Tag Archives: Reklam

Reklam meklam: Ortaya karışık veya Türkçe, yazım yanlışları/hataları, tabelalar vs.

“yazım yanlışı olan metinler”, “tabelalardaki yazım hataları/yanlışları”,” yazım yanlışları”, “türkçemizi bozan tabelalar”, “tabela hataları”… Kırık Potkal’a tesadüf edenlerin pek çoğu, önce “sex, seks, sexs, seksi” kelimeleriyle, daha sonra da reklamlardaki, tabelalardaki yazım yanlışlarıyla ilgili arama yapanlar… Bir zincir oluşturan “yurdum insanı” e-postalarına malzeme arayışı için değildir umarım bu ilgileri. Her neyse.

Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Görevlisi ve Bamm Yayınları’nın danışmanlarından Sayın Ali Gökçe Ertan ile RYD standındaki “RYD Yazarları Kitaplarını İmzalıyor” etkinliğinin sonrasında, Taksim’ e doğru yol alırken bana şöyle demişti: Ya bir internet sitesi açmalısın ya da bir blog… Tarih 8 Kasım 2008’di. Bu tavsiyesine uymakta acele etmedim. “Sosyal medya” denen teranenin cumhurbaşkanları, parti liderleri, “kanaat önderleri” tarafından rağbet görmesi de beni fazla heyecanladırmadı. Ta ki, yazı yazmamanın bünyemde yarattığı tazyikten mustarip oluşuma daha fazla karşı koyamayacağımı anlayana dek… Sait Faik’in dediği gibi: Yazmasam çıldıracaktım. Ben çıldıracağıma, anlı şanlı birkaç popüler kişiyi ve uzun yazılara alerjisi olanları çıldırtmak daha eğlenceli geldi doğrusu. Elbette o, Edirne’den ötesine gitmişlerden yalanlarla, hakaretlerle dolu sözler işiteceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. Neyse. Bir de vefalı okurların mevcudiyetinden haberdar olmanın hazzı buna eklenince, hele hele bu okurlar arasında, adını anmaktan şeref duyduğum Vural Sözer gibi bir üstadın olduğunu kendisinden öğrenince… Bu kıymetli isme, pek nadir de olsa yazılarıma teveccüh buyuran değerli iletişim uzmanı ve dahi iletişim külyutmazı değerli A. Selim Tuncer de eklenince… Ben yazmayayım da kim yazsındı! (Bu isimlerin arasına “yalpalamaların efendisi” Mustafa Ordaş’ı da katabilirim. Tabii bir vakitler…)

Şu fakir “Kırık Potkal”a can verdikten bu yana en fazla tıklanan/bakılan/okunan yazım “Tabelalar, Türkçe yazım hataları vs. vs.” başlıklı yazım oldu. Yazıyı yayına aldığım 5 Ocak 2011’den 29 Nisan 2011’e, saat 15.45 itibarıyla tastamam 349 tık! En çok ilgi gösterilen, teveccühe mazhar olan bu yazıya bir kardeş getirmenin vaktidir, diye düşündüm. Bir çeşit “umumî arzu üzerine” yazısı…

Konutun altını ıslatma esprisini es geçip “kalörifer”e bakalım. Fransızcası “calorifere” olan bu kelimeye “ısı taşıyıcı” diyebiliriz; yani “kalorifer”.

Sırada efil efil EFFIE var. Kelin merhemi gibi bir durum. İngilizcem “Mrs. Brown and Mr. Brown” düzeyinde de olsa  “İ”nin kullanılmaması gerektiğini biliyorum çok şükür!

“Pahallı” diyenlere rastladım. “Pahallı” diyenlerin “muhattap” dediklerini de duydum. Bu telaffuzda reklam yazarlığı yapanların etkisi nedir acaba? Hani, ne bileyim, anlamı kuvvetlendirmek için “istek ve arzu”, “koşulsuz-şartsız” yazdıklarını biliyorum da… Farsça “baha”; “değer, kıymet” demek. “Pahalı” ise “fiyatı yüksek olan”… Bir anlam kayması var; çünkü her “kıymetli” şey “pahalı” olmayabilir. “Muhatap” ise Arapça bir kelime. Kendisine hitap edilen, söz söylenen kimse, demek. “Önüne geldiği ismin benzerlerini ‘teker teker hepsi’, ‘birer birer hepsi’, ‘birer birer tamamı’ anlamıyla kapsayacak biçimde genelleştiren söz” olarak tanımlıyor, “her” sözcüğünü TDK. Televizyon ekranları bir ara “Semerkand” reklamlarından ve o reklamdaki “Heryere” ucubesinden (her “ucube” heykel değildir!) geçilmiyordu. Şimdi yok. Zannederim arzuladıkları satış rakamlarını yakaladılar. Doğrusu mu? Tabii ki “her yere”, ona ne şüphe!

