Tag Archives: Hayat

Göz kamaştıran erotizm: “Parkta Serenad”

Sembolizmin sembol isimleri Baudelaire, Verlaine “Fahriye Abla”nın, “Parkta Serenad”ın  şairinin; Münire Hanım’ın sevgili eşi Ahmet Muhip Dıranas’ın şiir anlayışının biçimlenmesinde sağlam bir tramplen olmuştur.

Ses-biçim inşasına ömrünü veren, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şiir sevdasını aşıladığı Dıranas, Ahmet Hakan’ın “Şiir öldü(mü?)” başlıklı düpedüz densizlik, cehalet ürünü yazısında adı, Allah’tan, yer almayan sıkı şairlerimizdendir. “Sıkı şair” denilince, akla sadece Ece Ayhan gelmemeli antrparantez. Zarif bir erotizmin coşkuyla estetize edildiği şiirleriyle yeteri kadar ismi zikredilmeyen, sadece “Fahriye Abla”ya indirgenen Ahmet Muhip Dıranas, sanatın “hayvanî” hisleri nasıl olup da incelttiğine harika bir numune olan “Parkta Serenad”ıyla, pornografik atraksiyonlara, aksiyonlara okkalı mı okkalı bir tokat atmıştır. Bu tokatı her gün yemekten haz duyanlara selam olsun!

Nihal Yalçın, Hasibe Eren, Haluk Bilginer ve Ozan Güven’in dublajını yaptığı Garanti Bankası’nın “hayvanlı” ve pek çok “Bremen Mızıkacıları” ilhamlı reklamının perde arkasına bak(a)mayanlar, zihinsel perdeleri aralamaya zahmet edemeyenler “Hilal Ergenekon, Burcu Esmersoy frikik”leri, “Mete’nin öpüşme sahnesi”gibi görüntüleri t/arayarak, “Kuzey Güney”de Kıvanç Bey’in “baklava”larını nasıl görünür hale getirdiği meselesiyle günlerini heba edebilirler. “Heba” ile “veba” kardeş mi ne? Peki, dizi imparatorluğunun “teba”sı? Haydi, hep bir ağızdan: De baaa!

Ruhumuz tatsın artık: “İstek ve aşk onları kavramış saçlarından / Sürüklüyordu. / Gök mordu; / Ayışığı ihtiyar çınar ağaçlarından / Yüzlerine düşüyordu.”


Création brute

“Bektâchî ramassait des pommes dans son jardin. Un dévot qui passait par là lui en demanda une. Bektâchî était tout heureux de lui en offrir une:

– Quel genre de pomme veux-tu? Veux-tu la création de Dieu ou le produit del’homme?

– Celui de Dieu bien-sûr!

Bektâchî lui donna alors une pomme sauvage. Le dévot cro qua dans la pomme et aussitôt il la recracha.

– Ce n’est pas une pomme, c’est une jarre pleine d’acide!

Bektâchî chercha une autre pomme, greffée, et lui dit:

– Quand Dieu crée ses créatures, elles sont à l’état brut et leur affinage c’est l’affaire de l’homme.”

Contes des Bektâchî, L’Harmattan


“Global Köy”ün iki atlısı: Hayalî-McLuhan


XVI. yüzyılda Vardar Yenicesi’nde Hayalî: “Cihân-ârâ cihân içredir ârâyı bilmezler/ Ol mâhiler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler” buyurduktan yüz yıllar sonra, “The Global Village” teorisiyle anılan Kanadalı “iletişimci” McLuhan da (1911-1980) şöyle buyurmuş: “Kıyıya vurmadıkları sürece balıklar suyun farkında değildir.”


Don’t trash!


Bülent Ersoy söylüyor: “Hayatımı yaşıyorum, yaşıyorum oh, oh!”

Arapça “hayat” kelimesini, ha babam “yaşam” sözcüğüyle karşılamaya kalkıştılar. Soruyorlar: Kimler? Kimler olacak, Öz Türkçeciler! “Hayat kadını” yerine, “yaşam kadını” desenize! Peki, “hayat arkadaşı” yerine, “yaşam arkadaşı” nasıl duruyor? “Hayatını yaşamak” yerine, “yaşamını yaşamak” ne âhenkli değil mi? Kaç kez dedik ama dinleyen kim? Nasıl ki, “anı” ile “hatıra” (hatta, “hâtıra”) aynı anlam yükünü omuzlayamıyorsa, “hayat” ile “yaşam” da aynı anlam yükünü taşımaz, ta-şı-ya-maz.

