafından “en iyi oyuncu” (?) seçilen Necati Şaşmaz ne zaman diksiyon dersi alıp has oyunculuğa adım atmayı deneyecek acaba?

Wilma Elles’in sevimli Türkçesine kanmayalım. “Caroline”in sarı saçlarına da… “Kötü kadın”ı oynamaya çalıştığı anlarda “büyük oynuyor” ve inandırıcılık sorunu yaşıyor. Yine de ortanın üzerinde bir oyunculuk gösteriyor.

Yıldız Çağrı Atiksoy da üniversiteli genç kız “Berrin” rolünde çok iyi. Özellikle, “solcu” sevgilisi “Ahmet” (Tolga Güleç) ile öpüşme sahnelerinde rolünün hakkını veriyor. “Ahmet”i deli gibi öpmek istiyor, “Ahmet”in soluğuyla bütün bedenini ısıtmak istiyor ama “iyi aile kızı” olarak kendini frenlemesi de gerek… Utangaç da… Bu açmazları dudaklarına, yüzüne ustalıkla yansıtıyor.

“Mete”de Aras Bulut İynemli’nin (“Bulut Aras” + “Nuri İyem”?) handiyse sadece burun delikleriyle oynaması, hatta “çok büyük” oynaması; Wilma Elles’teki  “inandırıcılık” sorununu akla getiriyor. Oysa dizinin ilk bölümlerinde gayet denetimli, ekonomik oynuyordu. Dizinin senaristi Coşkun Irmak, öğretmenine âşık liseli formatına abanınca iş çığırından çıktı sanki. Bu sulugöz “Mete” oyunculuğuna naneli krem mi dayanır Allah aşkına!

Bu yılki Arkadaş Z. Özger Şiir Yarışması’nın jüri üyeleri arasında bulunan şair-tiyatro yönetmeni Orhan Alkaya da “Balıkçı”da hiç fena değil(di). Özellikle “Cemile”nin gözü önünde, “Ali Kaptan”a meydan okuduğu “evlilik teklifi” sahnesinde… Popüler kültürün ettiğine bakın siz! Parçalanmış Divan‘ın şairi, onlarca tiyatro oyununun yönetmeni yolda yürürken kadınlardan evlilik teklifi alacak öyle mi?! Tam Hasan Bülent Kahraman işi bir mevzu.

“Sağ” cenahın imanlı adamlarından “Resul” rolünde Ferit Kaya da çok başarılı. “Sağ” demişken, “Hakan”ın babası “Ekrem”i canlandıran Osman Alkaş, göründüğü sahnelerde çok iyi bir oyunculuk göstererek Kurtlar Vadisi‘nde okul müsamerelerinde bile görülmeyecek kadar kötü oyunculuklarla vurulup ölme numarası yapmaya çalışanlara harika bir “kurşun yendiğinde nasıl düşülür/ölünür” dersi verdi sevabına. Osman Alkaş’ı, Derviş Zaim’in Gölgeler ve Suretler‘inde “Veli” olarak izlemeyen kalmasın! Allah’ın garibi, bir baltaya sap olamamış Taner’i seyrettiğiniz yeter! Oradan buradan aparttığı “özlü sözler”le âkil adamcılık oynamaya çalışan Nihat’ı da…

Meral Çetinkaya için “Hasefe” rolü leblebi çekirdek kabilinden olmalı. Bu rol, yılların tiyatro oyuncusuna vız gelir tırıs gider.

“Neriman”da, bir kaşık suda boğma isteği uyandıran Zeyno Eracar, fettan “Mesude”de Nilperi Şahinkaya da çok iyiler. Keza “Kemal” rolünde Mehmet Sezai Gürhan da dublaj meraklılarının şıp diye fark edeceği bir isim. “Dialog İletişim”de pek çok güzel yüzlü kızımızı “tematik” kanallara “haber spikeri” olarak hazırlarken diksiyon, nefes kullanımı, fonetik dersi verdiğini not düşelim.

Yönetmen Zeynep Güney Tan’ın “mekân oynatıyor” esprisine benzer bir beceriye sahip olduğunu, herkesi “yönetmen oynatıyor” esprisi içinde “oynattığını” söylemek gerekiyor. Kartal Tibet’ten Orhan Oğuz’a, Şerif Gören’den Çağan Irmak’a kadar pek çok yönetmenin tedrisatından geçen Zeynep Günay Tan’ın bir dönem Kurtlar Vadisi‘nde yönetmenlik denemesinde bulunduğunu da kayda geçirelim. İleride bizim de bir Kathyrn Bigelow’umuz olur belki.

