Tag Archives: Toplum

Menemen Implementation Strategy: A Cross-Functional Breakfast Roadmap


Executive Summary:
Optimal Menemen Roadmap’i

Background: Sabahın erken slot’larında realize olan “açlık” pain point’ini adreslemek ve mide segmentindeki beklentileri neutralize etmek adına bu projeyi gerçekleştiriyor olacağız. Amacımız, kahvaltı ekosisteminde disruption yaratmaktır.

Process & Implementation:

  • Alignment Stage’i: Öncelikle soğan ve biber asset’lerini tavanın tabanında synchronize ediyor olacağız. Burada kritik olan, ısıyı benchmark alıp sebzelerin karamelizasyon sürecini domine etmektir. Soğanların şeffaflaşması, projenin “go-live” onayıdır.
  • Value-Added Content (Domates): Sürece domates component’lerini include ettiğimizde, sosun vizyonuyla domatesin misyonunu bir araya getirip lezzette bir synergie yaratıyor olacağız. Domateslerin suyunu çekme milestone’una ulaştığımızda, operasyonun ikinci fazına geçişi gerçekleştiriyor oluruz.
  • Cross-Functional Entegrasyon (Yumurta): Egg asset’lerini sarısı ve beyazıyla harmonik bir structure’da tavaya onboard ediyoruz. “Karıştırıyor mu olacağız yoksa bütün mü bırakıyor olacağız?” sorusu burada majör bir karar mekanizmasıdır. Biz genel trendlere bağlı kalarak, her lokmada bir feedback loop yaratacak şekilde homojenize ediyor olacağız.

Risk Assessment: Sürecin over-cook olması durumunda “bread-dipping” aksiyonunun efektifliği invalidate olabilir. Bu sebeple ısı regülasyonu pro-aktif bir yaklaşımla set edilmelidir.

Final Touch & Delivery: Baharatları ASAP ekleyip, bread-dipping aksiyonuyla beraber projeyi canlıya alıyor olacağız. Günün sonunda, mide çeperinde sürdürülebilir bir doyum optimizasyonu misyonunu konumlandırarak mide asiditesiyle olan engagement’ımızı maksimize ediyor olacağız.

Next Steps: Çay ile olan alignment kontrol edilecek ve “kahvaltı” KPI’ları acilen finalize edilecektir.


Dilin Naylon Vicdanı

Bir ilan gördüm; “klark” çeke çeke yamulan o kelime yine boy göstermiş: inovasyon. Yanında da “Japonlar’ın” yazıyor. Caka ile perişanlık el ele! Bu memlekette ayrıntı ve nüans bozulunca iş sırıtıyor; bir apostrofu yerli yerinde kullanamayanlar kelimeyi tapınağa çevirip içinde âyin yapıyor. “İnovasyon” dendi mi iş bitmiş sanılıyor. Oysa iş, daha başlamadan orada yerle bir oluyor.

Bizde inovasyon çok acayip bir tören. Sahne hazırlanıyor, sunum açılıyor, biri “insight” diyor, öbürü “touchpoint” diye tamamlıyor, bir başkası “disrupt” diye göz kırpıyor. Sonra herkes birbirine bakıyor: Tamam mı? Hem de ne biçim!

“İçgörü” dedikleri de eski bir hakikatin afili bir etikete çevrilip pazarlanmasından başka bir şey değil. Çarşıda iki dakikada söylenecek şeyi İngilizceye yatırıp sektörel vaftizden geçirdikten sonra kendilerinden geçiyorlar. Network dedikleri de eski ahbap-çavuş işine yeni ceket: Torpilin “profesyonel iletişim” sürümü. Bi’ link ediniverin işte! İtibarın muskası belli: inovasyon, içgörü, sürdürülebilirlik. Sonra herkes o sahte statüye secde ediyor karton bardaklarla…

Bu putperestliğin en sevmediğim tarafı günah çıkarması. Ürün kötüyse “iletişim stratejisi” deniyor. İnsanlar sabaha kadar çalışıyorsa “kreatif süreç”… Kırılan, ezilen, sömürülen birileri varsa “kreativite sancısı” deniyor. Dil gerçeği yumuşatıyor, sonra bir güzel paketleyip ortadan kaldırıyor.

