Dert, leş internette!

– Bu dünya böyle. Yazarsın okumazlar. İşgüzarlık edenler de çıkar. Derler ki; “Okunmuyorsan, ne yazıyorsun?” Bu dünya çiğ süt emmiş, demiyorum. Bu dünya süt emmiş mi sahi?

Kendini dinle ve yaz. Ayrıca; inle, mimle, kalbini parçala ve bize göster kanayan yanlarımızı. Seni dinlemek, sende kendini görmek isteyenlerin olabileceğini de, aklından çıkarma.

– Patileri pilli kediler, masallarda mı olurmuş? Yağmur yağıyor içime. Üstüm başım kupkuru. Hatta, avcumda gökyüzü, yanaklarımda kurşunî bulutlar… Canım sıkkın. Canı cehenneme John’ın! Sebepsiz. Belki de, mürebbiyesidir ruhumun sebep! Dedim ya, canım 500 T gibi!

Capitol’de pizza yemiştim anna’nemle yıllar önce. Canım anna’nem! Tabağındaki pizza dilimlerinden sucuğu en fazla olanını bana vermeye çalışıyordu… Toprağın altında şimdi. Kürek kürek toprak atarken kabrine, yüreğim un ufak oluyordu; eriyordum, yanıyordum, ellerimi hissetmiyordum.

Hiç kimse, ben okunmak istemiyorum, diyemez. Yazıyorsak ve bu bir nevi potkal ise okunmak istiyoruz. Bak, bir de buradan bak hayata, bu da var, diyoruz. İnternet çöplüğünde, kırık bir kürdanız. Bilginin bu kadar kolay elde edilebilir olduğu, bilginin bu kadar kolay deforme edilebildiği bu hızzz dolu dünyada kırık bir kürdanız. Bu hoyrat ormanın figüranıyız.

I have a dream, der ya Martin Luther… Ne zaman ki, vapurda, minibüste veya otobüste… Bir “baaayan”ın elinde ya Ahmet Hamdi Tanpınar ya Oğuz Atay ya da Haldun Taner görürüm, işte o zaman kırık kürdanlar bir epe asaletiyle doğrulur gökyüzüne…


Ezel, Aşk-ı Memnu, Kurtlar Vadisi, Yaprak Dökümü

“Faşizm, söyleme yasağı değil, söyleme zorunluluğudur. Faşizmin ayırıcı niteliği, insanlara bazı şeyleri söylemeyi yasaklaması değil, onları bazı şeyleri söylemeye zorunlu kılmasıdır. Faşizmde bazı şeyleri söylemek zorunda bırakılırsınız.

1933-45 arası Almanya’da ‘Kahrolsun Hitler’ diye bağırmayı hayatınızla öderdiniz. İçinizden defalarca tekrarlayabilirdiniz elbette. Ancak, milyonlarca insanı asıl zor durumda bırakan, onlara koyan şey ‘Heil Hitler’ diye bağırmak zorunda bırakılmasıydı.”

Roland Barthes (1915-1980)


AB GRUBU KAN DEĞİL, İZLEYİCİ ARANIYOR!

“Düşüş yaşansada anaparanızı koruyan, yıllık olsada 3 ayda bir kazanma imkanı veren yeni fonumuzla tanışın!”

“Evlenmeden önce bir kez, Boşanmadan önce iki kez okuyun.”

“Türk basınının en ‘yaramaz’ köşeyazarı, etimolojinin en titiz araştırmacısı Sevan Nişanyan Everest’te..!”

“DEĞERLİ EŞYALARINIZI SOYUNMA ODASIN’DA BIRAKMAYINIZ. ANTRÖNERLERİNİZE TESLİM EDİNİZ.”

Dört cümle. Dördü de hayatın tam içinden. Biri, yabancı ortaklı bir bankanın e-postasından; biri, röportajlarıyla tanınan bir kadın gazetecinin son kitabının reklamından; biri, hatırı sayılır öneme sahip bir yayınevinin reklamından; biri de, bir gün herkesin o futbol takımı taraftarı olması hayaliyle yaşayan kulübün tesislerinden…

Tam dört cümle… Dördü de hayatın tam içinden. Hepsinin asgari müşterekte bir araya geldiği nokta ne olabilir, fark ettiniz mi? “Gayet güzel, hoş cümleler, ne var ki de yani” diyenlerdenseniz, özel kanalların “raiting” denekleri için seçilmeniz an meselesidir, hazır olun!

AGB Nielsen diye bir şey duydunuz mu ey bir avuç okurum? Türkiye’deki “raiting” ölçümünü bu kurum yapmaktadır 1989’dan beri. “İzleyici oranı” (raiting) ortalama izlenme oranı oluyormuş. “Bir program diliminde veya zaman diliminde her dakikaya düşen ortalama izleyici yüzdesini”, “izlenme payı”, ise bir kanalın belli bir zaman diliminde toplam izleyiciden almış olduğu pasta dilimini gösterir imiş.