Emir Berke Zincidi (“Osman), Şenay Aydın (“Amina”), Dila Akbaş (“Ayten”), Salih Bademci (“Hakan”), Yeliz Kuvancı (“İnci”), Ahmet Varlı (“İlhan”) ve Sercan Badur (“Necati”) isimlerini de inandırıcı oyunculukları için analım, hak geçmesin. Dönemin ruhuna uygun mekân kullanımı, kostümler de gayet iyi. Dönem müzikleri de ’68 kuşağına mensup her daim gençleri yakalayacak kalibrede doğrusu.

Gelelim dizinin senaryo yazarı Coşkun Irmak’a… 1961 doğumlu Irmak, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun olduktan sonra, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne ve Görüntü Sanatları Anasanat Dalı, Tiyatro Bölümü’nde Dramatik Yazarlık  Dalı’nda iki yıl eğitim gördü. Nâzım Hikmet’in Ferhad ile Şirin’inden Gogol’ün Palto‘suna, Jean Genet’nin Hizmetçiler‘inden Oktay Arayıcı’nın Rumuz Goncagül‘üne kadar pek çok oyun sahneye koyan Coşkun Irmak’ın dizi mantığına boyun eğdiğini görmekteyiz. Olmadık tesadüfler, akla hayale gelmedik hadiseler peşi sıra geliyor. Senaryonun “dram” yanının iyice keskinleştiği, çok fena halde (Fena Halde Leman‘ı da analım) tribünlere oynandığı gözlerden kaçmıyor. Bu diziyi sadece çok iyi oyunculuk performansları için seyrettiğimi belirtmiştim. Ve tabii 70’lerin popüler müzikleri.. İlerleyen sezonları (dizinin üç sezon sürmesi planlanıyormuş) çıkarmam pek mümkün görünmüyor.

Şunu da eklemek gerekiyor: 2006’da atv’de yayınlanmaya başlayan Hatırla Sevgili, 1960-70 (hatta “12 Eylül”) arasında cereyan eden dönemin politik çalkantılarına daha “cesur” ve ulusal yayın yapan özel bir televizyon kanalında kolay kolay rastlanmayacak bir “direkt”likte yaklaşmıştı. Günümüzün gençleri Hatırla Sevgili sayesinde Hasan Polatkan’dan Deniz Gezmiş’e (Dizi yayınlanırken “Gezmiş, Aslan, İnan”ın avukatı Halit Çelenk yaşıyordu. 5 Mayıs’ta vefat etti), Enis Batur’un babası Muhsin Batur’dan Kemal Türkler’e, Adnan Menderes’ten Salim Başol’a varana dek pek çok siyasî, tarihî kişiliğin varlığından haberdar olmuşlardır. “27 Mayıs”, “555K”, “Kanlı Pazar”, “12 Mart”, “Altıncı Filo” gibi Türkiye’nin siyasî tarihinin dönüm noktalarına değinen Hatırla Sevgili düşünüldüğünde, Öyle Bir Geçer Zaman Ki’nin dönemin siyasî atmosferine bakışı oldukça “ürkek” kalıyor. Yaprak Dökümü benzeri bir sulandırmaya, lastikleşmeye gitme tehlikesi de sezmiyor değilim.

Dizinin tarih danışmanı Asaf Güven Aksel’i unutmayalım, ayıp olur. Hayal meyal (bu sözü söylediğim, yazdığım anlarda sağ omzuma Yahya Kemal’in, sol omzuma da Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dokunduğunu hayal ederim) hatırladığım bir dergide (“Emek”?) epey “koyu” bir sol söylemle kaleme alınmış yazının (da) sahibiydi, Asaf Güven Aksel. Yarım dosya kâğıdı ebadında, saman kâğıda basılmıştı dergi. Yıllar sonra kitaplığıma bir kitap kuruldu: Çoban Yıldızı. Yazarı Asaf Güven Aksel. “İçinde yazı olan her işe, her düzeyde bulaştı. Keman çalabilse, resim yapabilse, biber dolması pişirebilse muhtemelen yazmazdı. Felsefeyi sevdi, edebiyatı sevdi. Gene de, onları, asıl sevdiklerinin çıkarları için kullanmaktan kendini alamadı: Baldırıçıplaklar’ın…” Bu adam Telos Yayınları’nın kaptanı, “baldırıçıplakların lordu” Asaf Güven Aksel.

Ne “cast”mış ama! Size kastım yoktu! Kastım bileklerimeymiş, parmaklarımaymış! Siz okurken (sahi buraya kadar okudunuz mu?) yoruldunuz mu bilemem ama ben biraz yorgun düştüm. “Yorgun düş”? İdare eder, neyse. Esasen yorulan sağ ve sol elimin işaret parmakları… Doğru tahmin ettiniz. Klavyeyi “iki parmak” kullanıyorum.

Yüzüklerin Efendisi’nde “Arwen”, Madagaskar’da “Gloria”, Kayıp Balık Nemo’da “Peach”, Beowulf’ta “Angelina Jolie”, Mr. Deeds (“Kazara Zengin”) filminde de Winona Ryder’ı (“Babe Bennett”) seslendiren kimdi? Tabii ki kadersiz kısmetsiz “Cemileeeeee”!