“Kurumsal Türkçe” ise bunun için biçilmiş kaftan! Son yılların en “maymuncuk” kelimelerden biri (“baba”sı “sıkıntı”dır) “aşama”. Her deliği uyuyor, her kapıyı şak diye açıyor. Bir iş mi gecikti? Bu aşamada… Bir haksızlık mı oldu? Sonraki aşamada bakılacak… Bir karar ileri tarihe mi atılacak? Şu aşamada uygun görülmedi… Kim uygun görmedi, niye uygun görmedi, kimin hakkı yenildi, kim oyaladı? Yok.

“Aşama”nın bu kadar sevilmesi tesadüf değil. “Hamle” dersen niyet sorulur; “rütbe” dersen hiyerarşi görünür. “Merhale” dersen yolun çilesi devreye girer; “safha” dersen zaman ve dönem kokusu… “Pâye” dersen kimin kimi yükselttiği görünür; “aşama” ise hepsini aynı plastik torbaya doldurur. Cümleyi dümdüz eder, gerçeği düzler; “günün sonunda” değil, nihayet vicdanı da dümdüz eder. Yoksa yamultur mu? Sis basınca etrafı sorumluluk keyif çatar.

O yüzden bu kelime yalnız lugat meselesi değil, bir dil ahlakı “sorunsalıdır”. Nasıl, “sorunsal” ile daha akademik daha havalı oldu değil mi? Doğru kelimeyi seçmek, gerçeği de seçmektir. Yanlış kelimeler yalnızca yanlış olmakla kalsa iyi, onlar düpedüz korkaktır. Sivrilikleri örter, faili gizler, suçu da yılışa yılışa törpüler. Toplantı notlarında, strateji belgelerinde, bakanlık açıklamalarında, şirket sunumlarında aynı terâne: “Bu aşamada değerlendirilmiyor.”, “Şu aşamada uygun görülmedi.”, “Bir sonraki aşamada ilerleyeceğiz.”

Piyasanın bu plastik dili gündelik hayata sirâyet ederken “baba” maymuncuk dilini çıkartır bütün utanmazlığıyla: “Sıkıntı yok.”
Nereden çıktı, ne ara yayıldı, kim bu terkibi (merkep diyesim var) orta yere bırakıp kaçtı bilmiyorum. Bildiğim şey şu: Bu lâf bir şeyi çözmüyor. Dilin bu ucuz bir susturucusu çözüyormuş gibi yapıp yan çiziyor. Pörsümüş bir stor gibi iniyor dile; hem ışığı hem manzarayı kesiyor. Her yere uyduğu için pek (neyse ki “peck” yazan yok) seviliyor.

“Sıkıntı” kelimesinin kendisi eskiden, hatta “eski Türkiye”de yük taşırdı. Darlık derdi, iç burukluğu derdi, boğaz düğümü derdi, ruhun kabarması derdi. İnsana “bir şey var” dedirtirdi. Şimdi o kelimeyi trafiğe, randevuya, kargoya, “iki dakikaya geliyorum”a, “tamamdır”a uyuşuk, uyuz bir joker yaptık. Bir “hâl”di “sıkıntı”, gevşek ağızlara sakız oldu. Bunu “dilde ekonomi”, konuşmada rahatlık sandık.

“Uyuyamıyorum, unutamıyorum onu” diyor biri; cevap veriyor öbürü: “Sıkıntı yok abi, boş ver!”. Dert konuşulmadan boğazına tıkılıyor. Bir işçi “Maaşım yatmadı hâlâ” diyor. Diğeri cevap veriyor: “Sıkıntı yok, bir iki güne yatırırlar”. Emek gasbı yok oluyor. Hastane koridorunda, reklam ajansında, pastanede, cenaze evinde, manavda… Haksızlıklar, kalp ağrıları, trafik sıkışıklıkları, ekonomik zorluklar… Hepsi ufak bir aksaklığa çevriliyor.

