Tag Archives: Dilbilgisi

Özerhisar’ın “menşei”

gumrukrehberi.gov.tr, “Menşe, bir malın ekonomik milliyetidir. Menşe kavramı, bir malın taşıdığı ekonomik değerin, hangi ülkeye ait olduğunu ifade eder.” diyor.

Arapça “menşe” kelimesi, “bir şeyin ortaya çıktığı, meydana geldiği, neş’et ettiği yer, kök, kaynak, asıl” anlamına gelir ve çekim eki getirilerek “menşei” yazılmaz.

Ayran tercihim Özerhisar’dır. Tadıyla büyük büyük marketlerde satışa sunulan ayranlara fark atar da “Menşei Ülke” yazımıyla beni üzmüştür. Yeni partilerinde “Menşe Ülke: Türkiye” olarak düzeltecekler midir sizce?


UGİ buna çok kızar, nedir bu virgüllü bağlaçlar!

Garanti BBVA, reklam harcamalarına çuvalla para döküyor, UGİ’li mugili pek bi’ teknolojik iletişim (!) çalışmaları yapıyor; fakat bağlaçtan önce virgül kullanılmayacağını bil-mi-yor!

Olmuyor UGİ, vallahi hiç olmuyor BBVA Garanti! Bi’ haber ver abilerine, ablalarına oldu mu UGİ?


Reklam meklam: Halden ve Türkçeden anlamayanlar!

İşe gidip gelirken sağda solda gördüğüm reklamlarda yalan yanlış kullanılan noktalama işaretlerinden, Türkçenin engin birikimini hiçe sayan acınası ifade biçimlerinden duyduğum hüznü yazıya dökmekte zorlanıyorum. Hem işini ifa ederken Türkçe kelimeler ve o kelimelere farklı vurgular katan noktalama imleri kullanacaksın hem de bunları yerli yerinde metne yediremeyeceksin… Sonra da ismini cismini yazmaktan korkan üç beş ödlek, birkaç tabansız bana klavye delikanlılığı yapıp efelenecek… Yok öyle yağma!

İşini iyi yapamıyorsan, layıkıyla yapmasını beceremiyorsan, sana kandil tutana saldırmadan önce kusurunu kabullenip o açığını örtmeye çalışacaksın. O kadar! Lamı cimi yok! Gariban Kırık Potkal’ımda neyi yazıp yazamayacağımı adını sanını vermekten korkanlardan öğrenecek değilim. Beğenmeyen okumasın, gıcık olan tıklamasın! İnternette sörf yapma hürriyeti var. Dünya kadar blog, web sitesi var. Oralara seyirtin, hadi, ne duruyorsunuz! Tutan yok sizi! Bu da “özlü söz”ümüz: Yarasalar rahatsız oluyor diye, güneş parlamaktan vazgeçmez.

Şimdi Vakıfbank’ın “halden anlayan” Acun Ilıcalı’yı kullandığı reklamına bakalım. Ona bakmadan önce, “halden anlayan” Acun Ilıcalı’nın “Yetenek Sizsiniz”de, sahneye adım attığı anda heyecandan tir tir titreyen illüzyon meraklısı Kütahyalı Halil Yusul’la nasıl kafa bulduğunu, nasıl ince ince dalga geçtiğini de not edelim. “Halden anlayan” adamdan daha şefkatli, insancıl bir yaklaşım beklenir(di) oysa. O Kütahyalı Halil Yusul, Kanal 7’de birkaç yıl önce yayınlanan “Yetenek Avcısı”nda gayet kontrollü bir sunum yapmış bütün acemiliğine rağmen üstelik.

Vakıfbank’ın halden anlayıp anlamadığını bilemem ama bu ilanı hazırlayanların, bu işe onay verenlerin Türkçeden anlamadığı kesin! “Noktalı virgül”den sonra cümle büyük harfle başlamaz. Özel isim kullanılacaksa noktalı virgülden sonra, o zaman cümle büyük harfle başlar.  2001: A Space Osyssey’deki “HAL 9000” ise cümlenizin öznesi, mesele yok tabii! “Noktalı virgül” yerine “:” koyamayan reklam ajansının “kreatif” ekibi birkaç kuruşlarına kıysınlar da bir yazım kılavuzu alıp hatmetsinler bir an evvel!