 


Reklam meklam: Ortaya karışık veya Türkçe, yazım yanlışları/hataları, tabelalar vs.

“yazım yanlışı olan metinler”, “tabelalardaki yazım hataları/yanlışları”,” yazım yanlışları”, “türkçemizi bozan tabelalar”, “tabela hataları”… Kırık Potkal’a tesadüf edenlerin pek çoğu, önce “sex, seks, sexs, seksi” kelimeleriyle, daha sonra da reklamlardaki, tabelalardaki yazım yanlışlarıyla ilgili arama yapanlar… Bir zincir oluşturan “yurdum insanı” e-postalarına malzeme arayışı için değildir umarım bu ilgileri. Her neyse.

Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Görevlisi ve Bamm Yayınları’nın danışmanlarından Sayın Ali Gökçe Ertan ile RYD standındaki “RYD Yazarları Kitaplarını İmzalıyor” etkinliğinin sonrasında, Taksim’ e doğru yol alırken bana şöyle demişti: Ya bir internet sitesi açmalısın ya da bir blog… Tarih 8 Kasım 2008’di. Bu tavsiyesine uymakta acele etmedim. “Sosyal medya” denen teranenin cumhurbaşkanları, parti liderleri, “kanaat önderleri” tarafından rağbet görmesi de beni fazla heyecanladırmadı. Ta ki, yazı yazmamanın bünyemde yarattığı tazyikten mustarip oluşuma daha fazla karşı koyamayacağımı anlayana dek… Sait Faik’in dediği gibi: Yazmasam çıldıracaktım. Ben çıldıracağıma, anlı şanlı birkaç popüler kişiyi ve uzun yazılara alerjisi olanları çıldırtmak daha eğlenceli geldi doğrusu. Elbette o, Edirne’den ötesine gitmişlerden yalanlarla, hakaretlerle dolu sözler işiteceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. Neyse. Bir de vefalı okurların mevcudiyetinden haberdar olmanın hazzı buna eklenince, hele hele bu okurlar arasında, adını anmaktan şeref duyduğum Vural Sözer gibi bir üstadın olduğunu kendisinden öğrenince… Bu kıymetli isme, pek nadir de olsa yazılarıma teveccüh buyuran değerli iletişim uzmanı ve dahi iletişim külyutmazı değerli A. Selim Tuncer de eklenince… Ben yazmayayım da kim yazsındı! (Bu isimlerin arasına “yalpalamaların efendisi” Mustafa Ordaş’ı da katabilirim. Tabii bir vakitler…)

Şu fakir “Kırık Potkal”a can verdikten bu yana en fazla tıklanan/bakılan/okunan yazım “Tabelalar, Türkçe yazım hataları vs. vs.” başlıklı yazım oldu. Yazıyı yayına aldığım 5 Ocak 2011’den 29 Nisan 2011’e, saat 15.45 itibarıyla tastamam 349 tık! En çok ilgi gösterilen, teveccühe mazhar olan bu yazıya bir kardeş getirmenin vaktidir, diye düşündüm. Bir çeşit “umumî arzu üzerine” yazısı…

Konutun altını ıslatma esprisini es geçip “kalörifer”e bakalım. Fransızcası “calorifere” olan bu kelimeye “ısı taşıyıcı” diyebiliriz; yani “kalorifer”.

Sırada efil efil EFFIE var. Kelin merhemi gibi bir durum. İngilizcem “Mrs. Brown and Mr. Brown” düzeyinde de olsa  “İ”nin kullanılmaması gerektiğini biliyorum çok şükür!

“Pahallı” diyenlere rastladım. “Pahallı” diyenlerin “muhattap” dediklerini de duydum. Bu telaffuzda reklam yazarlığı yapanların etkisi nedir acaba? Hani, ne bileyim, anlamı kuvvetlendirmek için “istek ve arzu”, “koşulsuz-şartsız” yazdıklarını biliyorum da… Farsça “baha”; “değer, kıymet” demek. “Pahalı” ise “fiyatı yüksek olan”… Bir anlam kayması var; çünkü her “kıymetli” şey “pahalı” olmayabilir. “Muhatap” ise Arapça bir kelime. Kendisine hitap edilen, söz söylenen kimse, demek. “Önüne geldiği ismin benzerlerini ‘teker teker hepsi’, ‘birer birer hepsi’, ‘birer birer tamamı’ anlamıyla kapsayacak biçimde genelleştiren söz” olarak tanımlıyor, “her” sözcüğünü TDK. Televizyon ekranları bir ara “Semerkand” reklamlarından ve o reklamdaki “Heryere” ucubesinden (her “ucube” heykel değildir!) geçilmiyordu. Şimdi yok. Zannederim arzuladıkları satış rakamlarını yakaladılar. Doğrusu mu? Tabii ki “her yere”, ona ne şüphe!

