İnsanlar, bize zarar verdikleri için değil; yaptıkları haksızlıklarla ruhumuzun ışığını söndürüp içimizdeki kötülüğün başkaldırmasına sebep oldukları için korkunç.
Baruch Spinoza (1632-1677)
İnsanlar, bize zarar verdikleri için değil; yaptıkları haksızlıklarla ruhumuzun ışığını söndürüp içimizdeki kötülüğün başkaldırmasına sebep oldukları için korkunç.
Baruch Spinoza (1632-1677)
Seni nirvanaya ulaştıracak, hayata ve dünyaya bakışını adamakıllı değiştirecek birkaç müzikal örnek sunuyorum. (Amma da iddialı bir cümle oldu bu yahu!) Değerini bilene, anlayabilene hazine bu besteler… Enverî besteler… İnsanı mest eder…
Oturacaksın… Eline alacaksın bir kadeh (içkiyle aranın iyi olduğunu sanıyorum), yaş üzüm rakısını (tercihi de sana bırakayım artık) boca edeceksin, rakımı yüksek bir yerden seyre dalacaksın It’s Talanbul’u!
Kulağından kalbine ağır ağır akan melodilerle içkinin etkisi mi, udun tınısı mı ruhunu ele geçirecek anlayamayacaksın; rakı solda sıfır kalacak, Enver ağabeyim ruhunun ücra köşelerine usulca sokulacak… Şaşırma. Atacaksın nârayı: Heyt! Sevdiğim ve sevemediğim tüm kadınlara! Senin nâranın öznesini/öznelerini bilemiyorum haliyle.
Öldürür de, tekrar diriltir insanı bu besteler… Halfouine adlı eserin “variation”u da var “içinde”… Hele bir “feedback” olmasın… Hele bir olmasın da gör bak!
Bir programın ilk olması, zayıf olmasını mazur göstermez; yalnızca acemiliği kayda geçirir.
O gece olan buydu: Davet ettiğiniz konuğu konuşturmadınız. “İnteraktif program” dediniz; fakat stüdyoda işleyen şey tek kişinin sinir eşiğiydi.
Sorun sertlik de değildi. Sertlik, yerinde olursa üsluptur. Sizinki üslup değil, tahammülsüzlüktü. Kafanıza yatmayan her cümleyi daha tamamlanmadan budadınız; sonra da ortaya çıkan kısırlığı seyircinin, konukların, hatta formatın üstüne bıraktınız. Ev sahibi olmayı, sözü kısmakla karıştırdınız.
Bir programcının asıl marifeti, farklı sesleri aynı masada diri tutabilmektir. Siz o gece masayı kurmadınız; masaya vurup durdunuz. Böyle olunca sohbet çıkmadı, çıkamazdı. Gerilim de formatın süsü zannedildi.
Daha kötüsü şu: Şiirden, felsefeden, dilden söz açılınca stüdyoya Hecin devesi girmiş gibi davranıldı. Oysa spor denen sahadaki hoyratlığın kökü tam da oradadır: düşünce kıtlığı, dil yoksulluğu, hayal gücü eksikliği. Tribünden sahaya çakmak atan ile stüdyoda sözü boğan aynı iklimin ürünüdür. Biri elini kaldırır, öteki sesini yükseltir. Aradaki fark, sadece mekân farkıdır.
O gece programınıza bir konuk gelmedi sadece; size bir imkân geldi. Onu da sabırsızlığınızla harcadınız. Sonra “neden interaktif olmadı” diye sormanız, yangını çıkaranın dumandan şikâyet etmesine benziyor.
İlk programınızdan sonra aynaya bakmanız için ille de sözlük yazarlarına, forum çocuklarına, tribün reflekslerine ihtiyacınız yok. Daha basit bir ölçü var: Stüdyodaki insanların yarısı sustuysa, sorun onların çekingenliği değil, sizin kurduğunuz dildir.