Reklam meklam: “SÜPER FİNAL”e gel vatandaş! Üstelik “baş başa”!

Benim meselem Türkçeye ihanet edenlerledir. Benim meselem Türkçeyi katledenlerledir. Benim meselem Türkçenin namusuna tasallut edenlerledir. Benim meselem Türkçenin doğurgan bünyesini iğdiş edip “süper”, “yaşam”, “keyif” üçlüsüyle gününü gün edenlerledir. Benim meselem deyimlerini, atasözlerini ve dahi argosunu bilmeyenlerledir. Benim meselem ölümüne önem verilmesi gereken ayrıntılara burun kıvıranlarladır. Klişe deyişle, “büyük resme” ve onun mantığına bakmaya çalışıyorum karınca kararınca. Hatalarım yok mu? Var elbette.

Türkçeyi tuvalet kâğıdına döndürenlere veryansın ediyorum tabii. “Aşklar da özen ister” demiyor muydu Cemal Süreya? Türkçe özen istemez mi peki? Şöyle düşünelim: Bembeyaz, pırıl pırıl dişlerinizin arasına sıkışıp kalmış siyah zeytin artığı veya maydanoz kalıntısı nasıl bir intiba uyandırır muhatabınızda? Mesele budur. Buna kafayı takmak gerekir. Türkçe, Lamborghini nasıl üretiliyorsa o hassasiyetle, o titizlikle kullanılmalıdır. Özene bezene, pür dikkat, hassasiyetle, kılı kırk bir kez yararak… “Kartal görünümlü Şahin”lerin devri bitsin artık!

Haa, bunları niye mi yazdım? “Yayıncı kuruluş” rumuzuyla belleklerde yer eden şirketin keyfinin kâhyası olan TFF, milletin bir vekilinin de “yorumcu” olduğu “Digiturk”ün muhtemel ziyanını yamayabilmek telaşıyla ve kimi kurumları, kişileri memnun edebilmek gayesiyle, Süper Toto Süper Lig’de lider olan takımın yöneticilerine derin bir “of” çektiren “play-off” uygulamasına müşteri çekebilmek için “Süper Final” ilanları hazırlatıp İstanbul’un muhtelif semtlerine, köşelerine bir reklam çalışması yerleştirmiş.

Başlığımıza bakalım önce: SÜPER FİNAL. Metni de şöyle: 34 haftanın en iyileri Süper Toto Süper Final’de baş başa. O zaman Allah bir yastıkta kocatsın! Bu nasıl bir irtifa kaybı böyle! Reklam sektörüne dair laf edebilme cür’etini göstermem, “rasyoneli müşteriye açıklanmış” işler hakkında bir çift laf etmem “yetkili merci” olmadığım için hoş görülmese de demokrasi müsameresinin doludizgin oynandığı güzelim memleketimde vatandaşlık hakkımı kullanıp bu reklam çalışması için (de) birkaç paragraflık itirazımı tarihe kaydedeceğim.

Güzel kardeşlerim benim! Öncelikle Allah müstehakınızı versin! Vural Sözer üstadımın “Dil Haşlama”sı ile “İkilemeler”inden haberiniz yok, peki, TDK’nin internet sitesinden de mi haberiniz yok yahu? Bu nasıl bir cehalettir, bu nasıl bir aymazlıktır ve bu nasıl bir kendi diline bigâne kalmaktır böyle! “Baş başa” yazabilenler, “bigâne”ye laf ederler muhtemelen. O halde “yabancı”, “ecnebi”, “Fransız”… Yeter mi?

