Tag Archives: Hayat

Dilin Naylon Vicdanı

Bir ilan gördüm; “klark” çeke çeke yamulan o kelime yine boy göstermiş: inovasyon. Yanında da “Japonlar’ın” yazıyor. Caka ile perişanlık el ele! Bu memlekette ayrıntı ve nüans bozulunca iş sırıtıyor; bir apostrofu yerli yerinde kullanamayanlar kelimeyi tapınağa çevirip içinde âyin yapıyor. “İnovasyon” dendi mi iş bitmiş sanılıyor. Oysa iş, daha başlamadan orada yerle bir oluyor.

Bizde inovasyon çok acayip bir tören. Sahne hazırlanıyor, sunum açılıyor, biri “insight” diyor, öbürü “touchpoint” diye tamamlıyor, bir başkası “disrupt” diye göz kırpıyor. Sonra herkes birbirine bakıyor: Tamam mı? Hem de ne biçim!

“İçgörü” dedikleri de eski bir hakikatin afili bir etikete çevrilip pazarlanmasından başka bir şey değil. Çarşıda iki dakikada söylenecek şeyi İngilizceye yatırıp sektörel vaftizden geçirdikten sonra kendilerinden geçiyorlar. Network dedikleri de eski ahbap-çavuş işine yeni ceket: Torpilin “profesyonel iletişim” sürümü. Bi’ link ediniverin işte! İtibarın muskası belli: inovasyon, içgörü, sürdürülebilirlik. Sonra herkes o sahte statüye secde ediyor karton bardaklarla…

Bu putperestliğin en sevmediğim tarafı günah çıkarması. Ürün kötüyse “iletişim stratejisi” deniyor. İnsanlar sabaha kadar çalışıyorsa “kreatif süreç”… Kırılan, ezilen, sömürülen birileri varsa “kreativite sancısı” deniyor. Dil gerçeği yumuşatıyor, sonra bir güzel paketleyip ortadan kaldırıyor.

“Kurumsal Türkçe” ise bunun için biçilmiş kaftan! Son yılların en “maymuncuk” kelimelerden biri (“baba”sı “sıkıntı”dır) “aşama”. Her deliği uyuyor, her kapıyı şak diye açıyor. Bir iş mi gecikti? Bu aşamada… Bir haksızlık mı oldu? Sonraki aşamada bakılacak… Bir karar ileri tarihe mi atılacak? Şu aşamada uygun görülmedi… Kim uygun görmedi, niye uygun görmedi, kimin hakkı yenildi, kim oyaladı? Yok.

“Aşama”nın bu kadar sevilmesi tesadüf değil. “Hamle” dersen niyet sorulur; “rütbe” dersen hiyerarşi görünür. “Merhale” dersen yolun çilesi devreye girer; “safha” dersen zaman ve dönem kokusu… “Pâye” dersen kimin kimi yükselttiği görünür; “aşama” ise hepsini aynı plastik torbaya doldurur. Cümleyi dümdüz eder, gerçeği düzler; “günün sonunda” değil, nihayet vicdanı da dümdüz eder. Yoksa yamultur mu? Sis basınca etrafı sorumluluk keyif çatar.

O yüzden bu kelime yalnız lugat meselesi değil, bir dil ahlakı “sorunsalıdır”. Nasıl, “sorunsal” ile daha akademik daha havalı oldu değil mi? Doğru kelimeyi seçmek, gerçeği de seçmektir. Yanlış kelimeler yalnızca yanlış olmakla kalsa iyi, onlar düpedüz korkaktır. Sivrilikleri örter, faili gizler, suçu da yılışa yılışa törpüler. Toplantı notlarında, strateji belgelerinde, bakanlık açıklamalarında, şirket sunumlarında aynı terâne: “Bu aşamada değerlendirilmiyor.”, “Şu aşamada uygun görülmedi.”, “Bir sonraki aşamada ilerleyeceğiz.”

Piyasanın bu plastik dili gündelik hayata sirâyet ederken “baba” maymuncuk dilini çıkartır bütün utanmazlığıyla: “Sıkıntı yok.”
Nereden çıktı, ne ara yayıldı, kim bu terkibi (merkep diyesim var) orta yere bırakıp kaçtı bilmiyorum. Bildiğim şey şu: Bu lâf bir şeyi çözmüyor. Dilin bu ucuz bir susturucusu çözüyormuş gibi yapıp yan çiziyor. Pörsümüş bir stor gibi iniyor dile; hem ışığı hem manzarayı kesiyor. Her yere uyduğu için pek (neyse ki “peck” yazan yok) seviliyor.

