Tag Archives: Türkçe

Reklam meklam: Ortaya karışık veya Türkçe, yazım yanlışları/hataları, tabelalar vs.

“yazım yanlışı olan metinler”, “tabelalardaki yazım hataları/yanlışları”,” yazım yanlışları”, “türkçemizi bozan tabelalar”, “tabela hataları”… Kırık Potkal’a tesadüf edenlerin pek çoğu, önce “sex, seks, sexs, seksi” kelimeleriyle, daha sonra da reklamlardaki, tabelalardaki yazım yanlışlarıyla ilgili arama yapanlar… Bir zincir oluşturan “yurdum insanı” e-postalarına malzeme arayışı için değildir umarım bu ilgileri. Her neyse.

Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Görevlisi ve Bamm Yayınları’nın danışmanlarından Sayın Ali Gökçe Ertan ile RYD standındaki “RYD Yazarları Kitaplarını İmzalıyor” etkinliğinin sonrasında, Taksim’ e doğru yol alırken bana şöyle demişti: Ya bir internet sitesi açmalısın ya da bir blog… Tarih 8 Kasım 2008’di. Bu tavsiyesine uymakta acele etmedim. “Sosyal medya” denen teranenin cumhurbaşkanları, parti liderleri, “kanaat önderleri” tarafından rağbet görmesi de beni fazla heyecanladırmadı. Ta ki, yazı yazmamanın bünyemde yarattığı tazyikten mustarip oluşuma daha fazla karşı koyamayacağımı anlayana dek… Sait Faik’in dediği gibi: Yazmasam çıldıracaktım. Ben çıldıracağıma, anlı şanlı birkaç popüler kişiyi ve uzun yazılara alerjisi olanları çıldırtmak daha eğlenceli geldi doğrusu. Elbette o, Edirne’den ötesine gitmişlerden yalanlarla, hakaretlerle dolu sözler işiteceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. Neyse. Bir de vefalı okurların mevcudiyetinden haberdar olmanın hazzı buna eklenince, hele hele bu okurlar arasında, adını anmaktan şeref duyduğum Vural Sözer gibi bir üstadın olduğunu kendisinden öğrenince… Bu kıymetli isme, pek nadir de olsa yazılarıma teveccüh buyuran değerli iletişim uzmanı ve dahi iletişim külyutmazı değerli A. Selim Tuncer de eklenince… Ben yazmayayım da kim yazsındı! (Bu isimlerin arasına “yalpalamaların efendisi” Mustafa Ordaş’ı da katabilirim. Tabii bir vakitler…)

Şu fakir “Kırık Potkal”a can verdikten bu yana en fazla tıklanan/bakılan/okunan yazım “Tabelalar, Türkçe yazım hataları vs. vs.” başlıklı yazım oldu. Yazıyı yayına aldığım 5 Ocak 2011’den 29 Nisan 2011’e, saat 15.45 itibarıyla tastamam 349 tık! En çok ilgi gösterilen, teveccühe mazhar olan bu yazıya bir kardeş getirmenin vaktidir, diye düşündüm. Bir çeşit “umumî arzu üzerine” yazısı…

Konutun altını ıslatma esprisini es geçip “kalörifer”e bakalım. Fransızcası “calorifere” olan bu kelimeye “ısı taşıyıcı” diyebiliriz; yani “kalorifer”.

Sırada efil efil EFFIE var. Kelin merhemi gibi bir durum. İngilizcem “Mrs. Brown and Mr. Brown” düzeyinde de olsa  “İ”nin kullanılmaması gerektiğini biliyorum çok şükür!

“Pahallı” diyenlere rastladım. “Pahallı” diyenlerin “muhattap” dediklerini de duydum. Bu telaffuzda reklam yazarlığı yapanların etkisi nedir acaba? Hani, ne bileyim, anlamı kuvvetlendirmek için “istek ve arzu”, “koşulsuz-şartsız” yazdıklarını biliyorum da… Farsça “baha”; “değer, kıymet” demek. “Pahalı” ise “fiyatı yüksek olan”… Bir anlam kayması var; çünkü her “kıymetli” şey “pahalı” olmayabilir. “Muhatap” ise Arapça bir kelime. Kendisine hitap edilen, söz söylenen kimse, demek. “Önüne geldiği ismin benzerlerini ‘teker teker hepsi’, ‘birer birer hepsi’, ‘birer birer tamamı’ anlamıyla kapsayacak biçimde genelleştiren söz” olarak tanımlıyor, “her” sözcüğünü TDK. Televizyon ekranları bir ara “Semerkand” reklamlarından ve o reklamdaki “Heryere” ucubesinden (her “ucube” heykel değildir!) geçilmiyordu. Şimdi yok. Zannederim arzuladıkları satış rakamlarını yakaladılar. Doğrusu mu? Tabii ki “her yere”, ona ne şüphe!