Yahu “baş başa” mı anlatır, bu “SÜPER FİNAL”i, “yapay” da olsa sözüm ona bu heyecan kasırgasını? “Baş başa” ne demek, hiç düşündünüz mü? Yok mu içinizde Türkçe bilen bir Allah’ın kulu? “Aaa, sorun”a gülen bir nesilden, hata yaptığında da “oops” çeken bu “dokunmatik” jenerasyondan çok yüksek hassasiyetler mi beklemekteyiz yoksa? Şu ifade kabızlığına bakın! İsyan etmemek mümkün değil! Süper Lig’de ilk dörde giren GS, FB, TS, BJK… Aralarında kıran kırana maç yapacaklar… Buna da “SÜPER FİNAL” diyeceksiniz… Ve kullandıkları ikilemeye bakın hele: Baş başa. Yahu, baş başa verilip bir mesele (Aaa, sorun!) üzerine konuşulur, müzâkere edilir… El ayak çekilince iki kişi/sevgili/dost baş başa kalır… “Birleşik zarf”tır o “baş başa”nız ve kıyasıya maç yapıp Süper Toto Süper Lig’in şampiyonu olacak takımı belirleyecek bu “büyük” maçlar baş başa oynanmaz! Bu ilan metnini ortaya çıkaranların, sevgilileriyle baş başa kalıp kalmadıklarını epey merak ediyorum.

Şöyle olacak galiba: “34 haftanın en iyileri baş başa” verip Simon Kuper’den girip Eduardo Galeano’dan çıkacaklar, yine baş başa şikenin etimolojisini irdeleyip Karl Marx’ın “halkın afyonu” tanımlasını masaya yatıracaklar… “Baş başa” ne demek bil-mi-yor-su-nuz! Kuru kuru “kreatif direktör”, “copywriter” unvanlarıyla caka satmakla olmuyor bu işler! Cem Yılmaz’a bayılırsınız. Ne diyor espri önderiniz: Eğitim şart.

Baş başa şu demek: “Başkaları olmadan birbirleriyle, yalnız olarak, başkalarından ayrı, kendi aralarında beraber olarak” demek kardeşlerim! Artık öğrenin. Metniniz de şöyle olmalıydı en azından: 34 haftanın en iyileri Süper Toto Süper Final’de karşı karşıya. Hatta “nokta” yerine, “ünlem” de koyabilirdiniz. “Ünlem”i de pek seversiniz.

“Reklam sektörü yengen” yazmak bana, belki inanmayacaksınız, büyük azap veriyor. Deyimlerimizi, atasözlerimizi, hele hele İngilizcede bulunmayan muhteşem ikilemelerimizi dibine kadar öğrenin artık. Mesleğinize saygı gösterin. Kendinizi dev aynasında seyretmeyi bırakıp ekmek yediğiniz işinize dev pertavsızlar tutun. Türkçeye tutunun. Az daha gayret edin, beni sizler var etmeyin!

Not: “Sanat yönetmeni” kardeşime de şunu demek isterim. Boğaz Köprüsü’nde gördüm ilkin “SÜPER FİNAL”inizi. Görür görmez, televizyon ekranlarını parselleyen “balcı” bir firmanın işi epey büyütüp “billboard”lara terfi ettiğini zannettim. Stadyum görseli pek olmamış. Cam kavanozdan fırlayan bir “bal topu” gibi gördüm ilk etapta. Algıda seçicilikti/r belki. Kahvaltı etmeden evden çıkmamak gerekiyor.


“Heyecan yapanlar”a FTS iyi gelir, laksatif etkisi tescillidir!

Dikkat: Bu yazı Facebook ve Twitter kullanıcıları için uygun olmayabilir.

İstanbul’da toplu taşıma araçlarını kullananlar, “BEKLEME YAPILMAZ” ikazının yazılı olduğu levhaları görmüştür. Hiç unutmam, bir televizyon programında Halit Kıvanç da bu hususa parmak basmıştı… da ne olmuştu? Parmak basanların önce parmakları, daha sonra da suratları mosmor olur. Her neyse, gel de Erich Maria Remarque’ı anma!

Geçen haftalarda “Gak Guk” isimli programda, komik olduğu düşünülen bir videonun altında zuhur eden “HEYECAN YAPTI”yı da görünce… “Zaman aşımı”nın hukuku, adaleti aştığı günler yaşanıyor yapayalnız memleketimizde. Bu “yalnız”ı uzaktan (uzağa) kesen eski kulağı kesiklerin olduğunu Petek Dinçöz duydu ayol! Bim, bam, bom! Tarihçiler; lâkin “fetih” filmlerine, “harem” dizilerine işkembeden “consulting” yapanlar değil, essah tarihçiler, yazacaktır bu bomçikolimbo günleri… Öyle ümid ediyorum sevg ı l ı m!