Kompedan mağazalarından külot, fanila, çorap, “body” almamış olsanız bile, bu mağazanın adını duymamış olamazsınız. Cüzdanında 100 TL’lik banknotu bulunmayanlar ile  cüzdanlarında dört-beş kredi kartı bulunanları buluşturan bu mağazadan bir kareye odaklanalım şimdi de… “Bady” nece? Elinizin altında internet var. “Zargan” da… “Twit” atmaktan, “Facebook”ta link paylaşmaktan yorgun düşenlerin, bu kadar üşengeç olması suçtur! Doğrusu mu? Certainly “body”! Türkçeyi kullanırken badi badi yürümek çok ayıp olmuyor mu?


LEWD DID I LIVE, EVIL I DID DWEL!*

(…) “Kreatif ekip” mensubu bir kişi, ki bu “yazar” olsun, iyi bir “reklamcı” olmak istiyorsa mutlaka şiir okumalıdır. Bu şarttır. Nasıl ki güne zinde (“Fitness” aşağı, “fitness” yukarı; güzelim “zinde” burada!) başlamak için “traş şart” ise şiir okumak da şarttır. “Paliu dromos” fark edildi mi? Tersinden okunuşu da aynı okunan kelime ve/veya cümlelere “palindrom” denir. Şiir okuyanların, şiirle sıkı bir ilişki kuranların bu sözcük oyunlarına girişi de çok kolay olacaktır haliyle. “I”sız “traş” yazımı için “tıraş” yapmazsınız umarım. (…) Şu “palindromatik” soruya ne dersiniz? Traş neden iyi, neden şart? Ta Adana’ya pide yemeye giden Edip de çok bilinir: Ey Edip, Adana’da pide ye! Bu sinir bozan ve eğlendirici oyunu bir “crescendo”yla sona erdirelim: Lale hasta ite elle kıllı kelle eti atsa, helal!

Okuduğunuz bu satırları (sahi, daha okumadınız mı?), “yok satan” (Metin Üstündağ’ın konumuma uygun bir karikatürünü bu yazıda bulacaksınız) mütevazı kitabımız “FAX, TAXI & SEX Espassız Sayıklamalar”ın “Şiir ve Reklam Yazarı Sayıklaması” bölümünden aldım.

Birkaç yazıdır “eksen kayması” eleştirileri almaktayım. Popüler konulara dair klavye oynatmamı “yakışıksız” bulanlar olduğu kadar, ağzına sağlık türünden “gaz”ları, pardon, övgüleri iyi bir denge tutturduğuma işaret olarak yormuştum. Perihan Mağden veya Orhan Tekelioğlu kadar popüler kültür kazıcılığı, kazıyıcılığı konusunda uzman olamasam da ego şişkinliğinin, ne oldum delisi halinin farkında olmayanları ikaz etmek gerekiyor. İçimdeki “ben” ise şöyle demeye çalışıyor; çünkü içimdeki “ben”, gülmekten konuşamıyor. Anlayabildiğim kadarıyla şöyle dedi: Olm, kitabını kim duyup satın aldı ve dahi kaç kişi okudu? Bir de gelmişsin magazin güllerine, krallarına ikaz mikaz deyip duruyorsun kıçı kırık blog’undan, gebericem lan gülmekten…

FTS’de “palindrom”dan (“dönüşük”) bahsedip birkaç numune sunmuştum, kelimelerle haşır neşir olanlara, Neşâti de kim ola, demeyenlere… Hem bugün şu “mahazin” (“magazin”in kökenine inmeyi göze alırsanız, epey eğlenceli neticeler sizleri bekliyor) dumanını dağıtalım hem kaset koymadan da neşemize bakalım.

Yazının başlığı İngilizce bir palindrom! Tersi de düzü de aynı. “Kelime” dedikten sonra, “kelime elleme” diyenler de yazacağım palindromlardan zevk alacaklardır diye ümit ediyorum.

– KALAS YOK, KÜTÜK KOY SALAK!

– İYİ HALLİ BİRİ, BİLLAH İYİ!

– PARA HAZIR AMA RIZA HARAP.

– FİRAR EDER ARİF!

– KİM O KOMİK?

– KEKİK EK!

– AYLA’DA MI MADALYA?

– MIZIKAYA DAYA KIZIM.

– ALIŞIR O SANA, SOR IŞIL’A!

– AZ YE BE BEYZA!

– KOYMA VAHİT, TEYP YETTİ, HAVAM YOK.

– AÇ RAPORUNU KOY, OKUNUR O PARÇA.

– A MAN, A PLAN, A CANAL – PANAMA (Bu “dönüşük”ün “çılgın proje”yle bir ilgisi yoktur!)