“Sıkıntı” kelimesinin kendisi eskiden, hatta “eski Türkiye”de yük taşırdı. Darlık derdi, iç burukluğu derdi, boğaz düğümü derdi, ruhun kabarması derdi. İnsana “bir şey var” dedirtirdi. Şimdi o kelimeyi trafiğe, randevuya, kargoya, “iki dakikaya geliyorum”a, “tamamdır”a uyuşuk, uyuz bir joker yaptık. Bir “hâl”di “sıkıntı”, gevşek ağızlara sakız oldu. Bunu “dilde ekonomi”, konuşmada rahatlık sandık.

“Uyuyamıyorum, unutamıyorum onu” diyor biri; cevap veriyor öbürü: “Sıkıntı yok abi, boş ver!”. Dert konuşulmadan boğazına tıkılıyor. Bir işçi “Maaşım yatmadı hâlâ” diyor. Diğeri cevap veriyor: “Sıkıntı yok, bir iki güne yatırırlar”. Emek gasbı yok oluyor. Hastane koridorunda, reklam ajansında, pastanede, cenaze evinde, manavda… Haksızlıklar, kalp ağrıları, trafik sıkışıklıkları, ekonomik zorluklar… Hepsi ufak bir aksaklığa çevriliyor.

“Sorun” dersen çözüm beklersin. “Dert” dersen ortaklığa davet edersin. “Haksızlık” dersen taraf olursun. “Ayıp” dersen utanmayı hatırlatırsın. “Zulüm” dersen hesap sorarsın. O kelimelerin her biri has vicdan ister. “Sıkıntı yok” ise kaypaklığın, omurgasızlığın bayrağını göndere çeker. Yük taşımadan, borca girmeden konuşmayı o saniye bitirir. Kolaydır. Hem de çok kolay! Dil de bu yılışık gevşeklikle sararmış bir fanila gibi sarkar.

“Yanlış yaptım” yerine diyeceğin belli: “Sıkıntı yok.”
“Özür dilerim” demek yok. İşte burada sözün: “Sıkıntı yok.”
“Hakkını yedim” demek de ne demek!
Göğsünü gere gere de: “Sıkıntı yok.”

Şimdi şu üçlüyü peş peşe dizelim: inovasyon, aşama, sıkıntı yok. Biri piyasanın yakasına yapışmış, biri bürokrasinin masasından kalkmıyor, biri gündelik hayatın boğazına çöreklenmiş. Niyetleri aynı: Hiçbiri gerçeği olanca ağırlığıyla taşımıyor. Hepsi gerçeği hafifletiyor, faili gölgeliyor, hesabı perdeliyor.

Dil bozulunca fikir sakatlanıyor; fikir sakatlanınca ahlak tavsıyor. Çağdaşlık, uyum, vizyon, süreç, ton, deneyim diye yeni etiketler tedavüle çıkıyor. İnsan kendi hayatını kendi kelimeleriyle anlatamaz hâle geliyor; eline hazır SMS kalıplarından da berbat, bayat kalıplar tutuşturuluyor. Ne sokakta uzatılan mikrofona iki çift söz edilebiliyor ne sade suya tirit TV yarışmalarında elini kelime dağarcığına daldırabiliyor.

Kelimeleri silindir gibi ezen dil, sonunda dünyayı da dümdüz ediyor. Nüansı öldüren söz, hükmü körleştiriyor. Bir apostrofu bile yerli yerinde kullanmayı bilmeyenlerin memlekete vizyon satmaya kalktığı yerde yenilik değil, cilası dökülmüş gösteriş borazan öttürüyor. Bir hakkın hangi aşamada yendiğini söylemeyen cümlede kopkoyu sis vardır. Her derde “sıkıntı yok” diye bakan ağızda teselli değil, zihnî uyuşukluk kol gezmez mi?

Önce adı doğru koymak gerekiyor. Kelimeyi (ve kelimeleri yönetecek “trafik işaretleri”ni) yerli yerinde kullanmadan fikri yerine koyamazsın. Fikri yerine koymadan da memleketin aklını, vicdanı toparlayamazsın. Plastik kelimelerle yaşayan toplum, bir süre sonra acıya da haksızlığa da kapanmamış hesaba da plastik muamelesi yapmaya başlar. Sonunda elde janjanlı bir ambalaj kalır; içi çoktan yanıp kül olmuş bir hayat ve naylon vicdan!