Kompedan mağazalarından külot, fanila, çorap, “body” almamış olsanız bile, bu mağazanın adını duymamış olamazsınız. Cüzdanında 100 TL’lik banknotu bulunmayanlar ile  cüzdanlarında dört-beş kredi kartı bulunanları buluşturan bu mağazadan bir kareye odaklanalım şimdi de… “Bady” nece? Elinizin altında internet var. “Zargan” da… “Twit” atmaktan, “Facebook”ta link paylaşmaktan yorgun düşenlerin, bu kadar üşengeç olması suçtur! Doğrusu mu? Certainly “body”! Türkçeyi kullanırken badi badi yürümek çok ayıp olmuyor mu?


Tabelalar, Türkçe ve Yazım Hataları: Memleketin Açık Hava İmlâ Mezarlığı

Sanal âlemde klavye oynatmaya başlayalı bir yıl olmuş. Dile kolay! “Dilek olay” diyenler de var antrparantez. Fakir “Kırık Potkal”ımıza tesadüf edenlerin pek çoğu, arama motorlarına şöyle yazmaktalar: “Tabela yazım yanlışları, Türkçeyi yanlış kullanan dükkân tabelaları, yazım yanlışı olan tabelalar, Türkçeyi bozan  tabelalar, tabelalardaki yanlışlıklar, yazım hatalı tabelalar, reklamda Türkçe hataları” vs. vs.

İstedim ki 2011’in bu ilk yazısında “hatalı Türkçe tabelalar” buketi sunayım… Kırık Potkal sanal âlemde amme hizmeti sunmuş olmanın haklı gururuyla, yeni denizlere yelken şişirecektir inşallah!

“Kulüp” kelimesine İngiliz kalanlar için yazalım: İngilizce “club” olarak yazılan bu kelime, Türkçede yalın halde “kulüp” olarak, ek aldığında ise “kulübü” diye yazılır.

Gelelim “kombi”ye… Acıbadem Hastanesi’nin Türkçe vizyonu (?) ile kenarda köşede kalmış bu “konbi”cinin aynı düzlemde ele alınması haksızlık olur elbette. Biri o kadar cafcaflı, albenili, renkli mi renkli ama gel gör ki bir yazım kılavuzuna bakmaya üşeniyorlar, diğeri tamir ettiği cihazın ismini dosdoğru yazamıyor. Her ikisi de asgari müşterekte pişpirik oynuyorlar. Renkli ve gri. “Kalorifer” ile “kombi”, olmuş mu “klorifer” ile “konbi”!

Üçüncü örneğimiz ise Hakan Şükür’ün 786 bin TL aldığı kurumdan: TRT’den; TRT’nin bir “futbol” programındaki altyazı bandında dil çıkarıyor. “Geniş özet” gibi deha ürünü bir sözü biz fânilere armağan eden bu nezih müesseseye nasıl bir ceza kessek acaba? Yanlış yazdığı her sözcük için banka hesabıma Hakan Bey’e bahşettiği toplam ücretin %1’ini gönderse kıyamet mi kopar Mr. Coppola?

TDK adlı müessese “özet” için şu tanımı vermiş: “Bir yazı veya sözün anlamını daha kısa ve özlü biçimde veren yazı veya söz, hülasa, fezleke, ekspoze: Romanın özeti. 2. sin. ve TV Filmin konusunu en kısa biçimde anlatan, bir senaryo çalışmasının ilk basamağı olan metin.” Bravo sizlere! “Geniş özet”, “dar özet”, “kısa özet”, “uzun özet”… Azat buzat, beni ahirette gözet!