FTS’deki “Mrk.” notlarından kendilerine pek çok okuma, dinleme, seyretme listesi çıkaran okurlarım, arkadaşlarım için: Bu yazıyı klavyeye düşürürken Medeski, Martin & Wood’un “The Dropper” albümünü dinliyordum. Sormayın “NEDEN AMA NEDEN?” diye.

* Sefih bir yaşam sürdüm, oturup eyleştiğim yerler de günahkârlara özgüydü.



Ben Lugano’nun ahlaklısını severim!

17 Nisan 2011’de, Şükrü Saraçoğlu Stadı’nda oynanan Fenerbahçe-Gaziantepspor karşılaşmasının 47. dakikasında, Lugano’nun çimlerde yüzükoyun yatan Gaziantep’in Brezilyalı oyuncusu Wagner’in sol ayağına bile bile bastığı ânın yavaşlatılmış karelerini görünce, istemeye istemeye bir “futbol yazısı” yazmaya karar verdim.

Gazi Mustafa Kemal’in, hemen hemen her spor tesisinde bulunan “Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim.” vecizesi, Fenerbahçe’nin Dereağzı tesislerinde de yer almaktadır. Birileri Lugano adlı sporcuyu (?!) kolundan tuttuğu gibi, Fenerbahçe’nin Dereağzı tesislerine götürmeli ve Gazi Mustafa Kemal’in bu sözünün barındırdığı anlamı iyice, kafasına vura vura anlatmalı kendisine.

Ersin Düzen ile Sergen Yalçın’ın tekrar tekrar ekrana getirilen bu pozisyona dair yorumları, şampiyonluk yarışındaki FB taraftarlarını kızdırmamalı. Diego Alfredo Lugano Moreno’nun, ekmeğini futboldan çıkaran meslektaşının futbol hayatını karartabilecek bu vahşi (söylemekten çekinmeyelim), bu ahlaksız, bu spor ahlakına sığmayan eylemini görünce 1984’ün babası George Orwell’ın sözlerini hatırladım: “Dünyada zaten yeterince gerçek çatışma nedeni var: Genç insanları çılgına dönmüş seyircilerin ulumaları arasında birbirlerinin dizlerine tekme atmaya teşvik ederek bunları daha da artırmaya hiç ihtiyacımız yok.”

Maçın hakemi Hüseyin Göçek, gözleri önünde cereyan eden bu insanlık dışı eylemi layıkıyla cezalandıramamasının hesabını, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde bile veremeyecektir muhtemelen. Maçın hakemi, Lugano’ya gösterdiği sarı kartı cebine koyarken, spor ahlakının yüzü kızarıyordu…

“Sporun Balzac”ı İslam Çupi, Fenerbahçeli Lugano’nun müteaddit kereler spor ahlakıyla ve sporcu centilmenliğiyle bağdaşmayan hareketlerine şahit olsaydı ne yazardı acaba o eşsiz, o leziz üslubuyla?..


İbrahim Tatlıses yoğun bakımda. Jülide Gülizar öldü.

Ülke gündeminin şu sıralar 1 numaralı maddesini,  İbrahim Tatlıses’in kurşunlanması ve hâlâ hayatî tehlikeyi atlatamaması oluşturuyor. Ne Japonya’daki deprem ne Ergenekon ne de “dev derby”… Çok satan bir gazete ise “Artık şarkı söyleyemeyecek” manşetiyle, “türkü” ile “şarkı” arasındaki farktan bîhaber oluşunu cümle âleme gösteriyordu.

Yetkili yetkisiz pek çok insanın popüler kültürümüzün bu önemli figürünün sağlık durumuyla ilgili açıklama üstüne açıklama yaptığı sıralarda, TRT’nin ilk haber spikerlerinden, birçok spikerin yetişmesinde emeği bulunan, temiz diksiyonuyla belleklerde yer eden çok önemli adı Jülide Gülizar hayata gözlerini yumdu sessiz sedasız.

1929 doğumlu Jülide Gülizar, 1956’da Ankara Radyosu’na intisab etmişti. Türkçeyi ölçülü, temiz, akıcı bir şekilde konuşan, tatlı ses tonuyla pek çok gencin spiker olma hayalini yeşerten Jülide Gülizar, Türkçenin doğru kullanımı hususunda neredeyse ölene dek çaba harcadı. 1982’de TRT’den “emekli” oldu ama hayattan, Türkçeden bir an kopmadı. Bildiklerini, öğrendiklerini o mütevazı haliyle, şefkatli bir abla edasıyla talebelerine aktardı. “Where Are You Going Türkçe”, “Haberler Bitti, Şimdi Oyun Havaları”, “Yaşam, Sana Teşekkür Ederim”, “Burası Türkiye Radyoları”, “Bir Konu Bir Konuk” kitaplarıyla da birikimlerini, anılarını, tecrübelerini tarihe kazıdı. Kanal B’deki programlarıyla da mütevazı dil işçiliğini sürdüren Jülide Gülizar “Canlı yayın, röportaj teknikleri, dil yanlışları, TV tekniği” konularında dersler veriyordu.