1 Ocak 2005 tarihinden itibaren izleme ölçümleri, 21 il merkezinde ve bu il merkezlerinin 20.000 nüfus üstü kent-ilçelerindeki hanelerde yapılmaktaymış. Şimdi de, son verilere bakalım. Nüfus: 75.231.722 (2005). Hane: 2.500. Takılı Peoplemeter: 3.682. Evren: 59.370.392. Ölçülen veri: Karadan yayın, kablolu yayın ve dijital uydu. Veri tabanı: Program ve reklam kuşakları.

Dün gece NTV’de Tomris Giritlioğlu, Show TV’de yayınlanan “Bu Kalp Seni Unutur mu?”nun, arzulanan, beklenilen “raiting”i alamadığı için yayından kaldırılma ihtimalinin güçlendiğinden hüzün içinde bahsederken, kültürel-zihinsel çoraklaşmaya doğru gidişin mekanik canavarı “raiting” denilen “şeytan aleti”nin içyüzünü anlamaya, anlamlandırmaya da çalışıyordu. “AB” grubunun içine, görece daha az eğitimli “C” grubunun dahil edildiğinden de dem vurdu Tomris Giritlioğlu.

Aşağı yukarı şunları söyledi Tomris Giritlioğlu: İnsanlar katı gerçeklerle karşılaşmak istemiyor, bir dönemin acı gerçekleri içlerini karartıyor, insanların ekonomik durumu güç bela hayatta kalmalarına yetiyorken, bir de düşünmek istemiyorlar vb. Kısacası; insanlar gündelik hayatın içinde yeteri kadar acı, azap, zorluk içindeyken, bir de dizide tatsız, huzursuz edici görüntülerle karşılaşmak istemiyor… Peki, ne istiyor bu “gündelik hayatta zorluklarla mücadele edip de hanesine çekilince huzura kavuşmak isteyen izleyici”?

Halid Ziya Uşaklıgil’in, Reşat Nuri Güntekin’in kemiklerini sızım sızım sızlatan, sade suya tirit “pembe dizi” mantığında uzattıkça uzatılan senaryolarla, kimin eli kimin cebinde oyununun “yastık” sorunsalında işlendiği, ciddi ciddi kötü oyunculuklarla ve Bihter ile Behlül rolüne hayat vermeye çalışan; birisi mankenlikten, diğeri de “yeteneğini göster bakalım” programlarından gelen iki genç insanın ne hikmetse her bölümde öpüşüp koklaştığı “sansasyonel” yakınlaşmalarla bezendiği bir parodi…

Hanesindeki “raiting” cihazının bağlı olduğu “evin hanımı” veya evine ekmek getirme derdindeki “evin beyi”, seksenli yıllarda Türkiye’de yaşananları değil, Bihter’in Behlül’le olan aşkını merak eder hale getirilmiştir. İçinde “sol”u çağrıştıran her türlü veri itinayla zihinlerden atılacak bir mekanizmayla mücehhez kılındı. Düşünmek mi? Aman, evlerden ırak! Kitap okumak mı?! Kısa yoldan “sınıf atlamak”, “işini bilmek”, “uyanık olmak” yeni değerler oluverdi bir anda. “Hatırla Sevgili” dizisi için “solcu dizi” dendiğini işitti bu kulaklar! Muhtemelen, “Bu Kalp Seni Unutur mu?” da, Türkiye’nin seyir zevkini, dizilerin estetik-kültürel düzeyini belirleyen “raiting” deneklerince “solcu dizi” olarak nitelendirilmiş olmalı.

Ayy kıızzz, şu Kıvanç ne tatlı çocuk di mi yaa! Bayılıyorum ben onun gözlerine kız! Bi de, hani Firdevs’i oynayan kadın var ya, eskiden Yılmaz Güney’le evliymiş. Çok tatlı kadın yaa! Hem kadın altmış altı yaşındaymış kıızz!

Meraklısına: “yaşansa da”, “olsa da”, “boşanmadan”, “Everest’te!..”, “SOYUNMA ODASINDA/SOYUNMA ODASI’NDA”. Ve tabii, “BU KALP SENİ UNUTUR MU?”


Faili Can’lı Hata!

“Sunumu, sayfa düzeni, içeriği ve etkisiyle farkındalığını ortaya koyacak bu gazete ilk defa bir televizyon canlı yayınında hazırlanacak. Can Dündar’ın sunacağı “Canlı Gaste” pazartesiden perşembeye her akşam saat 10.00’da ilk manşetini atacak.”
Yukarıdaki cümlelerle tanıtımı yapılan “Canlı Gaste”nin 26 Ocak 2010 tarihli “nüsha”sında manşete taşınan üç sözcüklük haberi tekrarlayayım: “FAİLİ MEÇHUL ÇOCUKLAR”
Bingöl, Mardin ve Şanlıurfa’da son aylarda dikkati çekecek derecede “kayıp çocuk” vakalarında artış gözlenmekte. Şüpheler “organ mafyası” üzerine yoğunlaşsa da, henüz bu olayların faili/failleri bulunabilmiş değil. Söz konusu haberin yürek parçalayan yanını bir tarafa koyup yetkililerin bu olayı en kısa sürede aydınlatmasını dileyerek, “Canlı Gaste”nin faili belli hatasına bakmak istiyorum.
İnternet ortamında herkesin ulaşabilme kolaylığını düşünerek, tdk.gov.tr referans noktamız olacaktır, dünkü “Canlı Gaste”nin manşet haberinin üç sözcüğünü ele alırken.
Birinci sözcük “FAİL”. TDK’den: “1. Eden, yapan, işleyen. 2. a. db. Özne. 3. a. huk. Hukuki sonuç doğuracak bir suç işleyen kimse.”
İkinci sözcük: “MEÇHUL”. TDK’den: “1. db. esk. Edilgen fiil, malum karşıtı. 2. sf. Bilinmeyen, bilinmedik. 3. sf. mat. esk. Bilinmeyen.”
Üçüncü sözcük: “ÇOCUK”. TDK’den: “1. Küçük yaştaki oğlan veya kız. 2. Soy bakımından oğul veya kız, evlat. 3. Bebeklik ile erginlik arasındaki gelişme döneminde bulunan oğlan veya kız, uşak.”
 