Hayatına anlam kat

Okumaya devam etmek için abone olun

Bu blog gönderisinin devamına ve yalnızca abonelere özel içeriklere erişim sağlamak için abone olun.


Emzik 4.0: Modern İnsanın Dijital Bağımlılığı ve Kaçış

Sabah uyanır uyanmaz elimiz telefona gidiyor.
Gözler daha açılmamış, ruh yerine gelmemiş, kalp hâlâ gecenin yükünden kurtulamamış…
Ama parmak, o küçük ışığa uzanıyor.
Sanki içimizde görünmez bir bebek ağlıyor da onu susturacak tek şey başkasının varlığıymış gibi.
Bir çocuğun uyku arasında emziğe uzanması gibi.
Kendimizi susturmak için dijital bir sessizliğe uzanıyoruz usulca.

Bir Uzuv Olarak Akıllı Telefon

Gün boyunca elimiz aynı harekette:
Telefonu masaya koy, sonra al, sonra koy, sonra al.
Artık bir aksesuar değil; bir uzuv.
İnsan, avuç içiyle düşünüyor artık.

Tuhaf olan şu:
Kimse gerçekten haber okumuyor.
Kimse gerçekten konuşmuyor.
Kimse gerçekten içerik tüketmiyor.
Hepimiz sadece bir anlık tesellinin peşinden gidiyoruz.
Dijital emzik ağzımızdan düşünce huzursuzlanıyoruz; çünkü o anda kendi düşüncemizin sesini duymamızdan korkuyoruz.
Ve o kısa, çıplak, sessiz oda — modern insanın en korktuğu yer. Bu yüzden kalabalıkların içindeyiz.
Ama temassızız.
Çevrimiçi kalıyoruz, içimiz çevrimdışı.

Sosyal Medya ve Avunma Pratiği

Hiçbir şey yapmadan durmak, “modern” insan için dayanılmazdır.
Duramıyoruz.
Kıpırdamadan durduğumuz anda düşüncelerimiz seslenmeye başlıyor.
Biz o sesi duymamak için ekranı açıyoruz.

Bir tür susturucu… Takıyoruz birer birer… Tesbih çekmek “alaturka”, parmaklar “scroll”a kilitliyken
“post-modern”! İnsan kendi içine bakmamak için her şeyi yapıyor.
Sosyal medya bağımlılığı tam da burada başlıyor.
İnsan kendi içine bakmamak için her şeyi yapıyor.
Kafeler dolup taşıyor, toplu taşıma dopdolu, ekranlar magazin fazlası…
Hiçbirimiz birbirimize değmiyoruz.
Kahkahalar, kapağı bombe yapmış konserve kutusu… Ekran ışığı bir ninni gibi başımızı okşuyor.
Yetişkinliğin kundaklanmış hâli bu.
Bir avunma pratiği…
Arzu, doyum için değil; sürmesi için var. Biz telefonla mutlu olmaya çalışmıyoruz aslında.
Eksikliğimizi ovuyoruz. Kimimiz tülbentle kimimiz ipekle… Oyalanıyoruz.
Oyalanmak iyileştirmiyor.
Sadece geciktiriyor. Kalbimiz kırıldığında o kırığı onarmanın bir yolunu aramıyoruz.
Üzerine mavi ışıkları tutuyoruz lehim niyetine.
Kırık, ışıkta parlıyor diye iyileşti sanıyoruz.
İyileşmiyor.

İyileşmeyen Yaralar ve Mavi Işık

Keder büyürken elimiz yine telefona gidiyor.
Oysa kederin hakkı büyümektir. Kanaya kanaya…
İnsanın içi acısın biraz; acı, düşüncenin olgunlaştığı yerdir.
Sessizliğin nimeti orada öğrenilir.

Kalbimizi parça parça taşıyoruz ve o parçalara dijital emzikler takıyoruz.
Bir bildirimle bir kaydırma hareketiyle avunuyoruz, avutuluyoruz.
Acının bize ait olmasından korkuyoruz.
Korkunun ecele faydası var mıydı?
Acı bizim.
Keder bizim.
Yoksunluk bizim.

Dijital emzikler?
Onlar susturucu.
Sabah uyanır uyanmaz, ilk iş olarak telefona değil, kendimize dokunalım.
Kalbimize, yüzümüze, acımıza… Hayat orada başlar.
Sessiz.
Derinden.
Kimseye göstermek zorunda olmadan.