Google ismi verilen arama motoruna “haber spikerleri frikik”, “ntv çalışan spiker saç modelleri”, “güzel haber spikerleri”, “seksi haber spor spikerleri”, “burcu esmersoy, banu güven” yazan “entel mastübatörler”, “Kırık Potkal”ıma takılıp aradıkları malzemeyi bulamayınca küfrü basıyorlardır muhtemelen. “Tematik” kanallarda “seksi spiker” avına çıkıp hayallerine erotik malzeme bulma peşinde koşan bu “sözlükçü” neslinin Jülide Gülizar’ın değerinden, spikerlik mesleğine yaptığı katkılardan haberdar olmadıkları aşikâr. Hele hele  günümüzün sonradan olma sarışın haber ve spor spikerlerinin Jülide Gülizar’dan öğrenecekleri o kadar çok şey vardı ki… Haber ve spor spikerlerinde artık şu “nitelikler” aranır oldu: Göz süzme, gerdan kırma, işveli bakış, dikkat çekecek kadar el kol hareketleri, masum dekolte, abartılı makyaj vs. vs.

Ünlü türkücü, “imparator” İbrahim Tatlıses hâlâ yoğun bakımda. Türkiye’nin ilk haber spikerlerinden Jülide Gülizar 15 Mart 2011’de öldü.


“N. Ç.”lere toplu tecavüzün Aref’esindeyiz!

13 Ekim 2010’daki “N. Ç. ile ‘aşkı memnunun sexs bölümleri’!” başlıklı yazımda şunları yazmıştım: “Gözünüz aydın kadın bedeninden arsızca nemalanan, acemice çekilmiş “sexs” sahnelerinden medet uman, reklam pastasının başında otağ kurmuş, sağındakini solundakini dirsekleyerek cukkasını doldurmak için her tür ahlakî değeri paramparça eden şanlı özel televizyon kanalları! Bu da oldu işte! Şu fakir, şu garip, şu kuş uçmaz kervan geçmez zavallı blog’um, “aşkı memnunun sexs bölümleri” yazanlarla doldu! (…) Beren Saat adlı ‘televizyon kahramanı’ kızın tecavüze uğrayan kız rolü kestiği derme çatma diziyi cümle âlemin gözüne gözüne, beynine beynine soktunuz! Dergilerinizle, gazetelerinizle, s’anal dünyanın iteklemesiyle ‘tecavüz’ anketleri düzenlediniz! (…)

N. Ç.’nin tecavüz davasını unuttunuz. N. Ç.’nin delik deşik ruhunu dağladınız utanmadan, yılışarak, ‘raiting chart’larını okşayarak, apış arasında dolaşan elleri teker teker sıvazlayarak…  12 yaşındaki N.Ç., 2003 yılında, aralarında çok sayıda kamu görevlilerinin de bulunduğu 33 [28] kişinin cinsel istismarına uğramıştı. Mardin’de. Cemil İpekçi’nin defile düzenlediği şehrimizde… ‘Cinsel istismar’ ne soğuk bir söz. Cansız. Bir erkeğin, heteroseksüel bir erkeğin bunu anlaması için bedenine, başka bir bedenin uzantısı girmeli! Zor kullanılarak… Rızası hilafına…

Bu da oldu işte! ‘Aşk’ öldü. “Seks” sanal ve kıymetsiz. Hukukun o meşhur terazisi ise mütecaviz ve yüreksiz.”

İşte o dava neticelendi, tüm Türkiye’nin konuştuğu (hep böyle olur zaten!), “mükemmel Türkçe”siyle de dikkat çeken, İranlı amatör bir illüzyonistin (“zihinbaz”mış kendi ifadesiyle) “yetenek”lerini sergilediği cafcaflı kumpanyanın dumanı tüttürülürken, biliyor muydunuz? O numaranın “original”ını sitelerine yükleyen haber kanallarının, yine o numaranın “sırrını” açık eden haberlerinin arasında “N. Ç.”nin davası kaynadı gitti. Bir akıl tutulmasıdır artık bu yaşanan, en okkalısından…

“N. Ç.” şimdi 19 yaşında. 7 yıl sonra “gerekçeli karar”da şunlar yazıyor, Aref’in gözbağcılığına kilitlenen Metin And’ı bilmez balık hafızalı ey halkım: “N.Ç.’nin rızası vardı, para kazanmak için yaptı”, “Her şeyin farkındaydı, zorla alıkonulmadı”, “Cebir ve baskı yok, isteseydi karşı koyabilirdi”

“Fiili livata”ya razı olan, rıza gösteren (?!) 12 yaşındaki N.Ç. şimdi 19 yaşında. Aref adlı bir “yetenek”in “kader”ini değiştirmesini nasıl da isterdi N. Ç. kardeşim!