“Sunumu, sayfa düzeni, içeriği ve etkisiyle farkındalığını ortaya koyacak bu gazete”de, ilk önce Türkçenin adam gibi kullanımındaki “farklılığı” görebilmeyi isterdim doğrusu.
Dilimize “ecnebi” olanlar için şu kadarını yazayım: “Awareness” kelimesinin dilimizdeki karşılığı “farkındalık”tır. Zinhar “farklılık” değildir!
O cümle de şöyle yazılmalıydı haliyle: “Sunumu, sayfa düzeni, içeriği ve etkisiyle farklılığını ortaya koyacak bu gazete”… Güzelim memleketimizin (maalesef) alametifarikalarından olan
“FAİLİ MEÇHUL CİNAYET” olur ve çok muzip, çok şenlikli “FAİLİ MEÇHUL KIYAK” da çok güzel olur ammaaa…
“FAİLİ MEÇHUL ÇOCUKLAR” gibi tuhaf bir manşet ol-maz! “FAİLİ MALUM HATA”yı “Can’lı” gazeteye yakıştıramadığımı belirtir, “gaste” editörünün vazifesini bihakkın ifa etmesi lüzumunu hatırlatırım.

“İnovatif PR”ınızı sevsinler!

“Kapak görselimiz biraz içinizi acıtmış, biraz da sinirlerinizi hoplatmış olabilir. Yerinde sayan ilerlemeyen bir hamster görselini biz de pek düşünmemiştik doğrusu. Oysaki ajansımıza yalnızca şu brief’i vermiştik: ‘Şurada şu kadar haberimi çıkar, sütunum santimimden fazla olsun, ille de Hürriyet olsun dönemi artık geride kaldı… Her ne kadar çoğu marka bu tip taleplerle PR ajanslarının kapısını çalışıyor olsa da, artık geçmiş ola! Devir değişti? Peki, bizim PR’cılar niye değişmedi… Artık PR sektörü için de inovasyondan konuşmanın zamanı gelmedi mi?'”

Okumuş olduğunuz alıntı Marketing Türkiye’nin 185. sayısının kapak konusu, “PR sektörü ilerliyor mu?” başlığı altındaki “giriş” yazısından… “Bold” sözcükler tarafımdan işaretlendi. “Ya Marketing Türkiye’nin Türkçeye borcu?..” yazımda da belirttiğim üzere MT’nin Türkçe yazımındaki savrukluğu, yazdığı metni okumama alışkanlığı üst düzeyde maalesef! Bu da, bahsettiğim hazin duruma minik ve tipik bir numune…

Önce doğrusu: “Her ne kadar çoğu marka bu tip taleplerle PR ajanslarının kapısını çalıyor olsa da, artık geçmiş ola! Devir değişti!”  

Tamam, inovasyondan (da) konuşalım ama öncelikle işimizin temeli olan haber metni yazmanın kurallarını bihakkın yerine getirsek nasıl olur? En hafif ifadeyle, bunun adı Türkçeye saygısızlıktır, ifa edilen işe ihanet etmektir. MT’nin muhabirleri, yazar kadrosu alengirli sözcüklerle, ultra-modern kavramlarla dergicilik oynamaya kalkışmadan önce, kurallı, hatasız haber metni yazmayı öğrenseler çok iyi olacak.

Not: 29 Ocak 2010, saat 18.55’te MT’nin internet sitesine baktım. Söz konusu haber metninde işaret ettiğim yanlışlar düzeltilmiş.


Reklam meklam: Peki, Marketing Türkiye’nin Türkçeye borcu?