Siyasetin subliminal yönlendirmelerle hallaç pamuğu misali atıldığı bu sürecin sulandırılma aksiyon planı dur durak bilmeden, altınoklutunalıkekeçlifatmalıalilialçılıbaranlınazlılı bir çemberde gül yağını sürüştürürken, yalan yanlış kullanılan “yapmak” fiilini kim takar! Beyin iğfal şebekeleri bütün çiğlikleriyle, eğri büğrü dişleriyle, bütün şebeklikleriyle algılarımızın, kalplerimizin ince ayarlarıyla oynamaktalar. Dedeler diyor ki: Bunların hepücüğü astar!

Devam edelim. Birkaç ay önce 10-15 yaş arası çocukların gözde dizisi “Pis Yedili”de işittim, “eylem/fiil” kullanımındaki kulak tırmalayan bahis konusu “heyecan yapmak”ı. Dizideki kadın (çok hassaslar için “bayan”) öğretmen, erkek öğretmeni evine (bir kafe de olabilir) davet edince, erkek öğretmen afallıyor, hık mık ediyor. Kadın öğretmenin iç sesini dinletiyor bize senaristimiz: “Tabii heyecan yaptı.” Yapsın bakalım!

Dil fakirleşmesi, Türkçe kullanımındaki kabızlık (tıbbîyeli kardeşlerimiz buna “konstipasyon” diyor) böyle bir şey işte. Dizi senaryolarından gazetelere, dergilerden reklam metinlerine, sunuculardan başıbozukluğun hüküm sürdüğü levhalara… Habis bir ur misali yıldırım hızıyla yayılıyor bünyeye kirli, hastalıklı Türkçe. “Yapmak” eylemini “joker” kabilinden kullanmayana tuhaf tuhaf bakıyorlar neredeyse.

“Aşk yapmak” nece? Bu “heyecan” denilen şey nerede yapılıyor? Peki, kiloyla mı, metreyle mi satılıyor? “Beklenmez” yazmak ayıp mı yoksa? “Heyecanlanmak” edebe, ahlaka mugayir mi? İnsan “heyecan yapmaz”! İnsan “heyecanlanır” hey! Oooo, İlahî Komedya!

Heyecanlanmayıp “heyecan yapanlar”ın, Kanal D’nin son dizi bombası “Yalan Dünya”da Çağatay karakterini canlandıran Hakan Meriçliler’den duyduğu “İlahî Komedya”yı deli danalar gibi arama motorlarında araştırıp araştırmadığını pek merak ediyorum.

Çağatay, Orçun veya Selahattin… Bu üç karakterden birinin elinde, “İnferno-Purtogorio-Paradisa” bölümlerinden meydana gelen, Dante Alighieri’nin 1307-1321 yılları arasında yazdığı ve 14.233 beyitten müteşekkil, Toscana lehçesiyle kaleme alınmış “Divina Commedia”ya, Polat Alemdar’ın Abdülhey’in yasını tutarken elinde gezdirdiği, kameranın ise özene bezene odaklanıp gözümüze gözümüze soktuğu, “Kurtlar Vadisi”nin senaryo yazarlarından Ahmet Turgut’un “Bozkırın Sırrı” kitabına yapılan o kıyak “ürün yerleştirme” çok yakışırdı doğrusu.

Neyse, siz yine de kalbinizi ferah tutun, belli olmaz. Ve sakın heyecanlanmayın!


“Tess” okuyan tereciye satar mı tere, oturdum klavyenin başına nefes nefese!

Roman Polanski’nin dünya kadar çağrışım yaptırtan ismini dilime dolamadan önce… Thomas Hardy’nin (1840-1928) epey sansasyon yaratmış önemli romanını (“Tess”) metroda okuyan bir erkek gördüm de… İs kokulu İstanbul’da… Sabah sabah… Yüzler beş karış… Fondötenler mahmur… Ayakkabılar çamurlu… Sakal tıraşları falsolu… Çağrışım atları şahlandı içimde, Kişinev’e gitmeye teşneydiler kişneye kişneye…

Thomas Hardy’nin, Laurel Hardy’ye beni götürmesini, oradan da Ferdi Tayfur’un (Bu Ferdi başka Ferdi! Dublaj harikası Adalet Cimcoz’un ağabeyi “Arşak Palabıyıkyan”ı arşa taşıyan muhteşem Ferdi!) enfes dublajcılığına dair birkaç kelam etmeyi de zar zor engelliyorum. Engelli yorumlar bunlar vatandaş! Koş Çıplak Vatandaş koş! Herkes şaşar da Vatan Şaşmaz!