“Sorun” dersen çözüm beklersin. “Dert” dersen ortaklığa davet edersin. “Haksızlık” dersen taraf olursun. “Ayıp” dersen utanmayı hatırlatırsın. “Zulüm” dersen hesap sorarsın. O kelimelerin her biri has vicdan ister. “Sıkıntı yok” ise kaypaklığın, omurgasızlığın bayrağını göndere çeker. Yük taşımadan, borca girmeden konuşmayı o saniye bitirir. Kolaydır. Hem de çok kolay! Dil de bu yılışık gevşeklikle sararmış bir fanila gibi sarkar.

“Yanlış yaptım” yerine diyeceğin belli: “Sıkıntı yok.”
“Özür dilerim” demek yok. İşte burada sözün: “Sıkıntı yok.”
“Hakkını yedim” demek de ne demek!
Göğsünü gere gere de: “Sıkıntı yok.”

Şimdi şu üçlüyü peş peşe dizelim: inovasyon, aşama, sıkıntı yok. Biri piyasanın yakasına yapışmış, biri bürokrasinin masasından kalkmıyor, biri gündelik hayatın boğazına çöreklenmiş. Niyetleri aynı: Hiçbiri gerçeği olanca ağırlığıyla taşımıyor. Hepsi gerçeği hafifletiyor, faili gölgeliyor, hesabı perdeliyor.

Dil bozulunca fikir sakatlanıyor; fikir sakatlanınca ahlak tavsıyor. Çağdaşlık, uyum, vizyon, süreç, ton, deneyim diye yeni etiketler tedavüle çıkıyor. İnsan kendi hayatını kendi kelimeleriyle anlatamaz hâle geliyor; eline hazır SMS kalıplarından da berbat, bayat kalıplar tutuşturuluyor. Ne sokakta uzatılan mikrofona iki çift söz edilebiliyor ne sade suya tirit TV yarışmalarında elini kelime dağarcığına daldırabiliyor.

Kelimeleri silindir gibi ezen dil, sonunda dünyayı da dümdüz ediyor. Nüansı öldüren söz, hükmü körleştiriyor. Bir apostrofu bile yerli yerinde kullanmayı bilmeyenlerin memlekete vizyon satmaya kalktığı yerde yenilik değil, cilası dökülmüş gösteriş borazan öttürüyor. Bir hakkın hangi aşamada yendiğini söylemeyen cümlede kopkoyu sis vardır. Her derde “sıkıntı yok” diye bakan ağızda teselli değil, zihnî uyuşukluk kol gezmez mi?

Önce adı doğru koymak gerekiyor. Kelimeyi (ve kelimeleri yönetecek “trafik işaretleri”ni) yerli yerinde kullanmadan fikri yerine koyamazsın. Fikri yerine koymadan da memleketin aklını, vicdanı toparlayamazsın. Plastik kelimelerle yaşayan toplum, bir süre sonra acıya da haksızlığa da kapanmamış hesaba da plastik muamelesi yapmaya başlar. Sonunda elde janjanlı bir ambalaj kalır; içi çoktan yanıp kül olmuş bir hayat ve naylon vicdan!


Hayatına anlam kat

Okumaya devam etmek için abone olun

Bu blog gönderisinin devamına ve yalnızca abonelere özel içeriklere erişim sağlamak için abone olun.


Bir millet ki…


Camdan Kalp versus Kaşardan Kalp

14 Şubat 2010’daki “AB GRUBU KAN DEĞİL, İZLEYİCİ ARANIYOR” başlıklı yazıma iliştirdiğim “kaşardan kalp” görseline 2012’de aşırı bir ilgi var birkaç gündür. Niyeyse! Yörsan’ın soru ekini ayırmayı bilmeyen tezgâh altı bir “reglam acansı”na yaptırdığını zannettiğim o “absurd” kaşardan kalp (Seyrediniz: Camdan Kalp, Fehmi Yaşar) fikri bu sene günün mânâ ve ehemmiyetine mütevazi (Hayır, yanlış yazmadım; o “mütevazı”dır.) bir şekilde arama motorlarında harıl harıl aranır olmuş. Hep derim: Bu memlekette her şey olabilirsiniz ama rezil olamazsınız.