Kısacası: O gece televizyonda bir program değil, programcılık iddiasının prova kaydı vardı. Bu memlekette vasatı karizma zanneden çok olur. Ekran, bu yanılgıyı bir süre taşır. Bir süre…
“Mide gibi bir organa hiç eziyet edilirmi
Kokoreç ve Midye tava hertarafta yenilirmi
Kokoreç yemek için başka yere gidilirmi
Bunu böyle bileceksin, bunu böyle bileceksin”
Geçen hafta sonu Rick(y) Schroder ile Angelina Jolie’nin “pederi” Jon Voight’un mendil üstüne mendil ıslattırdığı filminin adıyla aynı adı taşıyan ve mantar misali çoğalan, süt kuzusu bağırsağından imal edilmiş ürünleri halka arz eden bir mekânda soluklandım.
Sakatat ürünleriyle aram olmadığı için, çeyrek ekmek arasında “tavuk şiş” yedim sağa sola bakına bakına. Bu bakınma, tıkınma esnasında bir “dörtlük” gördüm yazarkasanın bulunduğu bölümün tavana yakın bir yerinde. Okumaya başladım. İlk “dize”deki -mi ekinin bitişik haline “eklemlenen” “hertaraf/ta”yı da okuyunca… Bağırsak ne değişir ki sanki, umutsuzluğuna savruldum “yine, yeni, yeniden”…
Nispeten mürekkep yalamışların “heryerde”sini okumuştum da, “hertaraf/ta”yı ilk kez görüyordum. “Midye tava”yı es geçtim. Eh, bu bitişik soru eki sorunsalının salına atladığım gibi, kendimi dışarı attım. Yaya kaldırımında kırmızı ışığın yeşile dönmesini beklerken, mırıldanıyordum: -mi soru eki, kendisinden önce gelen sözcükten ayrı yazılır.
Bunu böyle bileceksin, bunu böyle bileceksin!
Pek güzel, güneşi gördünüz… Angelopoulos’u da gördünüz mü? Görmedinizse, tez elden görünüz. Theo Angelopoulos’u görün. Mukayese edin. Bu mukayeseyle Mahsun’u şereflendirin.
Üstat Angelopoulos’un 2008 tarihli “Zamanın Tozu” (The Dust of Time) adlı filminde, müzikler her zaman olduğu gibi, gece gibi saçlarına yıldızlar düşen Eleni Karaindrou’dan başkasının değil. Ruhumuzun ücra köşelerine kandil tutuyor yine. Bir şifacı gibi, ruhumuzu sağaltmaya çalışıyor notalarla… Bilmiyor, yaralarımız daha da derinleşiyor oysa…
Mukayese etmek iyidir dedik ama bu kıyastan haberi olsa Mahsun gurur duyar da, Theo üstat mahzun mu olurdu acaba? “Emeğe saygı”da kusur etmez, “görkemli” sahneler hususunda sükûnet dersi verirdi belki Kırmızıgül’e… Uzun sekansların mütevazı ustası Theo Angelopoulos’un tüm filmlerine sinen o hüzün, geçmişin o kabuklaşmış yaralarını iyileştirmeye çalışan o sakin tavır yok mu! Am’rikan filmlerinde dur durak bilmeyen delicesine kurguya inat, Barça’nın insanın başını döndüren bol hazırlık paslarından sonra, “netice”ye giden futboluna benzer uzun planlarla bezeli sahnelerinde ne kadar az kurgu o kadar film mantığı egemendir. 2004 tarihli The Weeping Meadow’un unutulmaz “beer hall dance” sekansına zırt pırt sansür uygulanan meşhur paylaşım sitesinden bakmanızı tavsiye derim. Müziğin kudretini göz ardı etmeden… Nuri Bilge Ceylan’ın favori yönetmenidir zannımca Angelopoulos. İkinci Yeni’nin “papaz”ı Ece Ayhan, şiirini beğenmediği bir şair için “uzun bir yeteneksizlik” yazmış vakti zamanında. Angelopoulos üstadın sakin, dolgun, hayatın ta kalbinden söküp çıkardığı teatral planlar da “uzun” bir kuğu boynu gibi “upuzun” zarafet!