Hayata küstüremeyeceksiniz beni. Hayatımı kazanmak için espasları paspaslayacağım, hayata gözlerimi yumana dek kırık dökük yazacağım, tamam mı?

“Muhafazakâr” kanal TGRT, bir vakitler “yaşam” sözcüğünü edep dışı buluyordu. Siz, siz olun ve “yaş-am” diye hecelemeye kalkışmayın “yaşam” sözcüğünü. Yeri gelirse “yaşam”ı da kullanın. Ancak “hayat”a hayat hakkı tanıyın.  Sözcükleri yasaklamayalım. Her kelime renktir, nüanstır cümlelerimize. Ta buraya kadar okudunuz mu yoksa? Yoo, vallahi olmaz! Biraz daha kalın. Hayatta bırakmam sizi!


“Şaşa”kalma, kalplere vur bir zımba!

“KJ” nedir, bilen var mı? Spikerlerden duymuş olabilirsiniz. Reji ile kulaklık marifetiyle konuşurken “ka je’yi düzeltelim” falan derler. “KJ”; ekranın altında bazen sabit bazen akıp duran alt yazı… “Karakter Jeneratörü” yani. Okunurken “K”, “ka” diye okunur da “J”, “ja” diye okunmaz ne hikmetse!

TRT dahil olmak üzere, istisnasız, o çok afili “tematik” kanalların da “KJ”leri fecidir. TRT’nin “okul”luğu, “ekol”lüğü falan kalmamıştır artık. Hayatımızı kuşatan özensizlik, ciddiyetsizlik tabii ki özel televizyonları da saracaktı. Esasen bu kokuşmuş yapı buralarda üretilir ve ekranlardan kitlelere boca edilir olmuştur. Ah Ünsal Oskay, ruhun şâd olsun! Ünsal Oskay’ın kitaplarını okumayan iletişim şimşirlerinden ne bekleyebiliriz ki? Ne, Fatmagül’ün Suçu Ne‘nin yeni sezonu mu başlamış? Kuzey/Güney yıkılıyor muymuş? Vay anasını be! Peki, Garp Cephesi? Ne “gark”ı lan? Garp, dedik! “Hard” da değil! Hart to Hart vardı bir zamanlar. Ah Stefanie Powers!

Arapça “şâşaa” kelimesini cümle içinde kullanmış mıdır “KJ” operatörümüz? Her neyse. Osman okula başlamış, Aylin öldü mü? Ali n’apıcak kız? Cemile’deki talihe bak be anacım! “Parıltı/lı, parlak” anlamına gelen bu kelime yerine “gösterişli” yazılsa İMKB-100 kaç puan düşerdi? Peki ya, gecelik faiz? Açık deterjan ile açık pirinç fiyatlarını aşağı çeker miydi “şaşaa” yazmak?

Ya ya ya! Şa şa şa! Şâşaa şâşaa çok yaşa!


“Varidik (13 Mart 1962), Yoğidik (24 Ağustos 2011)”

“SATILIK ANLAR. Çok ucuza, az kullanılmış anlar acele satılıktır. Çok acele, çünkü tempus transit gelidum mundus renovatur! Wagner, kalipso, caz sevenlere. Bolivya’dan üç-beş dönüm toprak alıp çiftlik yapmak isteyenlere. Şövalyelere ve silahşörlere. Kaybolmak isteyenlere… Biraz klasik bir hava, biraz da romantizm. Bir parça da şiddet! Afiyet olsun…”

Yeis ile Tabanca, Seyhan Erözçelik

http://www.youtube.com/watch?v=kYLl79-F0wg


Çopur çopur Çipura!

Birkaç hafta önce, koyu güneş gözlükleriyle ve portatif müzik çalarımdan ruhuma yayılan “Huzur” dolu notalarla dahi artık tahammül etmekte zorlandığım bu aşüfte Stanbul’dan Şile-Ağva güzergâhına doğru yola koyuldum. Betonun panzehirini aradım. Her tonunu… Anayurt Oteli’nin “hizmetçi”si Serra Yılmaz da arkadaşlarını bu beldedeki evinde ağırlıyormuş, ne tatlı tesadüf!