“Mardin 1. Ağır Ceza Mahkemesi, N.Ç.’ye bir kez tecavüz eden 13 sanığı, 15 yaşından küçük çocuğun ırzına geçtikleri gerekçesiyle, alt sınırdan 5 yıl hapisle cezalandırmıştı. Mahkeme, sanıkların cezalarından 6’da 1 oranında iyi hal indirimi yaparak, cezayı 4 yıl 2 aya düşürmüştü. Mahkeme, N.Ç.’ye birden çok defa tecavüz eden 11 sanığa ise 5 yıl 10 ay vermiş ve yine iyi hal indirimi ile cezayı 4 yıl 10 aya düşürmüştü. 18 yaşından küçük bir sanığa 3 yıl 2 ay ceza veren mahkeme, bir sanığı ise eyleminin teşebbüs aşamasında kalması nedeniyle 1 yıl 4 aya mahkum etmişti. Bütün sanıklara iyi hal indirimi uygulayan mahkeme N.Ç.’yi pazarlayan ve kendileri de fuhuş yapan T.T. ve E.A. isimli iki kadına ise alt sınırdan değil, alt sınırın 1 yıl üzerinde 6 yıl ceza vermiş, daha sonra bu cezayı suçun birden çok kez işlenmesi nedeniyle 9 yıla çıkarmıştı. Mahkeme bu iki kadına iyi hal indirimi de yapmamıştı.” (*gazete5.com)

Bir yanda 7 yıl önceki tecavüz travmasına rağmen hayata asılan, ne var ki son nefesini verene dek kolay kolay ruhundan, bedeninden kazıyamayacağı büyük tecavüz yarasıyla yaşamak zorunda kalan genç bir insan, bir yanda “reklamcı-şarkıcı-yapımcı” jürinin kâh ayağa kalkarak kâh oturarak alkış tuttuğu İranlı genç bir illüzyonist eliyle estirilen sun’i kasırga, bir yanda “dekolteliye tecavüz”e cevaz veren ilahiyat profesörü ve ona omuz veren muhafazakâr kesimin “kanaat önderi” Ali Bulaç, bir yanda da bu enfes “gündem” maddelerinden ateşli tartışma programları üreten “tematik” televizyon kanalları…

Yılların, estetik cerrahi marifetiyle bir türlü eskitemediği “süperstar”ı Ajda Pekkan, enteresan röportajlar vermeye gayret gösterdiği yıllarda şöyle demişti mealen: “Bir erkeğin beni elde etmesi için, beynimden iğfal etmesi gerekir.”

Bütün Türkiye’nin iğfal edildiği bir devri görmek de varmış KADERde, Sayın Pekkan!



Reklam meklam: Coffee-mate, nerede nezaket?

İlkokul talebesiyken hem ailemizden hem “hayat bilgisi” kitabımızdan hem de mahallemizin büyüklerinden öğrenirdik “görgü kuralları”nı. Belediye otobüslerinde büyüklere yer verilmesi gerektiğini, yaşlı bir amcanın veya teyzenin elinde birkaç file, torba (o zamanlar “poşet” yoktu!) varsa, elindeki yükü hafifletmeyi, yaşlı birisinin karşıdan karşıya geçmekte zorlandığını görünce elinden tutup yardım etmenin sevap olduğunu… Günün birinde bizim de yaşlanacağımızı hep ilkokul çağlarında öğrendik. Kafama kazınmış bir “görgü kuralı” daha vardı: Yaşça bizden büyüklerle konuşurken “sen” denmeyeceğini hep o zamanlarda öğrenmiştik.

Şu günlerde tekrar televizyon ekranlarına avdet eyleyen kahve kreması markası Coffe- mate’in reklamlarına tesadüf edince, okunma sıklığı pek az olan yazımı tekrar servis etmekte fayda mülahaza ettim.

Coffee-mate’i tüketicilerin beynine enjekte etme “görevi” şarkıcı Emre Altuğ’a verildi bildiğiniz gibi. Sokaklarda “blind test”ler yapıyor. Bu süt tozu markasının “bilinirlik” oranlarını artırmak, satın aldırabilmek için, Ülker Caramio ve Clear şampuan tarafından da tercih edilen Emre Altuğ, bu kez de Coffee-mate markalı süt tozunu tüketicilerin beynine nakşetmeye çalışıyor.