“Pegasus’un reklam filmi ‘copy paste’ mi?” başlığı altında sunulan haberi okuyalım önce: “Pegasus Havayolları’nın Facebook’taki resmi hayran sayfasında yayınladığı videosu sosyal alemin gündemine bomba gibi düştü. Uçak kalkmadan önceki güvenlik uyarılarının 5-6 yaşındaki minikler tarafından anlatıldığı video bundan birkaç ay önce Thompson Havayolları için Beattie McGuinness Bungay London tarafından hazırlanan filmin tıpkısının aynısı… Reklam filminin hazırlanma amacı da yine aynı. Uçak kalkmadan önce yolcuların hostesleri ya da ekranlardaki videoları izlememesi havayolu şirketlerini daha yaratıcı bir çözüm aramaya itiyor. Tıpkı Thompson Havayolları’nda olduğu gibi Pegasus’un filmi de sadece uçak kalkmadan önce yayınlanmak üzere hazırlanmış. Ancak yine de birebir kopya sayılabilecek reklamdaki benzerliğin sorumlusunun kim olduğu sektörde oldukça merak ediliyor. Acaba reklam ajansı mı müşterisinin haberi olmadan böyle bir çözüm bulmuştu… Yoksa marka mı ajansına gidip ‘Bize bunun aynısından yapın!’ demişti? Öyle görünüyor ki Pegasus Havayolları ve reklam ajansı reklam sektörüne bir açıklama borçlu…”

Yukarıdaki haber metni Marketing Türkiye’nin (bundan sonra MT olarak anılacaktır) internet sitesinden… Bu haber metninde “koyu” sözcükler tarafımdan dikkatinize sunulmuştur. MT’nin Türkçe kullanımına ilişkin özensizliği, sallapatiliği son aylarda gemi azıya almış vaziyette. Üstelik, “YORUM YAZ” butonuna basıp buna benzer hataları tek tek gösterdiğinizde, izahını yaptığınızda “negatif yorum” olduğu için yayımlamamak gibi antidemokratik halleri de cabası maalesef.

1 Haziran 2009 tarihli nüshalarındaki “Reklam sektörünün Ankara çıkartması” haberinde geçen “çıkarma” ile “çıkartma” sözcüklerinin hatalı kullanımı üzerinde kaleme aldığım ikaz yorumum üzerine Günseli Özen Ocakoğlu’yla “özelden” yazışmış ve “çıkarma-çıkartma” sözcükleriyle ilgili olarak “Ne ilginçtir ki pek çok yerde de yine aynı karmaşa var.” cevabıyla kalakalmıştım. Oysa, “ÇIKARTMA” ile “ÇIKARMA” arasında “Normandiya Çıkarması” kadar fark var! Neyse.

Yine aynı “Reklam sektörünün Ankara çıkartması” haber metninde geçen “devlet erbabı”na dair tek sözcük olsun cevap alamadığımı da, bu mütevazı “blog”a ara sıra takılan muhterem zevata bunu duyurmak bordrolu boynumun borcudur! Ne tesadüftür ki, MT’nin daha önce yapmış olduğu bir haberin öznesi yine Pegasus’tu! O haber metninde de, “her şey”, “herşey” olarak yazılmakla kalmamış, “7.99 TL” sosuyla reklam sektörüne servis edilmişti. Ben, yemedim tabii! Huyum kurusun, önüme gelen her yemeği yemem. Söz konusu yemeği servis eden “mutfak” çalışanlarına “YORUM YAZ” kanalıyla mesajımı ilettim. Okudular. Harfiyen yerine getirip yemeği tekrar servise sundular. E-posta adresime tabii ki “kuru bir teşekkür” cümlesi gelmedi! Siz nerede yaşıyorsunuz Allah aşkına kuzum?

175. sayının kapak konusunun haber metninde ise yine evlere şenlik bir durum vardı. Hatırlatayım: “Ancak pazarlama sektöründe uzun yıllardır çalışanlar iyi bilir ki ne kadar inkar edilirse edilsin siyasi konjektürü iyi okumadan pazarlama yapılmaz. Yapılamaz…”
Fi tarihinde, Baba Tatlısı’yla, Dil Haşlama’sıyla, Çobansalatası’yla “reklam yazarı” olma azmini, disiplinini taşıyanlara büyük bir dil hizmeti sunan “duayen” reklamcı Vural Sözer’in internet sitesinin “Sallıyorum” kategorisi çalışır durumdayken, “Sallıyorum”una şunları eklemiştim: “Cesur bir kapak konusu. Ne var ki, yine pek çok yazım yanlışı barındırıyor. İğneyi kendine batırma erdeminin bu kez gösterilmesi temennisiyle, şu ‘konjektür’ denen şey, nasıl bir şeydir acaba, bunu irdelemeye çalışalım.

Öyle bir hata ki bu, popüler kültürün hilkat garibesi ürünü ‘varoş kültürü’nün memlekete egemen halinde cisimleşen ‘kahraman’larından birinden de bu ‘konjektür’ü duymuş olmanın ürpertici tesadüfünü paylaşmak isterim. Marketing Türkiye’nin itibarını zedeleyen, neredeyse sabote eden akıl almaz yazım hatalarına dur denmeyecek mi? Fransızcası ‘conjoncture’ olan bu sözcüğün Türkçe yazımı şöyledir: ‘Konjonktür’.
Anlamını Hz. Google yardımıyla bulabilirsiniz. Yine de yazayım: Siyasi, ekonomik, sosyal (fiyakalı bir sözcük geliyor) parametlerin o anki şartlarla bağlantısı… Biraz daha özen ve dikkat lütfen. Bir de, ‘Türk Halkı’ değil, ‘Türk halkı’… İğnem gani, çuvaldızım sipsivri!”