Kompedan mağazalarından külot, fanila, çorap, “body” almamış olsanız bile, bu mağazanın adını duymamış olamazsınız. Cüzdanında 100 TL’lik banknotu bulunmayanlar ile  cüzdanlarında dört-beş kredi kartı bulunanları buluşturan bu mağazadan bir kareye odaklanalım şimdi de… “Bady” nece? Elinizin altında internet var. “Zargan” da… “Twit” atmaktan, “Facebook”ta link paylaşmaktan yorgun düşenlerin, bu kadar üşengeç olması suçtur! Doğrusu mu? Certainly “body”! Türkçeyi kullanırken badi badi yürümek çok ayıp olmuyor mu?


Reklam meklam: Coffee-mate, nerede nezaket?

İlkokul talebesiyken hem ailemizden hem “hayat bilgisi” kitabımızdan hem de mahallemizin büyüklerinden öğrenirdik “görgü kuralları”nı. Belediye otobüslerinde büyüklere yer verilmesi gerektiğini, yaşlı bir amcanın veya teyzenin elinde birkaç file, torba (o zamanlar “poşet” yoktu!) varsa, elindeki yükü hafifletmeyi, yaşlı birisinin karşıdan karşıya geçmekte zorlandığını görünce elinden tutup yardım etmenin sevap olduğunu… Günün birinde bizim de yaşlanacağımızı hep ilkokul çağlarında öğrendik. Kafama kazınmış bir “görgü kuralı” daha vardı: Yaşça bizden büyüklerle konuşurken “sen” denmeyeceğini hep o zamanlarda öğrenmiştik.

Şu günlerde tekrar televizyon ekranlarına avdet eyleyen kahve kreması markası Coffe- mate’in reklamlarına tesadüf edince, okunma sıklığı pek az olan yazımı tekrar servis etmekte fayda mülahaza ettim.

Coffee-mate’i tüketicilerin beynine enjekte etme “görevi” şarkıcı Emre Altuğ’a verildi bildiğiniz gibi. Sokaklarda “blind test”ler yapıyor. Bu süt tozu markasının “bilinirlik” oranlarını artırmak, satın aldırabilmek için, Ülker Caramio ve Clear şampuan tarafından da tercih edilen Emre Altuğ, bu kez de Coffee-mate markalı süt tozunu tüketicilerin beynine nakşetmeye çalışıyor.

Reklam senaryosu gereği sokaktayız. Yaşlı başlı bir çiftimiz var. Emre Bey, bu yaşlı çiftle daha önce tanışmış olmalı ki, ismiyle hitap ediyor. Bankta oturan yaşlı bir amcaya test uygulanıyor. Emre Altuğ’dan seçmeler: “Evveet, Arif Bey amca bir kokla bakalım.”, “Bir de tadına bak bakalım, ne diyeceksin?” Arif Amca, eşine dönüp sorar: “Melek Hanım, neli bu?” Veee… Emre Altuğ’dan, beni zaman tüneline sokup ilkokul günlerime götüren cümle geliyor: “Ben söyleyeyim sana; Nestle Coffe-mate’li!”

Eğer Emre Bey, sokakta rastladıysa bu yaşlı çifte ve reklam senaryosu gereği ilk kez görüyorsa, “sen” diye hitap etmemeliydi, “Arif Bey Amca”ya! Kahvenin kaç türlü içildiğini bilemem ama bizden yaşça büyüklerle konuşurken, hitap ederken “siz” demeyi öğrendik biz büyüklerimizden.

Reklamların geniş kitleleri etki altına alma kudreti, özellikle çocukları ve gençleri etkileme marifeti ve dahi referans alınma durumu ortadayken, “kreatif” ekiplerin bu kabil görgü kurallarını ıskalamaları, teklifsizliğin, samimiyet adı altında yılışıklığa varan diyalogların artışına akıl almaz bir hız verebilir.

Nüfus müdürlüklerinde, noter bürolarında çalışanların, hele hele devlet hastanelerinde her kademeden görevlinin “sen” hitabından rahatsızlık duyuyorsanız, “sizi” çok iyi anlıyorum.


Ali Saydam’a cevabımdır!

Sayın Ali Saydam,

15.06.2010 tarihinde Marketing Türkiye’de yayımlanan “Pasta küçüldü mü itiş kakış büyür!..” adlı yazınızın, “Korku filmi mi reklam filmi mi?..” ara başlığını taşıyan yazınızda “dublaj” sanatçılarına yönelik “o adam” nitelemeniz çok yakışıksızdı!

Bursalı iletişim ustası arkadaşımız Tolga Yücel” yazıp “o adam” ve “adamcağız” gibi sıfatlarla değerli “dublaj” sanatçılarını (evet, “seslendirme” bir “sanat”tır) küçümsemeniz çok çirkin.

“O adam” dediğiniz, 1990’da hayata veda eden sinema-tiyatro oyuncusu, yönetmen ve unutulmaz “dublaj sanatçısı” değerli Agâh Hün’dür. Belki de, Abdurrahman Palay’ı anlatmak istiyordunuz… Bu dublaj sanatçıları kimdir, diye küçük bir araştırmaya tenezzül etmemişsiniz ki!