“Tess 19. yüzyıl İngiltere’sinin toplumsal yargılarını ve bireysel analizlerini içeren, estetik düzeyi yüksek, lirik bir hikâyedir.” Kitabın arka kapağında yazan bu. Polanski, Nastassja Kinski’nin 18 yaşındaki güzelliğini, tam adı “Tess of the D’Urbervilles” olan romanı “Tess” ile tescilleyip pek çok erkeğin başını döndürme planında oldukça başarılı olmuştu. Herkes döndü amma ben dönmezem yolumdan! Kısacası şu: Tez okunması gereken klasiklerdendir “Tess”, tere eşliğinde kesinkes!

“Tess” okuyan da “ayniyle vâkî”, hayatımız yamalı bohça misali melez üstü az sentez! Artık açalım bir parantez: Pek çok reklam yazarı, “kreatif” bu tür doğurgan kelimelerle yapılan esprileri “demode” bulmakta. Bizzat şahidim. Bezgin değilim, hiç değilim tedirgin. Rahmetli Cenk Koray da severdi bu tür esprileri. Fırt’ta yazardı. Çarşaf da alırdım yanında. Kızlar çıtı pıtıydı. Penguen ile Uykusuz kardeş şimdi, kızlar giymiyor artık entari. Birkaç örnek: Adam tez yazmış, karısı çabuk okumuş. Adamın evi yanmış, odaları düz. Adamın penisi yokmuş, telefon etmek için sterlin bozdurmuş. Adam metresine üç yüz lira vermiş, üç metre kumaş almış. Adam vitesi bire takmış, ikiye tuk!

Şimdilerde bu tür kelime oyunları “kıl” ve “banal” bulunuyor, sanal âlemin kalemşorlarınca da… “Vurgu” alıştırmaları (“Temrin”i de hatırlayalım ki, “tiyatora” sevenlerin gönlü neş’e dolsun, Afife Jale’nin de ruhu şâd olsun!) hususu çok önemli. Özellikle spor ve haber spikerlerinin “frikik”lerini arayıp duran bir abazan güruhu var ki, bunların “arama motoru terimleri”ndeki mide bulandıran “terim”lerini okuduğunuzda insanlığınızdan utanasınız an meselesidir. Özel kanalların kadın spikerlerinin haber metnindeki vurgularına, tonlamalarına, artikülasyonlarına kafalarını takmaktan uzak bu güruhun tenasül uzuvlarına taktıkları tek şey ise varsa yoksa “frikik”… Baldır bacak arıyorlar, “capture” peşinde koşturup duruyorlar. Bu “frikik” meraklısı sürü, pornonun her türüne ulaşabilme olanağına sahipken, akılları sıra “ulaşılabilir” gördükleri kadın spikerlerin bel altı görüntülerini ellerine geçirip hayallerine meze yapma aşkıyla sabah akşam “bilgisunar”ın karşısına çörekleniyor.

Sözüm, Kırık Potkal’dan habersiz spikerlere! Aşağıdaki temrinleri okuyun sabah, öğle, akşam. Termin mi? Yok. Özgürsünüz. Hele hele siz Simge Fıstıkoğlu… Pelin Çift’e ne oldu sahi? Ünlü magazin figürü Bayülgen’in programında dediniz ya: İnsanları güne hazırlayacağız… Kulağım tırmalanıyor sabahları Doyaş’ta. HT açık da… Gazetelerden seçilen köşe yazılarını vurgusuz, ruhsuz okuyorsunuz. Diksiyonunuz feci. Olmuyor öyle eflatun gömleğin altına giymekle siyah mini! Soyadınızdan mülhem size “fıstık gibi” demeleri beni kesmez! Böyle gidersek bu yazı tükenmez.