Devir pişkinlik devri! Televizyona ilk kez çıkan bir genç kız veya erkek herkesin önünde en ufak bir rahatsızlık duymadan gerdan kırıp göbek atıyor, stüdyodaki “memur seyirci” önünde hoplayıp zıplayıp türlü şaklabanlıklar yaptığında, buna “enerjin yüksek” deniliyor artık! Onlarca seyircinin önündeki masum mahcubiyetleri, zarif tavırları, nazik jestleri, hafiften kızaran yüzleri ara ki bulasın!

“Komşu”da iktisadî vaziyet ürkütücü bir tablo çizerken, Türkiye’nin “büyükşehir”lerinde “Sevgililer Günü” teranesi allanıp pullanıyor dört kol çengi. Zibidilikte ise sınır tanınmıyor. Meyvelerden kalpler, ayıcıklar, börtü böcek şeklinde çikolatalar (endorfin artmalı mutlaka), şampanyalı manpanyalı “günün fırsatı” kampanyaları, kral dairelerinde bir gecelik unutulmaz dakikalar gırla gidiyor! Hangi firmanın ilanıydı hatırlayamadım şimdi ama adamlar “aşkın modası geçmez” şaşkınlığıyla bu mühim günü selamlama telaşına düşmüşler. Aşk ve moda… Tebrikler! Geçen yıllarda “petting” mi moda idi? Şey, bu yıl ne moda? Aşkın modasını o kadar iyi takip edemiyorum da… Sert… Ivana Sert! Göstergebilimsel analizlere balıklama dalmamak için Mamak’ta damak kütürdeten lezzetleri yâd edip tornistan ediyorum bu abidik gubidik bağlantıdan. “Aşk”ı “moda” ile ilişkilendiren o firma Sarar olabilir. Bu sabahki metroya yetişme hengâmesinde cep telefonumun mütevazı kamerasını devreye sokamadım. Cehennemde İki Devre gibi değil mi hayatımız, muhterem Zoltan Fabri severler? Bu tip sözde “özel” günlerin gayesini biliyoruz: Tüketilircesine tüketim.

Sevdiğinizi bu sene adamakıllı şaşırtmak istemez misiniz? Râsih’in bir beytini imdâda çağıralım o zaman. Siz de bu nadide beyti bir zahmet ezberleyiverin artık. Şöyle:

Süzme çeşmün gelmesün müjgân müjgân üstüne

Urma zahm-ı sîneye peykân peykân üstüne

Tembeller için: Çeşm=Göz, Müjgân=Kirpik, Zahm-ı sîne=Göğüs yarası, Peykân=Cirit, ok gibi savaş âletlerinin ucunda bulunan sivri demir


11.11.2011’den 12.12.2012’ye…

N’oldu? 11.11.2011 için kopartılan fırtınadan geriye ne kaldı? Hatta bu “tarihî” tarihi hatırlıyor musunuz? Ne çabuk unuttunuz değil mi?

11.11.2011’de nikâhlanma telaşına düşenler, hatta saat tam 11:11:11’de (“pm” tabii) gerdeğe girmeye ant içenler, 11’lerden mürekkep bu “tarihî” tarihin getireceklerinden medet umanlar, Hande Kazanova’lar, Rezzan Kiraz’lar ve daha önce adını sanını işitmediğimiz “numerolog”lar özel televizyonları parsellemişti birkaç günlüğüne… Eee, n’oldu?

Şimdi sırada 12.12.2012 var! Hazırlanın çocuklar, hazırlansın Hande Kazanova’lar, Metin Kiraz’lar ve bilumum “numerolog”lar…


“Uğur Tanısal Sınav”

Kadıköy-Beşiktaş vapuruyla evden işe rutin yolculuğuma başlarken, uyku mahmurluğumu tokatlayan bir dersane ilanıyla burun buruna gelmenin tatsızlığıyla ayıldım. Hatta biraz da ağzımı bozdum.