Bakın Ali Bey, “The Message”ın (Çağrı) Hz. Hamza’sına can veren o muhteşem ses, Agâh Hün’e aittir. “Lion of the Desert” (Çöl Aslanı) filminde Anthony Quinn’in oynadığı “Omar Mukhtar”a can veren de Agâh Hün’dü! Tarık Gürcan, Pekcan Koşar, Nevin Akkaya, Alev Emre, Güner Ümit, Rıza Tüzün, Hayri Esen, Jeyan Mahfi Ayral (Tözüm) gibi Agâh Hün de, yerli-yabancı pek çok filmi hem “kült” mertebesine çıkarmışlardır hem de pek çok sinema oyuncusunun “star”lığında “söz” sahibi olmuşlardır. Bir düşünün… Selvi Boylum Al Yazmalım‘da Kadir İnanır’ın oyunculuğunu katmerleştiren kişi, “İlyas” karakterine sesini veren Pekcan Koşar’dır! Kezâ Asya… Tijen Par’ın “dublaj sanatçılığı” olmasaydı, Asya ne kadar hafızalarımıza nakşolabilirdi?

Ali Bey, emrinizde o kadar çalışanınız var. Yazınıza konu edeceğiniz kişilere dair küçük bir araştırma yaptırma zahmetine katlanmamış olmanız bir yana, çalakalem klavye kullanımınız da okuyucularınıza göstermediğiniz saygının nişânesi sanki! Örnek mi? “Birebir” değil, “bire bir”; “Kpayın gözlerinizi” değil, “Kapayın gözlerinizi”; “Güzel slogan, ancak araya gidiyor…” değil, “Güzel slogan, ancak arada kaynıyor/gidiyor…” vs.

Ölülerin ardından daha nazik bir şekilde hitap etme “duyarlılığı” göstermeniz, “iletişimci” kimliğinize halel getirmez! Önemle hatırlatırım.

Adnan Algın

Not: Hakan Plastik, Fi Yapı reklamlarının “Dış Ses”i Kemal Ayyıldız’dır. Ayrıca, Shop & Miles (İspanyolca), Shop & Miles (Çince), Turkcell Süper Tarife, Schweppes, Detan Maxi gibi firmaların/markaların reklam filmlerini de seslendirmiştir.

***

25 Haziran 2010 tarihinde Sayın Ali Saydam’dan gelen e-postayı olduğu gibi yayımlıyorum. Kraldan çok kralcı olan M. Türkiye’nin gösteremediği olgunluğu ve demokratlığı gösterdiği için kendisine teşekkür ederim.

“Merhabalar Adnan Bey,
Uyarılarınız için teşekkürler…
Ancak kastedilen kişi kesinlikle Agâh Hün değildir… Çünkü söz konusu dublaj son birkaç ayın konusudur. Diğer kastedilen fragman dublajı ise ABD’dendir. Yani yine rahmetli Hün olamaz…
Duyarlılığınıza ve şahsınıza
Saygılar.
Ali Saydam”


“İnovatif PR”ınızı sevsinler!

“Kapak görselimiz biraz içinizi acıtmış, biraz da sinirlerinizi hoplatmış olabilir. Yerinde sayan ilerlemeyen bir hamster görselini biz de pek düşünmemiştik doğrusu. Oysaki ajansımıza yalnızca şu brief’i vermiştik: ‘Şurada şu kadar haberimi çıkar, sütunum santimimden fazla olsun, ille de Hürriyet olsun dönemi artık geride kaldı… Her ne kadar çoğu marka bu tip taleplerle PR ajanslarının kapısını çalışıyor olsa da, artık geçmiş ola! Devir değişti? Peki, bizim PR’cılar niye değişmedi… Artık PR sektörü için de inovasyondan konuşmanın zamanı gelmedi mi?'”

Okumuş olduğunuz alıntı Marketing Türkiye’nin 185. sayısının kapak konusu, “PR sektörü ilerliyor mu?” başlığı altındaki “giriş” yazısından… “Bold” sözcükler tarafımdan işaretlendi. “Ya Marketing Türkiye’nin Türkçeye borcu?..” yazımda da belirttiğim üzere MT’nin Türkçe yazımındaki savrukluğu, yazdığı metni okumama alışkanlığı üst düzeyde maalesef! Bu da, bahsettiğim hazin duruma minik ve tipik bir numune…

Önce doğrusu: “Her ne kadar çoğu marka bu tip taleplerle PR ajanslarının kapısını çalıyor olsa da, artık geçmiş ola! Devir değişti!”  

Tamam, inovasyondan (da) konuşalım ama öncelikle işimizin temeli olan haber metni yazmanın kurallarını bihakkın yerine getirsek nasıl olur? En hafif ifadeyle, bunun adı Türkçeye saygısızlıktır, ifa edilen işe ihanet etmektir. MT’nin muhabirleri, yazar kadrosu alengirli sözcüklerle, ultra-modern kavramlarla dergicilik oynamaya kalkışmadan önce, kurallı, hatasız haber metni yazmayı öğrenseler çok iyi olacak.

Not: 29 Ocak 2010, saat 18.55’te MT’nin internet sitesine baktım. Söz konusu haber metninde işaret ettiğim yanlışlar düzeltilmiş.