Sedaaa, Peliiin, Simgeee, Sineee, Dilaraaa, Selvinaaaz, Sonaaay, Ekiiin, Tuğbaaa… Termin yok ama temrin var! Aşağıda: Selimiye’de sekiz bin sekiz yüz seksen sekiz semerli seçkin semerci sedefçi Sefer’e senetsiz sepetsiz semer verdi. Yetti mi? Bir tane daha ve kısa mı kısa: Bu mumcunun mumu umumumuzun mumudur. Devam: Bizde bize biz derler, sizde bize ne derler? Hız kesmek yok. Son: Pireli peyniri perhizli pireler tepelerse, pireli peynirler de pır pır pervaz ederler.

Bu yazıyı hitamına erdirirken Cenk Koray’ı bir kez daha anıp şu doğurgan cümlelerle veda ediyorum. Kıl mıl ama “vurgulama”nın, “boğumlama”nın önemi açısından ıskalanmaması gerekiyor penisini her şeyden aziz bilip meni menden geçiren, mendireklerde menisi tükenesice sivilceli bebeler ve kozmetik mağduru spikerler! Buyrunuz. 1- O kaça, bilir mi? 2- O kaçabilir mi? 3- Okacha bilir mi?

Eyvallah!


Okuyalım, öğrenelim: “Tasviye”

TASFİYE yazmanızı TAVSİYE ediyorum.


Afiş mafiş: Kaçıncı hüsran bu?

Kurtuluş Son Durak filminin “resmî” sitesinden Ayten Soykök’ün canlandırdığı karakter Gülnur için yapılan “art”istik bir çalışmaya bakalım. Artık yazmaktan usandığım “bi” ve “birşey” umursamazlığı berdevam burada da! Maşallah.

“Bir”deki harf düşmesini “Bi'” olarak yazmak bu kadar zor olmamalı. Hele şu “birşey” hastalığı… Ama ne! Yazacağınız şu: HAYAT Bİ’ DEĞİŞİK BİR ŞEY. Bu kadar yahu! “Bir şey”i yapıştıranları biliyoruz da… Bi’ de “herhangibir” yazanlar peyda oldu son zamanlarda! Özellikle internet âlemindeki “banner”larda bu sakat yazıma rastlıyoruz. Gönül “herhangibirşey” yazımını görmeyi de arzuluyor tabii!

“Birşey” yazanlar, “fular”ın, elbisenin de bir “şey” olduğunu düşünseler… Arapçada “nesne”yi imler, başımız sıkıştığında imdadımıza yetişen bu “şey”. Çoğulu ise “eşya”dır. “Nesneler, şeyler” demektir. Hakkınız var elbette; meşhur “Kadınım” şarkısındaki “Eşyalar toplanmış seninle birlikte, sen kadınım” sözündeki “eşyalar” yazımı, galatların en meşhurudur! Türkçe söylemek böyle bir şey işte kadınım, böyle bir şey!

“Birfular” yazmayanlar, “birelbise” yazmayanlar, “birşey” yazmakta bir beis (“sakınca, “engel” canım) görmüyorlar ne hikmetse! Kurtuluş Son Durak ise Türkçe kaçıncı durak? Bu kaçıncı hüsran?


Tabela mabela: “R”de “Süper Tasaruf”!

Şu tanımı okuyalım öncelikle: “Bir şeye sâhip olma ve sâhip olduğu şeyi istediği gibi kullanma yetkisi.” Devam edelim: “Bir nesneyi, özellikle parayı dikkatli ve idâreli kullanma, israf etmeme, tutumluluk, iktisat.” Para, mal mülk artırma (“arttırma” da olur), biriktirme de, “tasarruf” kelimesiyle karşılanır. Hiç de fuzûli işlerle uğramamış olan büyük Fuzûli, “bir kadına kocalık muamelesinde bulunma” anlamıyla da kullanmış “tasarruf” kelimesini: “Halka hûblardan visâl-i râhat-efzâdır garaz / Âşıka ancak tasarrufsuz temâşâdır garaz”