Göksu Deresi’nde “vosvos”a benzetilmeye çalışılmış sarı deniz bisikletinde pedal çevirdim bir saat boyunca. Bacak kaslarım tatlı tatlı ağrıdı. Gözlerim ışıldadı. Rutin iş hayatının dişlilerine çomak sokmak kanamalı ruhuma iyi geldi. Pansuman, asuman, pansiyon… Şıllık Stanbul’u ispiyonladım Ağva’ya. Canıma değsin! Bu daha ilk revizyon. Temiz hava ciğerlerime alerji yaptı. Ne güzel bir alerji! Sinerji mi? Onu, kitap okumamakla övünüp duran Ali Bey’e sormak lazım. Yanaklarıma kan yürüdü. Gözlerime de yeşillikler… Hem sofrada hem doğada…

Eğer bir restoranda balık yemezsek, buna tatil denilebilir mi? Bir günlük kaçamak da olsa, yaz tatilinde balık ister gönüller! Gözünüze kestirdiğiniz bir balık restoranına duhul eylediğinizde, önünüze “mönü” gelir gayet zarif bir şekilde. Gittiğiniz tatil yöresi neresi olursa olsun fark etmez. Fransızca, İtalyanca, İngilizce, Latince yemek adlarını dosdoğru yazan bir restorana henüz rastlanılmamıştır. Paper Moon vb. ekürilerine -henüz- avdet eylemediğim için onları muaf tutuyorum. Fiyatlar “turistik” de olsa, kırk yılın başıdır işte, zaten sayılı izin günleridir hayatımızın en neşeli günleri ve kredi kartlarının limitleri sonuna dek zorlanacaktır, Viyana kapılarını zorlayanların torunlarınca.

Bu yalan yanlış yazılmış balık isimleri içinde, dudak kaslarımı gevşeten müstesna bir deniz canlısı var: Sparus aurata. Bilgiçlik taslamanın lüzumu yok, haklısınız. Bu güzide balığın ismini yazayım: ÇİPURA. Akdeniz’in, Ege’nin ve seyrek de olsa Marmara’nın sakini Çipura’mız porselen tabakları olduğu kadar, önce gözleri, sonra da mideleri şenlendirir, envai çeşit mezelerle el ele. Şenlendirmesine şenlendirir de ismini dosdoğru yazan bir vatan evladını gördüğünüzde yanaklarından öpesiniz de gelir neredeyse!

Balıkçı tezgâhlarından küçüğünden büyüğüne pek çok lokantanın (ayıp değil, rahat rahat “lokanta” yazabilirsiniz) yemek listesindeki “Çipura” yazılışlarına bir göz atalım. 1- Çupra. 2- Cupra. 3- Çipra. 4- Çupura. 5- Cupura. 6- Çupira. 7- Cipura.

Alâküllihal balık ismi olsun, bitki ismi olsun fark etmez. Bir ismi olan her şeyi, doğru telaffuzla söylemek, dosdoğru yazmak gerekir.

İskele alabanda, ver elini Ağva!


Şahtım şahbaz oldum veya “Suzan” değil, “Suzanne”!

On gün olmuş yazmayalı. “Zona herpes zoster” teşhisi konulalı da bir hafta olacak. Zorunlu yatak istirahatine eşlik eden irikıyım haplarla, “bol sıvı” alımıyla geçen günler ve geceler boyu Muhibbî mahlasıyla şiirler döktüren “muhteşem” padişahımızın “sıhhat” üzerine o veciz sözünü andım durdum. “Kırık Potkal”ımızı okuma teveccühü gösteren samimi takipçilerimize “son durum”umuzu buradan iletelim hiç değilse. “Anti sosyal medya”nın neferiyiz ya! Birkaç güne kalmaz “iş hayatı” denen dev labirentin koridorlarında peynir avına çıkacağız tekrar.