Meraklısına “collage”

Wayne Shorter – David Bowie
Melek Keçeci
Tevfik Fikret


Bayramlar ve yılbaşı artık öksüz: Mustafa Kandıralı vefat etti.

Bayram sabahlarının ve yılbaşı gecelerinin sembol ismi, klarnet sanatçısı Mustafa Kandıralı 90 yaşında (1930-2020) vefat etti. Artık ne eski bayramlar var ne Nesrin Topkapı ne Seher Şeniz ne Tülay Karaca’nın tüllere sarınıp hünerlerini gösterirken kameramanların ve rejinin atraksiyonlarıyla dansözlerin açıkta kalan yerlerinin olabildiğince gösterilmemeye çalışıldığı yılbaşı geceleri… TRT’nin yerinde zaten yeller esiyor! “Özü sözü insan” diye bir de slogan bulmuşlar!

“Özü sözü insan” olan bir neslin mezar taşıdır artık bu slogan! O masum yıllarımızı, Türk-Kürt ayrımının olmadığı mahalle kültürümüzü, kadına kıza yan bakanın ayıplanıp hizaya çekildiği, ezan okunduğunda akşam yemeklerine koştuğumuz sokaklarımızı, başörtülü teyzelerin sokak hayvanlarını tekmelemediği, yılbaşı geceleri kestane pişirip saatin 24.00’ü göstermesiyle beyaz cama gözlerimizi mahcup mahcup çevirdiğimiz ve öksürüklerin bir anda arttığı esnada dansöz eşittir yılbaşı kültünün hafızalarımıza nakşolduğu o masum o güzelim yıllar ebediyen yok artık!


“Al topuklu beyaz kızlar”

Hadiye’nin parmakları tuşların üzerinde öylesine yumuşak, okşarcasına dolaşmaktaydı ki… Sesi de artık hüzünlü ve acılıydı. Söylediği şarkı yavaş yavaş başka makamlara geçiyordu. Sonunda tümüyle değişmişti. Bu artık bir türküydü. Bir Rumeli türküsü… “Mayadağ’dan kalkan kazlar, al topuklu beyaz kızlar.”

Artık ne Mayadağ’da geniş beyaz kanatlarını mavi göklere açan kazlar vardı, ne bu türküye kendini kaptırıp ayak uydurarak hora tepen al topuklu beyaz kızlar. “Kanadın ucu sızlar.”

Hadiye’nin yüreğinin ucu değil, her yanı sızlıyordu. Neden böyle yüreği yanıyordu? Yoksa istanbul’un da, kendi sevgili Selanik’i gibi elden gideceği korkusu muydu?

Cahit Uçuk


Ye, ye, yeah!

İşlenmiş yer fıstığı… Tuzlu… Yanında şekerli, asitli bir meşrubat… Üstüne de çikolata kaplı sandviç bisküvi… Bu üçlüyle “müşteri onayı” sürecinin cinini alıyoruz. Nasıl? Gülse Birsel’in pek moda dizisi, çok konserve kahkahalı yeni “cit-com”undaki gibi “ürün yerleştirme” vahşiliği, görgüsüzlüğü yok burada! Bu arada… Oyunculuklar bir “cit-com” için iyi! Türkçeyi bozan, Türkçenin dil mantığına aykırı saçma kullanımlarla (“adamın dibi”) popülaritesini arttıran “Yalan Dünya” benzetmesini reklam sektörü için de kullanabilir miyiz? O da yalan, bu da yalan… Var git, sen onaylan!

Ne diyordum, ne ediyordum? Ajanstasınız. Saat “talk show” vakitleri… Öğle yemeğinde midenize yolladığınız sucuklu kaşarlı pide iyice yayılmış yollandığı yerde. Güzel. Ayran yayık ayranı değil. Sulu zırtlak beyazlık. Beyaz yakalıların ağzına laaayık! İnekleri dans mans ediyor. Tövbe, tövbe! Neyse. Bir de ajansta müşterinin onayını mı beklemektesiniz? O daha da güzel! Bozukluklarınızı atın türlü çikolatanın, gofretin, meşrubatın bulunduğu otomata… Matah bir şey değil ha! Otomatik bakkal! Veresiye yok! Ölesiye makine! Ölesiye mersiye!