“Tanrısal Sınav” diye okumuştum duyurularını! Mütedeyyin kesime hitap ettiğini iddia eden gazetelerin yeni bir promosyon kampanyası kapsamında kupon karşılığı verecekleri külliyatın ismi zannettim. Gözlüğümü çıkardım. Gözlerimi ovuşturup bir daha baktım. Hay Allah! “Tanısal Sınav” yazıyormuş yahu! “Tanısal”… “Sınav”… Vay anam babam! Korktum be! Bu ne be? Altıma kaçırırdım ben bu ilahî sınava girmeden önce! Altıma yapıyom, tanısal sınava giriyom, Türkçem kuru kalıyo! Oh-hoooo! Hatta bravo!

Niçin “Diagnostic examination” yazmamışlar ki? Hastalığı teşhise yardım eden, teşhisi kolaylaştıran demek “diagnostic”. “Examination” da hastalığı teşhis etmek gayesiyle yapılan muayene… Arapça “imtihan”ı, “sınav”a çevirdik. “Teşhis” de “tanı” oldu. “Teşhis imtihanı” çok Arapça kaçmış besbelli! Yarısı Türkçe, yarısı Arapça “tespit sınavı” da şık bulunmamış olmalı! Türkçenin anasını belleyen -se/-sal sallamasına balıklama atlanmış ve “Tanrısal Sınav” olarak okuyup afyonumu patlatan bu ilanda “Tanısal Sınav” kepazeliği ortaya çıkmış.

Yahu bu adıyla sanıyla “seviye tespit sınavı” değil mi? Bu imtihana, pardon, bu sınava katılmayı düşünen çocuklara, gençlere bir sorsa Pakize Suda ablamız, “tanısal sınav” nedir diye, emin olun %50 oranında bile doğru cevabı alamayacağına iddiaya (şimdiki çocuklar, gençler “iddaa”nın doğru olduğunu zannediyorlar!) girerim.

Gökhan Tepe dinletin önce sınavınıza duhul eyleyeceklere, sonra da “Tanısal Sınav”ınızı “gerçekleştirin” tepe tepe!


Benim “kitsch”im, senin “absurd”ünü döver!

“Kitsch” kavramının tarihsel perspektifine, günümüzdeki yansımasına, popüler kültüre olan etkisine dair bir şeyler okumak isterseniz Hasan Bülent Kahraman’ın kitapları sizi bekliyor. Vaktim kısıtlı, “fast food” bir hayatın içinde âlemlerden âlemlere akmaktayım, “sosyal medya”ya takılmaktayım, bir “event”ten diğerine seyirtirken tuvalete bile ucu ucuna yetişmekteyim ve uzun yazı okuyamam diyenlerdenseniz… Kristal vazoya bir adet kırmızı plastik gül koyup iPhone tesmiye edilen yalnızlık savarınıza sanal tespih “download” ettikten sonra, iki bin “tele” bayıldığınız iPhone’unuzun duvar kâğıdını şehirlerarası otobüslerin ayrılmaz dekoru “ağlayan çocuk” görseliyle kişiselleştiriverin bari! 

“Absurd” kavramı için ise kaynak çoook! Ancak yine okumaya, hele hele uzun yazı okumaya vakit yok değil mi? Hatta iki satır olsun, e-postalara bile cevap veremiyorsunuzdur. Ah şu vakitsizlik! Ah şu, ballı şu! Camus burayadır daa! BJK-FB “derby”sini 10 TL’ye bir kafede seyredin, 50 TL cebinizde kalsın. Bir Hasan Bülent, bir de Camus… Kalanıyla iki “ıslak”, bir de ayran içebilirsiniz. Bu kıyağımı da mutlaka cezalandırın olmaz mı?


Göz kamaştıran erotizm: “Parkta Serenad”

Sembolizmin sembol isimleri Baudelaire, Verlaine “Fahriye Abla”nın, “Parkta Serenad”ın  şairinin; Münire Hanım’ın sevgili eşi Ahmet Muhip Dıranas’ın şiir anlayışının biçimlenmesinde sağlam bir tramplen olmuştur.