Tamam, Pegasus’un “esinlenme”sini bir kenara koyalım ve aslî işi Türkçeyi doğru dürüst kullanmak olan, reklam sektörünün alametifarikası addedilen Marketing Türkiye’nin Türkçeyi, Türkçenin kullanımını katletmesine bakalım. Pegasus Havayolları’ndan bir açıklama gelir ya da gelmez, buna benzer “esinlenme” oranını “eser miktarda” tutup kıvrak manevralarla “yaratıcı reklam ajansı” madalyasını hâlâ taşımaya devam eden pek çok kuruluş mevcuttur. Pegasus’un “reklam ajansı”nın “esinlenme” oranını zekice ayarlayamadığı anlaşılıyor.

“Alem” ile “Âlem” arasındaki farkın, farkında mısınız? Yoksa, “şapka kalktı” yavelerine mi iman ediyorsunuz hâlâ? Lütfen hazıra konmayınız. Sözlük okumaktan vazgeçtim, sözlük karıştırmak da yok artık! Karıştırınız. Gelelim “birebir”e… “Birebir” ile “bire bir” elbette farklıdır. MT’nin haber metninde “bire bir” olarak yazılmalıydı. Cümleyi düzeltiyorum: “Ancak yine de bire bir kopya sayılabilecek reklamdaki benzerliğin sorumlusunun kim olduğu sektörde oldukça merak ediliyor.”

Şimdi, sorum şu: Marketing Türkiye, Türkçenin engin birikimine karşı borcunu ne zaman hakkıyla ödeyecek acaba?


Günah

“Her sokak köşesinde, her evde, ölümcül bir günah görüyoruz ve hoş görüyoruz. Hoş görüyoruz; çünkü sıradan, çünkü olağan. Sabah, öğle, akşam hoş görüyoruz. Hayır, artık olmaz! Ben örnek oluyorum; yaptığım şey şaşırtacak, incelenecek ve izlenecek… Sonsuza kadar!”

John Doe, (Se7en)


İspinoz değil, Spinoza!

İnsanlar, bize zarar verdikleri için değil; yaptıkları haksızlıklarla ruhumuzun ışığını söndürüp içimizdeki kötülüğün başkaldırmasına sebep oldukları için korkunç.

Baruch Spinoza (1632-1677)


“Feedback”

Her kimsen merhaba!

Seni nirvanaya ulaştıracak, hayata ve dünyaya bakışını adamakıllı değiştirecek birkaç müzikal örnek sunuyorum. (Amma da iddialı bir cümle oldu bu yahu!) Değerini bilene, anlayabilene hazine bu besteler… Enverî besteler… İnsanı mest eder…

Oturacaksın… Eline alacaksın bir kadeh (içkiyle aranın iyi olduğunu sanıyorum), yaş üzüm rakısını (tercihi de sana bırakayım artık) boca edeceksin, rakımı yüksek bir yerden seyre dalacaksın It’s Talanbul’u!

Kulağından kalbine ağır ağır akan melodilerle içkinin etkisi mi, udun tınısı mı ruhunu ele geçirecek anlayamayacaksın; rakı solda sıfır kalacak, Enver ağabeyim ruhunun ücra köşelerine usulca sokulacak… Şaşırma. Atacaksın nârayı: Heyt! Sevdiğim ve sevemediğim tüm kadınlara! Senin nâranın öznesini/öznelerini bilemiyorum haliyle.

Öldürür de, tekrar diriltir insanı bu besteler… Halfouine adlı eserin “variation”u da var “içinde”… Hele bir “feedback” olmasın… Hele bir olmasın da gör bak!


“Radyocu”da FAX, TAXI & SEX!

Flaş… Flaş… Flaş…

Spor basının “yükselen yıldızı” Bilgin Gökberk, bir “ilk”e imza atarak, SkyTurk’teki Radyocu adlı programda bir kitabın tanıtımına imkân sağladı. Haber ajanslarının muhtemel haber cümlesi böyle mi olurdu acaba?

Soruyu şöyle soralım: Seyircili, telefon bağlantılı “spor sohbeti” formatıyla ekranlara gelen Radyocu adlı programda, reklam ajansında çalışan birisinin yazdığı kitabın tanıtılmış olması “haber” değeri taşır mı?

“Profesyonel” bir konuk/yazar olmadığım için, bu tanıtım jesti istenen düzeyde olmadı, “tanıtım” sözcüğü de tüm hafifliğiyle havada kaldı. Bunda, programın 00.15′te yayına girmesinin ve birbiriyle ilgisizmiş gibi görünen konulardan açtığım kanalın izini sürerek kitabın özünü göz önüne sermeye çalışmama tahammül edemeyen Bilgin Gökberk’in sabırsızlığının da etkisi vardı. Katılımcıların “futbol” odaklı koşullanmış zihinleri, kitap-şiir-Türkçe hassasiyeti gibi ülkemizde (maalesef) geçer akçe olmayan unsurların layıkıyla tartışılmasına cevaz vermedi, veremezdi.