Efenim, “Femen kızları”na bir külot firması sponsor muymuş neymiş! Bozmayın ağzınızı reca ederim. Sizi irca ederim. İcra değil, irca. Şu yalan dolan dünyaya kim sponsor şimdi? “Yalan Dünya”da ne vakıt (farkındayım “ı”) bir prezervatif markası diziye yerleştirilecek acıbağa? Fırlama nesil bunu dolamış şeyine… Eeee, diline…

Yemeğe bak! Ye, ye, yeah! Gül konservelerce, konservatif imece… Yeah! Hadi, bak burası enlem boylam, boylu boyunca kesmece! Durma, oh yeah! Taner vardı bi’ ara sahi, n’oldu Saba abla, he?


“Heyecan yapanlar”a FTS iyi gelir, laksatif etkisi tescillidir!

Dikkat: Bu yazı Facebook ve Twitter kullanıcıları için uygun olmayabilir.

İstanbul’da toplu taşıma araçlarını kullananlar, “BEKLEME YAPILMAZ” ikazının yazılı olduğu levhaları görmüştür. Hiç unutmam, bir televizyon programında Halit Kıvanç da bu hususa parmak basmıştı… da ne olmuştu? Parmak basanların önce parmakları, daha sonra da suratları mosmor olur. Her neyse, gel de Erich Maria Remarque’ı anma!

Geçen haftalarda “Gak Guk” isimli programda, komik olduğu düşünülen bir videonun altında zuhur eden “HEYECAN YAPTI”yı da görünce… “Zaman aşımı”nın hukuku, adaleti aştığı günler yaşanıyor yapayalnız memleketimizde. Bu “yalnız”ı uzaktan (uzağa) kesen eski kulağı kesiklerin olduğunu Petek Dinçöz duydu ayol! Bim, bam, bom! Tarihçiler; lâkin “fetih” filmlerine, “harem” dizilerine işkembeden “consulting” yapanlar değil, essah tarihçiler, yazacaktır bu bomçikolimbo günleri… Öyle ümid ediyorum sevg ı l ı m!

Siyasetin subliminal yönlendirmelerle hallaç pamuğu misali atıldığı bu sürecin sulandırılma aksiyon planı dur durak bilmeden, altınoklutunalıkekeçlifatmalıalilialçılıbaranlınazlılı bir çemberde gül yağını sürüştürürken, yalan yanlış kullanılan “yapmak” fiilini kim takar! Beyin iğfal şebekeleri bütün çiğlikleriyle, eğri büğrü dişleriyle, bütün şebeklikleriyle algılarımızın, kalplerimizin ince ayarlarıyla oynamaktalar. Dedeler diyor ki: Bunların hepücüğü astar!

Devam edelim. Birkaç ay önce 10-15 yaş arası çocukların gözde dizisi “Pis Yedili”de işittim, “eylem/fiil” kullanımındaki kulak tırmalayan bahis konusu “heyecan yapmak”ı. Dizideki kadın (çok hassaslar için “bayan”) öğretmen, erkek öğretmeni evine (bir kafe de olabilir) davet edince, erkek öğretmen afallıyor, hık mık ediyor. Kadın öğretmenin iç sesini dinletiyor bize senaristimiz: “Tabii heyecan yaptı.” Yapsın bakalım!

Dil fakirleşmesi, Türkçe kullanımındaki kabızlık (tıbbîyeli kardeşlerimiz buna “konstipasyon” diyor) böyle bir şey işte. Dizi senaryolarından gazetelere, dergilerden reklam metinlerine, sunuculardan başıbozukluğun hüküm sürdüğü levhalara… Habis bir ur misali yıldırım hızıyla yayılıyor bünyeye kirli, hastalıklı Türkçe. “Yapmak” eylemini “joker” kabilinden kullanmayana tuhaf tuhaf bakıyorlar neredeyse.

“Aşk yapmak” nece? Bu “heyecan” denilen şey nerede yapılıyor? Peki, kiloyla mı, metreyle mi satılıyor? “Beklenmez” yazmak ayıp mı yoksa? “Heyecanlanmak” edebe, ahlaka mugayir mi? İnsan “heyecan yapmaz”! İnsan “heyecanlanır” hey! Oooo, İlahî Komedya!

Heyecanlanmayıp “heyecan yapanlar”ın, Kanal D’nin son dizi bombası “Yalan Dünya”da Çağatay karakterini canlandıran Hakan Meriçliler’den duyduğu “İlahî Komedya”yı deli danalar gibi arama motorlarında araştırıp araştırmadığını pek merak ediyorum.