Daha ilk haber cümlesinde dilin sürçüyor. Gece bültenlerinde “dil sürçmesi” ortalaman “3”ten aşağı değil! Tamam, hoş kadınsın; tamam “entel spiker” Banu Güven’i solladın baygın bakışlarınla. Tamam, kadın görmemiş erkeklerin çoğunlukta olduğu bir memlekette hayran bulmakta zorlanmazsın ve hatta “in” sensin (Bkz. “incense”) “seksi haber spikeri” klasmanında ve dahi anonimliğin tadını doyasıya çıkaran sözlükçüler âleminde belli bir popülariten var, tamam ama tökezlemelerini o davetkâr, o çapkın gülüşünle, o gülüşünü süsleyen “ben”inle, o ölçülü dekoltene düzülen methiyelerle daha ne kadar örtebileceksin?
Bu dil sürçmelerini erkek bir haber spikeri yapsaydı, “tematik” NTV’de ne kadar barınabilirdi acaba? Bunu sor kendine ve şu sürçme sorununa bir hal çaresi bul lütfen. Başını çok sallıyorsun. Ellerini de… Bundan “erkeg” seyircilerinin pek şikâyetçi olduklarını sanmıyorum elbette. Ancak, “tematik” bir TV kanalında bu tür jestler kendine güvenin göstergesi değil, haberin önüne geçen, haberi gölgeleyen tavırlardır. Ama ne gam! Senin şahsında, “tematik” televizyon kanallarının bütün spikerlerine soruyorum: Ülkü Kuranel, Başak Doğru, Sevim Canbaz, Şengül Kılıç, Jülide Gülizar, Nermin Tuğuşlu… Bu isimleri duydun(uz) mu? Bir büyük şirketin sponsor olduğu “üç büyükler”den birinin (“bayan” değil!) kadın voleybol takımının oyuncuları değil bu isimler! Onlar “sipıkır” değil, onlar “sunucu”.
Eli yüzü düzgün, kozmetik sektörünün tezgâhından çıkmış ekran güzellerini, az buçuk mürekkep yalamış ve hiç mürekkep yalamamış “erkeg” seyircilerin hayallerine, “gaste”lerin arka sayfa güzelleri misali, meze olarak sunmayı görev belleyen “tematik” kanallarımız bu huylarından ne zaman vazgeçecek acaba?
Gayet iyi biliyorsun ama… Sağ elini bel hizasında tutup dört parmağını açıp kapayarak veda edişine pek çok erkek “seyircin” hasta! Ben mi? Jan Garbarek’ten Hasta Siempre yorumuna hastayım! Hem de fena halde!
Not: “a HBR” (Hıbır’ı hatırlayanınız var mı?) adlı kanalda, “A4/Gece”yi sunuyor şimdilerde, o ünlü dudak büzüşleriyle, abartılı jestleriyle… “Ben”ini de konuşturuyor tabii. Hele hele 01.06 ile 01.26 arasındaki el kol hareketleri o kadar yapay, o kadar yapay ki! Özellikle 01.20-01.26’ya dikkat! Acemi tiyatro oyuncuları gibi yapmayacaksınız Gülay Hanım. Bunları size kim öğretiyor Allah aşkına? Akıl hocanız kim? “Gibi yapmak”ın da bir haddi hududu olmalı. El kol, parmak hareketleriniz çok rahatsız edici olmasının yanı sıra gülünç de… Haber metnini tertemiz bir diksiyonla okuyun, bu yeterli. Gereksiz jestlerle sadece hazin bir görüntü veriyorsunuz. Bu tür sunumunuzun çok başarılı olduğunu söyleyenlere de itibar etmeyin. Benden ikaz etmesi. Vasatiyetin hayatın her alanında pis pis sırıttığı bir devirde, bu ikazları kim umursar, o da ayrı bir mesele. Son olarak, NTV’deki halinizi aratır halde olduğunuzu da not düşeyim.
http://www.seyretsen.com/gulay-ozdem-ile-a4-gece-10-06-11-a-haber-10816