Böylesine katmanlı bir mânâ ihtiva ediyor bu nezih “tasarruf” kelimesi. Arapça “şarf“, “harcamak, döndürmek, sarfetmek”ten “teşarruf“. Tasarruf etme alışkanlığını çocukluğumuzda ailemizden ediniriz umumiyetle. Bayram harçlıklarımı bir çırpıda bitirmememi tembihlerdi annem. Balondu, tabancaydı, laklaktı, toptu vb. oyuncakların hepsini almamamı, harçlıklarımı biriktirmemi; kısacası “tasarruf” etmemi nasihat ederdi, anlayabileceğim bir şekilde. Zaman denen o devâsâ süpürgenin önüne kattığı seneler tarihin çöplüğüne gitti. (Orhan Pamuk’un “aklımın sineması”ndan kötü değil bu benzetmem değil mi?) Koca kazık halimizle şiire heves ettik her Türk genci gibi… Hevesimin (“Heves” de kepenk indirdi) lavları şiire püskürürken şair ağabeylerimden ilk ikazlar da gelmekte gecikmemişti: “Dilini eskitme. Şiirini arındır. Sözcük tasarrufu yap.” Ah o tasarruf! Ne zaman “tasarruf” kelimesini okusam/duysam, şiirdeki sözcük tasarrufu nasihatini hatırlarım. Şöyle bir şey karalamıştım: “ah tasarrufun fazileti / şiirin eli sopalı abisi / attım gitti işte son dizeyi”

“Mashattan” tesmiye edilen yere epey yakın bir yerde bulunan Office 1 Superstore adlı ofis malzemeleri, kırtasiye araç gereçleri satan mağazaya ara sıra uğrarım. Bu ziyaretlerimden birinde gördüğünüz kareyi fotoğrafladım. Dilde ve şiirde tasarruf ilkesini savunanların bu cüretkâr “tasaruf“a ne diyeceklerini merak ediyorum.

“İşin gücün mü yok be adam” bakışlarına mâruz kaldınız mı hiç? “Sandaviç, sandeviç, sandöviç” yazımlarının yanlışlığını gayet munis bir lisanla söylediğim büfe/restoran ilgilileri, “işsiz güçsüz adam” ve “aklından zoru olan adam” konumumun altını kalın kalın çizerler. Ek olarak, “uzaylı yaratık gören adam” bakışları da sıklıkla karşılaştığım bir bakış şeklidir. Eee, ne de olsa bakışlarının, davranışlarının mutasarrıfı onlar!


Reklam meklam: Avea, bu “fasülye” kaç lira?

2011’i 510.000 yeni abone kaydıyla kapadığı için göbek atan GSM operatörlerinden Avea, bu kutlu ve de mutlu hadise için eski televizyon reklamlarından bir nev’i “kolaj” hazırlamış ve biz tüketicilere sunmuş.

Tamam, buraya kadar bir mesele yok ama bir dönem “anchorman” Reha Muhtar’ın dillere doladığı “Teşekkürler Türkiye”den mülhem “TEŞEKKÜRLER FASÜLYE” beni kendimden geçirdi. Geçirmekle kalsa yine iyi! “FASÜLYE” yazana da, yazdırana da bir güzel geçirmek istedim, ekrandan yüzüme pis pis sırıtan “FASÜLYE”yi her gördüğümde!

Bu nedir ya! Bu nasıl bir sallapatiliktir hanımlar, beyler! Bu ne sakilliktir canlarım! Haa, şimdi denecektir ki; halk “fasülye” diyor, sokağın dilini kullandık, “fasulye” demesi zor vıy vıy da vıy vıy… Birkaç tutam halk dalkavukluğu, üstüne de göz kararı ve üst perdeden “reklamcı dili deforme ederek yaygın telaffuzu egemen kılar” pozörlüğünde, muhatabını ciddiye almaz “kreatif” vızıldalamalar eşliğinde ebemin örekesinden girilir, “rasyonel”i izah edilmiş bir işe hangi hakla laf edebildiğimden çıkılır çıkılmasına da… “Bu fasulya yedi buçuk lira” bile zor eder be koçlar!

Yarattığınız tiple(mele)re adam gibi koyacaksınız isimlerini cici hanımlar, cici beyler! Birinin adı “Fa-sul-ye”, diğerinin adı “Op-tik” olacak. Ortalık “iddia”nın yanlış, “iddaa”nın doğru olduğunu zanneden çocuklardan, gençlerden ve koca koca adamlardan geçilmiyor da… Şu “fasülye”niz için nefesimizi tüketmeyelim hiç değilse!

“Lütfen… Bilinçlenelim.”