Bilgin Gökberk’i 2003′te Supersport kanalındaki “Son Nokta” programından bilirim. Merttir. Lafını sakınmaz. Ben de öyleyimdir. FAX, TAXI & SEX “Espassız Sayıklamalar” adıyla yayımlanan kitabımın özel bir televizyon kanalında öyle veya böyle tanıtılması önemli bir adımdır. Takdirle karşılıyorum, teşekkürlerimi yineliyorum.

Ne var ki, bu “ilk”in devamı pek güzel cereyan etmedi. Sık sık söz keserek, kafasına yatmayan düşünceleri kesip budayarak televizyondaki ilk Radyocu programında sanal âlemin sözlükçülerine epey malzeme sundu Bilgin Gökberk. Programına davet edilip konuşturulmayan birisi olarak, halka açık bu mektubumu herkesin okumasında yarar görüyorum. İlk programına konuk olan üniversiteli gençler de şiir-felsefe temelinde geliştirmeye çalıştığım tezime burun kıvırdıklarından, söz konusu bu mektuptan feyz alabileceklerini ümit ediyorum.

“Breakfast at Tiffany’s” ile Alan Parker’ın “Angel Heart” filmindeki Epiphany Proodfoot karakteriyle bir bağlantı kurup kitabımın hayatımızda önemsemediğimiz, göz ardı ettiğimiz ama hayatîliği şüphe edilmeyecek nüansların üzerinden giderek farklı okumalara ve farklı düşünce alanlarına geçişte bir köprü olduğunu, merak duygusunun kılavuzumuz olduğunda bizi aklımıza gelmeyecek yerlere götürebileceğini anlatacaktım.

Süne zararlılarının yok edilmesi üzerine konuşulan bir panelde, rahim içi urlardan bahsedermişim gibi bir hava yarattınız stüdyoda Bilgin Bey! Müslüman mahallesinde salyangoz satarmışım gibi hissetim kendimi. Buradakilerin IQ’su yüksek deyip de söylemeye çalıştıklarıma “entel dantel” bir top muamelesini reva görerek, bu topu göğsünüzde yumuşatıp bir voleyle ağlara göndermeye çalışma gayretinizi de çok yadırgadım.

Programın başında bana söz verip konuşmamın ta başında sözlerimi kestiniz. Hani, sazı elime alır, beş dakika boyunca hiçbir şey söylemeden geyik yaparım da… Ancak, böyle bir durum yaşanmamışken, apayrı gibi görünen iki konudan (tıpkı sizin Kanal 24’teki konuşmalarınız gibi) anafikre gelmemi beklemeden sözümü baldıranla kestiniz. Hiç iyi etmediniz, hiç de demokratik değildi tavrınız doğrusu. Görüşlerine önem verdiğiniz kişilere sorun 18 Kasım’daki [2009] halinizi lütfen.

Siz “bıçkın”, mahallenin “deli”si ve “ağır abi”si olmak ile programı denetiminde tutan, zarif yönlendirmelerle, can acıtmayan tatlı, esprili geçişlerle seyircileri kıskıvrak avcunun içine alabilen bir “radyocu” profili çizemediniz maalesef. Sürekli bir “savunma”, “beğenmeme” “nem kapma” hali egemendi tavırlarınıza… Sonra da “program interaktif olmadı” diye şikâyetçi oldunuz. Nasıl olabilirdi ki!

Bir binanın çatısının eğri olduğunu görmek ve bunu anlamak için “mimar” olmak gerekmez. Spiker tanıdığın var mı, diye sormuştunuz stüdyodaki bir katılımcıya. Spiker beğenmeme hakkını kullananların cevabı bu olmalıydı. Kafanıza yatmayan her söze sinirleniyor ve tepki gösteriyordunuz. Sizin herkese ve pek çok müesseseye demokratik hakkınızı kullanarak itiraz hakkınız varsa, niye bir başkasının fikrine ve dahi en ufak düzeltisine bozuluyorsunuz? Tahammül istiyorsanız söylediklerinize, aynı tahammülü siz de gösterebilmeliydiniz/gösterebilmelisiniz.

Sporda (daha doğrusu futbolda ve “üç büyükler”in fanatiklerinin marifetiyle basketbolda) su yüzüne çıkan şiddetin budanabilmesi için, okullara “felsefe” ile “edebiyatın”, özelde de “şiir”in tekrar girmesi gerektiğini söylemeye çalıştım. Bu düşüncemi ifade etmeme bile tahammül gösteremediniz.