Zorunlu yatak istirahatimin son günlerine gelmiş bulunuyorum. Kitap okumayı çok iste(r)dim ama bendenizi “şahbaz”a dönüştüren haylaz kırmızı benekler, “yatak çekmesi” adı verilen o tuhaf uyuşuk ruh hali buna müsaade etmedi. Yeni yeni klavyeye dokunabiliyorum, özel televizyon kanallarımızın “gündüz kuşakları”na göz gezdirebiliyorum. Memleketin hali perişan. Halkımızın tek derdi ve neredeyse tek ortak gayeleri; paralı, arabalı, evi olan bir kadın/erkek bulup geleceğini garantiye almak… Hande Ataizi’nden tut Songül Karlı’ya, Esra Erol’dan tut Zuhal Topal’a varana dek, kadınlarımız ve erkeklerimiz “evlilik programı” adı altındaki utanılası kumpanyada boy gösteriyorlar. Kimi çok serbest, kimi sıkılgan, kimi düpedüz kafayı yemiş… Hepsinin bir başka ortak noktası ise 50 kelimelik Türkçe dağarcıklarıyla müstakbel eş adaylarıyla iletişim kurmayı becerememeleri. Ne kadar hazin. Ne zaman “hazin” kelimesini yazsam, Yeşilçam’ın abidevî karakterlerinden Sami Hazinses beliriverir gözlerimin önünde. Neyse. Genci de bir orta yaşlısı da, yaşlısı da… Derli toplu, başı sonu belli birkaç cümle kurup meramını muhatabına (“muhattap” değil!) nakledemedikten sonra evlensen kaç yazar! Bu hazin manzarayı seyreyledikten sonra, 13 Haziran’ı hiç mi hiç merak etmiyorum. Her gece seçmenin ve seçimin nabzını tuttuğunu ilan eden televizyon programlarına kilitlenen varsa, hiç elektrik sarfiyatında bulunmasınlar, Gorki’nin “Küçük Burjuvalar” adlı kitabını/oyununu okusunlar.

Şahlıktan şahbazlığa terfi ettiğim günlerde (kahrolası suratımın farklı nahiyelerinde 8 adet kırmızı benek tespit ettim), büyük gazetelerimizin “kanaat önderi” yazarlarına da bakayım dedim. O da ne?! Hac yollarında, Nişantaşı Bölge Sorumlusu görevini de bihakkın ifa eden Ahmet  Hakan ile gördüğümüz “Elveda Başkaldırı“nın azimli şahsiyeti Ertuğrul Özkök, Melissa P’nin maceralarıyla yetinememiş olacak ki, yurtdışında şu sıralar pek popüler bir “erotik-macera” kitabını pazarlamaya girişmiş 29 Mayıs’ta, Serdar Turgut’u bile aratan tatsız tuzsuz üslubuyla.

İngiltere’de “The Butcher, The Baker, The Candlestick Maker: An Erotic Memoir” adıyla “bestseller” olan bu kitabın müşterileri “Sex & The City“nin, Ayşe Arman’ın müdavimleri ile Melissa P’nin fırça darbeleriyle mayışan “fırçana bayıldım boyacı” ekolününün temsilcileri olabilir. Ele aldığı bu konuyla/kitapla çok “ayrıksı”, çok “farklı” bir “kanaat önderi” portresi çizdiğini zanneden Bay Özkök’ün, Ziya Osman Saba’nın “Sebil ve Güvercinler”ini veya “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi“ni tavsiye etmesini ummak, Uma Thurman’ın çiğ köftecilerin istilasına uğrayan Kızıltoprak’ta yılların Gakkoş Usta’sının dillere destan çiğ köftesi ile Çiğköftem’in çiğ köftesini mukayese etmek için o dükkândan bu dükkâna “dürüm test” yaptığına şahit olmakla eşdeğerdir!

Bay Özkök, çok acayip, çok tahrik edici, çok ses getirici bir konu yakalamanın sarhoşluğundan olsa gerek, “Suzanne Portnoy”un adını, bizim makyöz-şarkıcı Suzan Kardeş’in adıyla aynı sanıyor olmalı ki, şöyle yazmış: “Adı Suzan Portnoy. Fark ettiniz mi, soyadı biraz tuhaf…” İlahi Ertuğrul Bey, siz “maceracı” hanımın adındaki tuhaflığı fark ettiniz mi peki? “Suzan” değil, “Suzanne”! “Portnoy”dan “porno” sözcüğü çıkıyor ya, Ertuğrul Bey bu işe pek keyiflenmiş. “Toy”u da, “port”u da gördüm tabii. “Kasap, Fırıncı, Şamdancı”nın şahidi şıracı değil, Ertuğrul Özkök.

Şahtım şahbaz oldum, iyi mi? Seda Sayan ablamızdan öğrendiğime göre, bu sene “puantiyeli elbiseler moda”ymış. Benimkiler suratımda ama o kadar kusur olsun! “Küçük Burjuvalar“daki Teteryov’a verelim son sözü: “İnsanları salaklar ve pezevenkler olarak ikiye ayırmak çok kolaydır. Pezevenkler ortalıkta pek çoktur. Bir tilki zekâsına sahiptirler. En güçlü olanın yasasından başka bir şeye inanmazlar. Benim gücüm şuramda; yüreğimde. Kollarımdaki güç umurumda değildir. Ama düzenbazlığın gücüne taparlar. Alçakların zekâ dedikleri düzenbazlıktır.”