Ses-biçim inşasına ömrünü veren, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şiir sevdasını aşıladığı Dıranas, Ahmet Hakan’ın “Şiir öldü(mü?)” başlıklı düpedüz densizlik, cehalet ürünü yazısında adı, Allah’tan, yer almayan sıkı şairlerimizdendir. “Sıkı şair” denilince, akla sadece Ece Ayhan gelmemeli antrparantez. Zarif bir erotizmin coşkuyla estetize edildiği şiirleriyle yeteri kadar ismi zikredilmeyen, sadece “Fahriye Abla”ya indirgenen Ahmet Muhip Dıranas, sanatın “hayvanî” hisleri nasıl olup da incelttiğine harika bir numune olan “Parkta Serenad”ıyla, pornografik atraksiyonlara, aksiyonlara okkalı mı okkalı bir tokat atmıştır. Bu tokatı her gün yemekten haz duyanlara selam olsun!

Nihal Yalçın, Hasibe Eren, Haluk Bilginer ve Ozan Güven’in dublajını yaptığı Garanti Bankası’nın “hayvanlı” ve pek çok “Bremen Mızıkacıları” ilhamlı reklamının perde arkasına bak(a)mayanlar, zihinsel perdeleri aralamaya zahmet edemeyenler “Hilal Ergenekon, Burcu Esmersoy frikik”leri, “Mete’nin öpüşme sahnesi”gibi görüntüleri t/arayarak, “Kuzey Güney”de Kıvanç Bey’in “baklava”larını nasıl görünür hale getirdiği meselesiyle günlerini heba edebilirler. “Heba” ile “veba” kardeş mi ne? Peki, dizi imparatorluğunun “teba”sı? Haydi, hep bir ağızdan: De baaa!

Ruhumuz tatsın artık: “İstek ve aşk onları kavramış saçlarından / Sürüklüyordu. / Gök mordu; / Ayışığı ihtiyar çınar ağaçlarından / Yüzlerine düşüyordu.”


Dut ağacında portakallı ördek veya bıkkınlık veren bir proje: “İskender”!

Proje tuttu! İşlem tamamdır! “Reklamın iyisi kötüsü yoktur”a iman edenlerin duaları kabul oldu! Mrs. Elif Shafak’ın İskender’i hakkında yazı yazmayan kalmadı maşallah! Bu isteniyordu ve oldu! “200.000+20.000” yetmez! 200.000 daha basılsın! Mrs. Shafak’tır; roman da yazar, Seda Sayan’ın programına da çıkar!

Şimdi eğri oturup doğru konuşalım. İskender’in kapak çalışmasını bir grafik sanatçısına sipariş etselerdi, Mrs. Shafak’ın son ürünü bu kadar konuşulur muydu? Elbette hayır! Mrs. Shafak (ve ekibi) bu reklam kampanyasıyla/kumpanyasıyla ticarî bir başarı elde etmiştir. Bu açıdan Mrs. Shafak (ve ekibi) doğru yoldadır. Hayırlı satışlar olsun!

Bir bardak suda kasırga imal edenler, avuçlarını pek güzel ovuşturuyorlar. Biz de Ferrari görünümlü Şahin’lere binbir emekle, güçlükle elde ettiğiniz paracıklarınızı heba etmeyin, diye yazıyoruz.