Reklam senaryosu gereği sokaktayız. Yaşlı başlı bir çiftimiz var. Emre Bey, bu yaşlı çiftle daha önce tanışmış olmalı ki, ismiyle hitap ediyor. Bankta oturan yaşlı bir amcaya test uygulanıyor. Emre Altuğ’dan seçmeler: “Evveet, Arif Bey amca bir kokla bakalım.”, “Bir de tadına bak bakalım, ne diyeceksin?” Arif Amca, eşine dönüp sorar: “Melek Hanım, neli bu?” Veee… Emre Altuğ’dan, beni zaman tüneline sokup ilkokul günlerime götüren cümle geliyor: “Ben söyleyeyim sana; Nestle Coffe-mate’li!”

Eğer Emre Bey, sokakta rastladıysa bu yaşlı çifte ve reklam senaryosu gereği ilk kez görüyorsa, “sen” diye hitap etmemeliydi, “Arif Bey Amca”ya! Kahvenin kaç türlü içildiğini bilemem ama bizden yaşça büyüklerle konuşurken, hitap ederken “siz” demeyi öğrendik biz büyüklerimizden.

Reklamların geniş kitleleri etki altına alma kudreti, özellikle çocukları ve gençleri etkileme marifeti ve dahi referans alınma durumu ortadayken, “kreatif” ekiplerin bu kabil görgü kurallarını ıskalamaları, teklifsizliğin, samimiyet adı altında yılışıklığa varan diyalogların artışına akıl almaz bir hız verebilir.

Nüfus müdürlüklerinde, noter bürolarında çalışanların, hele hele devlet hastanelerinde her kademeden görevlinin “sen” hitabından rahatsızlık duyuyorsanız, “sizi” çok iyi anlıyorum.


“Kız Kulesi”nden “Sözcüklerle Dansedenler”e…

MediaCat Yayınları tarafından reklam sektörüne armağan edilen (bu terkibi üstüne basa basa kullanıyorum: “armağan edilen”)  “Sözcüklerle Dansedenler”de şair ve reklamcı Erol Çankaya, “Şairler ve Silahşörler” yazısında şöyle diyor: “Sonradan ‘Marmaris badanacısı’ olarak ünlenecek olan Kenan Evren’in resimlerinde sadece işkence moru/cinayet kırmızısı renkler kullanıp ‘mavi’yi yasakladığı, tablo astarı olarak Türkiye’yi kullandığı zamanlar…”

Haluk Mert’in “Kız Kulesi” adlı çalışmasında, sanki inadına kullandığı “mavi”yi görünce, bu satırları hatırladım. Şair ve reklamcı Erol Çankaya’nın büyük reklamcı Eli Acıman’la olan anılarını okumak ise tam bir ders niteliğinde. Reklam sektörünün “yaratıcı”ları keşke “Sözcüklerle Dansedenler”den haberdar olsalardı…

Kırkın üzerinde şair reklamcının/reklamcı şairin şiir-reklam üzerine ufuk açıcı, zihin cimnastiği yaptıran, rengârenk denemelerinin yanı sıra, reklam sektörünün çileli yıllarında kısa pantolonlarıyla şiiri, öyküyü ve dahi resmi nasıl kucakladıklarını kendi ağızlarından okumak apayrı bir zevk doğrusu.

Özellikle belirtmek gerek: Şiire alerjisi olmayanlar için tam bir şölen “Sözcüklerle Dansedenler”… Şiir sevmeyenler, şiiri sevemeyenler de bu kitapta aradıklarını bulabildikleri gibi; reklamın mantığını, felsefesini, püf noktalarını birbirinden lezzetli yazılarla keşfe çıkabilirler. Kimler yok ki bu vefa dolu güldestede! Oğuzhan Akay, Süreyya Berfe, Haydar Ergülen, Ege Ernart, Onat Kutlar, Haluk Mesci, Güven Turan, İsmail Uyaroğlu,  İzzet Yasar… Ve tabii bu kitabının fikir babası, dünya iyisi, Prag’ın semâlarından bize gülümseyen gözlerle baktığına inandığım Gürkal Aylan!

Gizli şairlerin, gizli ressamların, gizli romancıların reklam sektörünün temeline attıkları çimentonun kokusunu duymamak olanaksız. Hele hele reklam sektörünün efsane isimlerinin çok özel anlarını, anılarına okumak, dersler çıkarmak çok büyük bir fırsat, hatta nimet, reklamcılığı kafasına koyan gençler için…

Pablo Picasso’nun “La Lecture” tablosunun Sotheby’s’de 40.2 milyon dolara satıldığını öğrenen Haluk Mert’in, “Ne var ki, bunu ben de yaparım.” demesini dokuz yaşında olması itibariyle tebessümle karşılayabilirsiniz ama Erol Çankaya’nın deyişiyle “Marmaris badanacı”sının, yıllar önce Picasso’nun tablolarına bakıp da “Bunu ben de yaparım” demesini aynı tebessümle karşılamanız için kendinizi epey zorlamanız gerekebilir.

“Mavi”yi alabildiğine, özgürce kullananlara selam olsun!