“Epiphany”, Tanrı’nın insana göründüğü andır! Mesela, birden uyanıverdiniz. Çocuğunuzun yatak odasına girdiniz. Yorganı düşmüştür. Alırsınız, üstünü örtersiniz. Usulca eğilirsiniz ve yanağına bir öpücük kondurursunuz uyku ile uyanıklık arasında. Ilık nefesi yalar yanağınızı. İşte bu an “epiphany”dir. Tanrı size görünmüştür! “Kültürlü hergele” sıfatını sonuna kadar hak eden Engin Ardıç, “epiphany” için; yani anlık yaşantı pırıltıları için şöyle yazmıştır: “James Joyce bu gibi anlık yaşantı pırıltılarına ‘epiphany’ adını verir, bu terim aslında ‘Tanrı’nın birdenbire insanlara görünmesi’ anlamına gelir. Yağmur başlayınca sevdiğiniz kadın kolunuza girerse Tanrı size görünür. Öküzlere görünmez, insanlara görünür.’” Hadise budur işte Bilgin Bey!
Spordaki şiddetin sebeplerinden biri de, “epiphany” deneyimi yaşayamayan seyirci topluluğudur. Kafanıza yatmasa da, benim tespitlerim böyledir. Üşenmezseniz, arayıp bulun ve 19 Kasım 2009 tarihli Cumhuriyet’te, Sayın Metin Tükenmez’in “Nereye Gidiyoruz?” başlıklı yazısını okuyun lütfen.

Kalbimden ne geçiyorsa, dudaklarımın arasından da o çıkar. Polemik, hinlik, fırlamalık kitabımda yazmaz! Yoksa kendimi de, FAX, TAXI & SEX’i de çok güzel bir şekilde ön plana çıkarır, sözlüye kalkmış mahcup bir talebe gibi karşınızda durmazdım Bilgin Bey! Ekranın çaçaron tartışma budalalarından değilim. “Terbiye”nin, sadece yayla çorbası yapılırken sözü geçen bir kavram olmadığını öğrendik ne de olsa!

Programa girmeden önce, SkyTurk’ün VIP odasında; şunu konuşacağız, bunu, şöyle söyleyeceğiz diyen pek çok katılımcının, tahammülsüz halinizden “tırstığını” rahatlıkla söyleyebilirim. Böyle giderse/niz, program uzun ömürlü olmayabilir. Bence… Alman disiplini, İtalyan cevvaliyeti ve rahatlığı, ek olarak Türk gibi cinlik ve lafı en hızlı şekilde muhatabına oturtmaca! Dediğim gibi, bendeniz, şiddetin yeşermesinin temelinde “felsefesiz, şiirsiz, edebiyatsız” oluşu görüyorum makro planda. Tam da bu noktada, Radikal’den Hakan Gülseven’e söylediklerinizi bir düşünün isterim.

Ek olarak, “gıpta, vicdan, fazilet” kelimelerinin hayatımızdan, spordan kovulmasında buluyorum şiddetin spor sahalarındaki çirkin yüzünü göstermesinin sebebini. Bunları söylemeye çalışırken, lafımı ağzıma tıkmanızı da olanca içtenliğimle ayıplıyorum. Programınıza davet ettiğiniz bir “misafiri”, “ev sahibi” sıfatıyla, “kapı dışarı” edebileceğinizi söylemenizi, tahammülsüzlüğünüzü nezaketsizlik çamuruyla şekillendirmek olarak görüyorum. Bir ara ses tonunuzun şiddeti yükseldi ve “program benim” diye kendinizden geçtiniz. Star, Kanal 24, SkyTurk… Hepsi sizin!

O gecenin sonrasında, başınızı yastığa koyar koymaz uyuyabildiniz mi? Size konuk gelmiş birisinin, şiddetin kökünün kazınmasına çözüm önerisi olarak “felsefe” ile “şiir”in eğitimde başat unsur oluşunu dillendirmesine tahammül gösteremezseniz, “fanatik” futbol seyircisinin yoldan geçen araçları önemsemeden rakip takımın taraftarlarına taş yağdırmasını elbette engelleyemezsiniz. İmam sizsiniz, cemaatin halini de siz düşünün!

Sizin hayatınızda, “gıpta, fazilet, vicdan” kelimeleri yoksa, “çapulcu” dediğiniz için tehdit e-postaları aldığınızı söylediğiniz futbol teröristlerinin camı çerçeveyi indirmesine şaşmamanız gerekir! Namık Kemal’e atfedilen müstehcen fıkraları herkes iyi bilir de şu sözünü duyan var mı? “Edebiyat ahlakın düzelmesine, faziletlerin insan ruhunda kökleşmesine yardım eder.”

Son kez bir ayna (dev aynası değil!) tutacağım size: Telefonla programa bağlanan bir seyircinin, adını söylemeden, bodoslama konuya dalmasına ve “large” tavrına tepki gösterdiğinizde, O. Bayülgen’e ve B. Öztürk’e telefonla bağlanan kızların “rahat” tavrının yaygınlığına ve bunun yeşermeye, yerleşmeye başladığına dikkat çektim. Siz ne yaptınız, hatırlıyor musunuz? Kafanızı laptop’tan kaldırır kaldırmaz, dediklerimi makaraya almaya çalışarak; “Dur ya, nerden geldik şimdi buraya” vb. cümlelerle alakasız sözler söylediğimi ima etmeye çalıştınız ve beni ne dediğini bilmez bir konuma düşürdünüz güya. Bilinçli veya bilinçsiz… Sonuçta, böyle bir hava yaratmış oldunuz. Tribünlerdeki üniversiteli seyirciler bu halinizi beğendiler. Tribünlere oynamak geçer akçedir çoğu zaman. O kadar.