Mrs. Elif Shafak için imanlı bir okuru, -noktasına virgülüne dokunmadan- “Muhteşem biri hem yazar hem kişilik olarak, Bu kadar saldırı olun doğru yolda olduğunu gösterir bu ülkede.” yazmış. Gözlerine perde mi, mil mi çekildiği hususunda karar veremediğim bu okurda tecessüm eden zihniyet profili Mrs. Shafak’ı var etmiştir. Elbette PR çalışmalarının da sağlamlığıyla. Yurt dışından (İskender Londra’da yazılmış) ülkesindeki “tabu” konulara değinmesini hesaba katmıyorum. İskender’in -varsa- edebî değerine dair adam gibi eleştiriden ziyade, yok Zadie Smith’ten mi “arak”, yok kapaktaki roman kahramanı pozu, yok kadın bedenindeki erkek, yok şu, yok bu! Lafı eveleyip gevelemeden diyeceğimi diyeyim: Sıradan bir okur olan bendenizi rahatsız eden husus/lar; Mrs. Shafak’ın “gönül insanı” pozu takınıp “proje”lerini ve “proje insanı” oluşunu tasavvuf tülüne sarıp sarmalayarak gözlerden kaçırmaya çalışması, tatsız tuzsuz, renksiz, kupkuru, çeviri kokan (ki zaten çeviri!), okuyanın dimağında yoğun, kıvamı okkalı edebî tatlar bırakmayan cümlelerini, “Oryantalist” çıkışlarıyla ve sıkı bir edebiyat disiplininden geç(e)memiş (kesinlikle “okur” değil!) “müşteri”leri kakalamaya çalışmasıdır. Tasavvuf ehli bir insanın gönlünün razı gelemeyeceği pek çok “yamuk” yapmıştır, Mrs. Shafak. Görmek isteyen gözlerin önündedir olan biten. Bakmaktan korkmayın. “Fan”ları tarafından bir “ilahe” olması bir şeyi değiştirmez. Popüler kültürün bir “yazar”ıdır. Ahmet Selçuk İlkan ne kadar “şair” ise Mrs. Shafak da o kadar “yazar”dır. Bir daha: Teşbihte hata olmaz uyarınca; Ahmet Hamdi Tanpınar benim nazarımda Lionel Messi ise Mrs. Shafak da Faroe Adaları Master Lig takımlarından B71 Sandoy’un B takımının yedek kulübesindeki bir oyuncusu mertebesindedir.

Mrs. Shafak’ın gözünü, Zadie Smith’in İnci Gibi Dişler’inden (“White Teeth”) esinlenmeye (?) götürecek kadar çok satma hırsı bürümüş olamaz. Hoş, Zadie Smith’in de “sicil”inin pek temiz olduğu söylenemez, her neyse. Orhan Pamuk ile Halil Berktay’ın daha bir “isim” yapmasında, resmî söylemin dışına çıkıp verdikleri demeçler ne kadar etkili olmuştur acaba? “Üçüncü Dünya”nın yazarlarının Batı’da ciddiye alınması için kendi ülkesine birkaç sağlam kroşe çıkarması bir mecburiyet midir? Naipul gibi Mrs. Shafak da “isim” yapmaya böyle böyle başlamamış mıydı? Gayet “oriental” demeçleri sebebiyle 3, 0 ve 1 “mağduru” olan bir yazar profilini Batı dünyası epey sever. Şurası kesin ki oyunun kurallarını çok iyi özümsemiş bir “proje” insanıyla karşı karşıyayız. At binenin, kılıç kuşananın! Karınca kararınca diyoruz ki uyanın!

Sizleri bilemem ancak ben bu işbilir, uyanık “proje” insanlarından bıktım. Büyük holdinglerin çalışanlarını Gebze taraflarına getirip götüren servislerde silme İskender okunuyor. “Plaza kadını”nın bavul yavrusu çantasında mentollü sigaranın yanı sıra bir de İskender var artık! İşte bu! Büyük reklam ajanslarının “kreatif”leri, elemanlarına “İskender i okuyan var mı?” diye soruyor. İşte bu! Mrs. Shafak röportaj üstüne röportaj veriyor, haksızlığa uğramış masum yazar rolünü layıkıyla oynuyor. Hatta yaşıyor! Bu işte! Bu işte bir iş var! Meyve veren ağaca taş atıyormuşuz. İyi de dut ağacında portakallı ördek biter mi? Tasavvuf ateşini dürüstlük, samimiyet, ihlâs yakar. Meyve veren ağaç masalına ise karnımız tok.