Çağatay, Orçun veya Selahattin… Bu üç karakterden birinin elinde, “İnferno-Purtogorio-Paradisa” bölümlerinden meydana gelen, Dante Alighieri’nin 1307-1321 yılları arasında yazdığı ve 14.233 beyitten müteşekkil, Toscana lehçesiyle kaleme alınmış “Divina Commedia”ya, Polat Alemdar’ın Abdülhey’in yasını tutarken elinde gezdirdiği, kameranın ise özene bezene odaklanıp gözümüze gözümüze soktuğu, “Kurtlar Vadisi”nin senaryo yazarlarından Ahmet Turgut’un “Bozkırın Sırrı” kitabına yapılan o kıyak “ürün yerleştirme” çok yakışırdı doğrusu.

Neyse, siz yine de kalbinizi ferah tutun, belli olmaz. Ve sakın heyecanlanmayın!


Babalar anlar: Babasından Nevhîz Nedim’e…

O dişsiz ağzının, bazen dudaklarını nîm [1] veya tam küşâde [2] bulunduran pek muhtelif eşkâl-i hande-nümasındâki [3] te’sir, dişli ağzında bittabi vücûdpezîr olamayacak [4]. Birer birer çıkacak dişlerle bu tebessümler de bir başka şekle inkılâb edecek ve ihtimal tebessümlerin o zaman da yine böyle bizi meshûr edecekse de [5], herhalde, fart-ı sürûr ve inbisat ile [6] açılan dudaklarının arasından, bize, zâtü’l-hareke ve dâimiyyü’l-ihtizâz [7] pembe dili gösteren bu saf ve tatlı gülüşlerdeki hâlet-i mahsûsa [8] artık müebbeden görülemeyecek!

Lisânen ve alelhusus kalemen [9] tarif ve tasviri, hele benim gibi aceze-i küttâb [10] için muhâlâttan olan [11] bu melekâne tebessümlerin [12] zevk ve letâfetini, inşaallah kızım, sen de kendi çocuklarında tecrübe eder ve bî-mânâ gibi duran şu bir sahifelik yazıların ne demek istediğini ve nasıl bir hisse tercüman olmak heves-i müşkilinde [13] bulunduğunu o zaman takdîr eylersin.

Ahmet Nedim Servet Tör

[1] Yarım

[2] Açık

[3] Gülen biçimlerindeki

[4] Görülemeyecek

[5] Büyüleyecekse de

[6] Büyük bir ferahlık ve sevinçle

[7] Sürekli hareket eden ve her zaman sevinçli olan

[8] Özel durum

[9] Sözle ve özellikle kalemle

[10] Kâtiplerin âcizi

[11] İmkânsız olan

[12] Melekce gülümsemelerin

[13] Gerçekleşmesi güç istekte


Ayniyle vâkî: Taksici

“Caddebostan Migros var ya abi… Oradan üç kız aldım. Yaşları on altı veya on yedi… Barlar sokağı diye bir yer var şimdi orada. Oradan çıkmışlar. Bindiler. İlk önce İdealtepe’ye gideceğiz… Sordum. Sonra nereye? Atalar’a abi, dedi yanıma oturan. Peki, dedim. Baktım, biri oturamıyor. Yani kıçının üstüne oturamıyor abi! Anladın? Yanıma oturan mini etek giymişti. Arkadakilere dikiz aynasından baktım. Birinin gözleri dışarı çıkacaktı sanki. ‘Sigara’ içmiş. Öbürünün yaka bağır açık, göğüsler haşat. Abi, Bahariye’de kilisenin arkası daha beter! Her sabah prezervatif süpürmekten bıktık, diyor abi arkadaşım. Neyse abi. Yanımdaki bana döndü. Abi, bira içtim de… Ağzım kokuyor mu, bi’ baksana, dedi. Ne koklayacağım senin ağzını, dedim. Yavaşladım. Bak, kızım dedim. Benim senden büyük üniversiteye giden kızım var. Sana da ‘kızım’ diyorum, iyi dinle beni… Bu tuttuğunuz yol iyi yol değil. Böyle giderseniz orospu olursunuz… Yazık değil mi size? Kızım ben bu havada paltoyla zor duruyorum, üşümüyor musun böyle minicik etekle? Hiç ses yok abi. İdealtepe’ye geldim. İkisi indi. Yirmi üç lira yazdı taksimetre. Yirmi lira aldım. Diğerine şöyle bir alıcı gözüyle baktım. Sordum yine de… Devam edeceğim. Paran var mı? Paraya gerek mi var, der demez, hadi kızım sen in burada, deyip indirdim kızı abi.”