LEWD DID I LIVE, EVIL I DID DWEL!*

(…) “Kreatif ekip” mensubu bir kişi, ki bu “yazar” olsun, iyi bir “reklamcı” olmak istiyorsa mutlaka şiir okumalıdır. Bu şarttır. Nasıl ki güne zinde (“Fitness” aşağı, “fitness” yukarı; güzelim “zinde” burada!) başlamak için “traş şart” ise şiir okumak da şarttır. “Paliu dromos” fark edildi mi? Tersinden okunuşu da aynı okunan kelime ve/veya cümlelere “palindrom” denir. Şiir okuyanların, şiirle sıkı bir ilişki kuranların bu sözcük oyunlarına girişi de çok kolay olacaktır haliyle. “I”sız “traş” yazımı için “tıraş” yapmazsınız umarım. (…) Şu “palindromatik” soruya ne dersiniz? Traş neden iyi, neden şart? Ta Adana’ya pide yemeye giden Edip de çok bilinir: Ey Edip, Adana’da pide ye! Bu sinir bozan ve eğlendirici oyunu bir “crescendo”yla sona erdirelim: Lale hasta ite elle kıllı kelle eti atsa, helal!

Okuduğunuz bu satırları (sahi, daha okumadınız mı?), “yok satan” (Metin Üstündağ’ın konumuma uygun bir karikatürünü bu yazıda bulacaksınız) mütevazı kitabımız “FAX, TAXI & SEX Espassız Sayıklamalar”ın “Şiir ve Reklam Yazarı Sayıklaması” bölümünden aldım.

Birkaç yazıdır “eksen kayması” eleştirileri almaktayım. Popüler konulara dair klavye oynatmamı “yakışıksız” bulanlar olduğu kadar, ağzına sağlık türünden “gaz”ları, pardon, övgüleri iyi bir denge tutturduğuma işaret olarak yormuştum. Perihan Mağden veya Orhan Tekelioğlu kadar popüler kültür kazıcılığı, kazıyıcılığı konusunda uzman olamasam da ego şişkinliğinin, ne oldum delisi halinin farkında olmayanları ikaz etmek gerekiyor. İçimdeki “ben” ise şöyle demeye çalışıyor; çünkü içimdeki “ben”, gülmekten konuşamıyor. Anlayabildiğim kadarıyla şöyle dedi: Olm, kitabını kim duyup satın aldı ve dahi kaç kişi okudu? Bir de gelmişsin magazin güllerine, krallarına ikaz mikaz deyip duruyorsun kıçı kırık blog’undan, gebericem lan gülmekten…

FTS’de “palindrom”dan (“dönüşük”) bahsedip birkaç numune sunmuştum, kelimelerle haşır neşir olanlara, Neşâti de kim ola, demeyenlere… Hem bugün şu “mahazin” (“magazin”in kökenine inmeyi göze alırsanız, epey eğlenceli neticeler sizleri bekliyor) dumanını dağıtalım hem kaset koymadan da neşemize bakalım.

Yazının başlığı İngilizce bir palindrom! Tersi de düzü de aynı. “Kelime” dedikten sonra, “kelime elleme” diyenler de yazacağım palindromlardan zevk alacaklardır diye ümit ediyorum.

– KALAS YOK, KÜTÜK KOY SALAK!

– İYİ HALLİ BİRİ, BİLLAH İYİ!

– PARA HAZIR AMA RIZA HARAP.

– FİRAR EDER ARİF!

– KİM O KOMİK?

– KEKİK EK!

– AYLA’DA MI MADALYA?

– MIZIKAYA DAYA KIZIM.

– ALIŞIR O SANA, SOR IŞIL’A!

– AZ YE BE BEYZA!

– KOYMA VAHİT, TEYP YETTİ, HAVAM YOK.

– AÇ RAPORUNU KOY, OKUNUR O PARÇA.

– A MAN, A PLAN, A CANAL – PANAMA (Bu “dönüşük”ün “çılgın proje”yle bir ilgisi yoktur!)

FTS’deki “Mrk.” notlarından kendilerine pek çok okuma, dinleme, seyretme listesi çıkaran okurlarım, arkadaşlarım için: Bu yazıyı klavyeye düşürürken Medeski, Martin & Wood’un “The Dropper” albümünü dinliyordum. Sormayın “NEDEN AMA NEDEN?” diye.

* Sefih bir yaşam sürdüm, oturup eyleştiğim yerler de günahkârlara özgüydü.