Bir paragrafta da anlatırdım meramımı. Sadece uzun uzun yazmak istedim. Vaktim vardı. Hepsi bu. Ezcümle, Radyocu’nun televizyon formatı tam anlamıyla bir “fiasco” olmuştur! Bunu “ilk” olmasına veriyorum bir ölçüde. Dikkat edin lütfen: Stüdyodaki 25 kişiden 10 kişi konuştu. 15 kişi niye susmuş olabilir? Uykusu geldiği için değil, buna emin olun.

Program denetimi, konuyu ve konukları yönlendirme, konuklardan verim alma, can acıtmayan, küstürmeyen espri anlayışı, yumuşak geçişler, programı izlenebilir kılmak için tempoyu ayarlamak… Hiçbirinden geçer not alamadınız. Bence… Programcı mesuliyeti denen bir mefhum; yani “concept” var ortada. Dediğinize göre, sizin kelime dağarcığınızda “mesuliyet duygusu” da yokmuş! Niyeyse, sizde sağlam bir mesuliyet duygusu olduğuna inanıyorum hâlâ. Belki de inanmak istiyorum. Can Yücel’in dediği gibi mi yoksa? “aslında çirkin değilsin sen / güzelliği tarif için çirkin görünüyorsun”

O kadar “anti” bir tavır içindeydiniz ki… Yerdeki avuç içi minderlere sığabilmek için şekilden şekle giren avukat seyirciniz, bu nâmüsait oturma düzenine vurgu yapınca, “siz gelin burada oturun, ben mindere oturayım” demekten başka bir cevabınız ol(a)madığı için, çok şikâyetçi olduğunuzu her fırsatta dile getirdiğiniz “ekşi sözlük”teki klavye şövalyelerince yerden yere vuruluyor olabilir misiniz acaba? Mesuliyet sahibi bir programcı şöyle diyebilirdi oysa: “İlk programımız böyle oldu, kusurumuza bakmayın, gelecek programlarda daha rahat bir oturma düzeni sağlamaya çalışacağız.” Bence…

Televizyondaki ilk Radyocu’ya kendi imkânlarıyla gelen ve yine taksi paralarını ceplerinden karşılayarak evlerine dönen konuklarınızı ölçülü bir misafirperverlik içinde ağırlamalıydınız. “Profesyonel konuk” değildi stüdyoda toplananlar. Bir minibüse doldurularak getirilmedi hiç kimse o stüdyoya.

Zurnayı zırtlatacağım birazdan! Programınıza katılanların “şiir”e alerjisi ise çok enteresandı doğrusu! Bu üniversiteli gençler şiirden ne anlıyor/du acaba? İ. Sadri veya B. Gökçe veya Y. Erdoğan veya Ş. Kısaparmak veya İ. Gürpınar duyarlığıyla yazılmış, klavye eşliğinde, titrek sesle ve gözyaşları aktı akacak halde okunan “dizeler” mi akıllarına geliyordu acaba?

Edip Cansever, Metin Altıok, F. Hüsnü Dağlarca, Cemal Süreya, Süreyya Berfe, Hulki Aktunç, Behçet Necatigil, Turgut Uyar, İlhan Berk vb. Türkçenin büyük birikimine sahip şairlerin şiirleridir işaret ettiğim. Şiir, silahtan daha tehlikeli galiba. “Hiperstar” olarak anılan ve de ekranlarda gülme ihtiyaçlarını giderenlerden daha komikti belki de o üniversiteli gençler için şiir… “Şiyir” değil, şiir!

Şimdi dikkat kesilip yazacaklarımı beyninize nakşetmeye hazırlanın! American Airlines geçtiğimiz yıllarda yolcularına 100.000 tane şiir antolojisi verdi! Daimler Chrysler New York, Los Angeles gibi 5 büyük şehirde çeşitli “Şiir Okuma Geceleri”ne sponsor oldu. 10.000′den fazla şiir kitapçığı dağıttı. Volkswagen Beetle, ABD lansmanı sırasında sattığı 40.000 otomobilin torpido gözüne “otomobil kokusu” koymadı! Tamı tamına 40.000 şiir kitabı koydu! Dikkat isterim: Hediye olarak tam 40.000 şiir kitabı!!!

ŞİİR, insanı yontar. Haliyle ruhunu da… Şiir okuma hazzını tadamamış bir kadının cinselliği yaşama biçimi de, haliyle pörsümüş bir balon gibi olacaktır. Varın, erkeğin kadın bedenindeki aczini, tökezlemesini, aceleci halini siz düşünün!

ŞİİR, ruh-kalp vanalarını açar. Kan basıncını arttırır. Hayatı derinliğine görürsünüz. Gözünüz de, gönül gözünüz de ardına kadar açılır. Tek boyutlu canlılar olmaktan kurtulmanın en masrafsız ve etkili yolu Türk şiirinin ustalarına açmaktır kalplerinizi. Umarım fazla “entel dantel” olmamıştır yazdıklarım!

Unutmayın ki, herkesin bir hikâyesi vardır ama herkesin bir şiiri yoktur!