Ne yani, Mrs. Shafak’ın (ve ekibinin) aklına -erkek kılığına bürünerek- roman kahramanı pozu verip kitabın kapağına konuşlanmak geliyordu da rahmetli Oğuz Atay, İhsan Oktay Anar, Hakan Günday çayda çıra mı oynuyordu? Bir “yazar”, okurunun hayal gücüne gol atmaz! Atmamalıdır! Yerli “sit-com”ların altına döşenen kahkaha efektleri ne ise Mrs. Shafak’ın sözde roman kahramanının kılığına girip kitabın kapağına oturması da aynı şeydir. Önce apaçık ve çok bayat bir reklam, sonra hayal gücüne sille tokat girişmek… Netice: Mrs. Shafak United 3 – Hayal Gücü 0! Videokliplerle büyüyen, yetişen nesil ile has edebiyat tedrisatından geçememiş pop-okurların bunu dert etmeyip Mrs. Shafak’ın erkek kılığında kapakta yer alışını “ay ne orjinal ya” diye bağrına bastığına şüphem yok. O kadar yok ki az buçuk okuyup yazan fakir kulunuzun itiraz/eleştiri hakkını kullanmasını, “sen kimsin lan”larla karşılayan pek çok pop-okurun varlığını ta iliklerimde hissediyorum. Eksik olmasınlar. Beni (de) sizler var ettiniz. Sağ olun, Warhol’un!

Videoklipler hayal gücünü iğdiş eder. İmgelemini sıfırlar insanın. Verili olanı alan okuyucu/seyirci hayal gücünü çalıştırmaz, dolayısıyla tembelleşir. Pinekleyen nöronlar volta ata ata erir. Yaratma gücü, canlandırma hassası elinden alınan okurda/seyircide tekdüzeliğin meşalesi elden ele geçip durur. Yazar, roman kahramanlarını kendi beyninde, ruhunda yoğurup okura sunar. Okur da kendi kahramanını (söz gelimi İskender’ini) yaratır kafasında. Bir yazar, okurunun hayal gücüne tahakküm etmeye yeltenmez. Tacir gibi düşünmez. Erkek kılığında roman kahramanı pozu vermek pek “orijinal”, pek “farklı” bir fikir gelmiş olmalı kitabı pazarlayan ekibe. Bunun ürüne/mala; yani İskender’e ne faydası oldu? Olan şu: Bu “sansasyonel” girişim sayesinde baskı rakamları artıp duracak, cümle âlem yazı üstüne yazı yazacak, cepler dolacak. Sonra? Kokmuş, ucuz bir reklam çalışmasının kaymağı güle oynaya yutulacak. En büyük gazetelerin büyük mü büyük “kanaat önderi” yazar kadrolarından tutun magazinel edebiyat programlarına, oradan da bencileyin adı sanı bilinmeyenlere dek şu meşhur İskender üzerinde kalem oynatmayan, klavyeye eziyet etmeyen bir Allah’ın kulu kalmayacak.

Tarihe not düşmüş olayım: Has edebiyatta “sansasyonel” buluşlara hiçbir zaman yer yoktur. Kelimelerinizin, cümlelerinizin kudreti, dert edindiğiniz meseleleri evrensel boyutlarda anlatabilme yeteneği eserinizi, dolayısıyla sizi kıymetli kılar. Bir yazarın edebiyat tarihindeki haysiyetli pozunu, zamana nakşeden deklanşör ise ortaya konulan yapmacıksız, “proje” ürünü olmayan, “sansasyon”a zinhar prim tanımayan “hakiki”, “pure” eserinizdir.

İskender kapağının, klasik müzik dehası Glenn Gould’u anlatan “Genius Within: The Inner Life of Gleen Gould” belgeselinin afişine benzediği de artık herkes tarafından biliniyor. Peki, Lady Gaga’nın “Yoü and I”ına ne dersiniz? Zannedildiği kadar “orijinal” bir iş değil yani, bir kadın yazarı romanın erkek kahramanı kılığına sokup poz verdirmek! Uğurcan Ataoğlu ile bir de ben mi polemiğe girsem acaba? Oray Eğin’e yolladığı Yirmibeş [“Yirmi Beş” olmalıydı] Kuruşluk Kitap”ı bana da yollar mı? Zannetmem. Etiket fiyatı da 125 TL imiş!