Birkaç hafta önce Kızıltoprak’ta bir süpermarkette dört tekerlekli sepetimle ralli hevesimin ateşini söndürmeye çalışırken, “çok satar” standına benzer bir köşenin de tüketicilere sunulduğunu görünce frene bastım. Hafif mi hafif kitaplarla oluşturulmuş bir stant… Migros’un kitap stantları ağır kalır, o hesap! İçlerinde en ele gelenini, vasata yakın olanını karıştırmaya başladım. Daha sonra arka kapak yazısına göz attıktan sonra, bir de sondan başa bir tura geçecektim ki “senior”undan “junior”ına, mürekkep yalamışından ilkokul üçten terkine, hemen hemen herkesin çuvalladığı bir anlatım/ifade bozukluğunu görüp olduğum yere çakıldım. Reklamın kötüsü olmazmış, Mine Hanım. Bu kıyağımı da unutmayın!

“Ben okundukça kitap, sen okudukça insansın!” Düzelteyim: “Ben okundukça kitabım, sen okudukça insansın!” İki cümleyi bir batında çıkarmaya kalkıştığınızda çok dikkatli olmanız gerekir. Aksi durumda şöyle bir cümle karşılar sizi: “Ben okundukça kitapsın, sen okudukça insansın!” Orhan Pamuk’un, Elif Şafak’ın Türkçe duygusundan nasiplenmemiş, hatalı ifadelerinin göze batmadığı bir edebiyat ortamında Carpe Diem bu yanlışı yapmış çok mu?

Ne demiştik? “Senior”undan “junior”una mı? Alttaki fotoğrafta ise Komili Bebe Şampuanı’nın “body copy”sini görmektesiniz.

(…) “bebeğinizin hassas saç ve saç derisinin sağlıklı gelişimine yardımcı olsun.” Olsun be! “[B]ebeğinizin hassas saçının ve saç derisinin sağlıklı gelişimine yardımcı” olsa nasıl olur, abilerim?

Sondan bir önceki tabelamızda ise İskender Pala’yı İngilizce “ve” imini savunurken görmekten hayrete düşeyazdığım “&” imine bakacağız. (Kırmızı dergisinin 26. sayısının 64. sayfasında “RYD konusu: ‘&’ huzurlarınızda ve!” başlıklı yazıma göz atmanızı rica ederim. D&R’larda, gazete bayilerinde hediyesi 2 TL!)

“İmam-cemaat” ilişkisi mi dersiniz, dersimiz “korelasyon” mu, orasını bilemeyeceğim ama tabelamızdaki kullanım muhteşem bir dil sentezini belgeliyor.

Şimdi de “GIDA & TEKEL” görselinin altındaki fotoğrafa bakalım. “İTÜ Kurtköy E10 tayfası” Kadıköy’deki Adapazarı Islama Köftecisi’nde çorba içmişler. Afiyet olsun! Ne yazık ki hâlâ -de bağlacının kullanımını öğrenememişler bizim İTÜ Kurtköy E10 taifesi! “Ya hocam, alt tarafı bir köftecinin masa altına not yazıyoruz, ona mı dikkat ediceez yani?” müdafaasını buna benzer cümlelerle yapacaklardır arkadaşlarımız muhtemelen. Oysa Türkçe yazarken (nerede olursak olalım, hangi iletişim aracını kullanırsak kullanalım) olabildiğince hassas, titiz ve dikkatli olmamız icap eder. “Cnm, nber, ok, muck, tşk” gibi “tasarruflu” bir iletişim dili almış başını gitmişken benimki “ükela moruk” muhabbeti gibi algılanıyor. Her şeye rağmen, meraklısı için -de bağlacının kullanım alanını nakledeyim: “Başlıca görevi, birlikte kullanıldığı sözcüğün kavramını daha öncekine katmak olan de bağlacı, kendinden önceki sözcükten ayrı yazılır; ünlüsü, kendinden önceki sözcüğün ünlüsüne kalınlık-incelik yönünden uyar; ancak, bağlacın başındaki ünsüz değişmez: Ben de görüyorum. Ondan da isterim. Defter de gerek, kitap da… De bağlacı, adların durumunu bildiren -de ekiyle karıştırılmamalıdır. De bağlacı, bir sözcük olduğu için ayrı yazılır; ek olan de ise bitişik yazılır ve bitiştiği sözcüğe ünsüz ve ünlü bakımlarından uyar: ev-de, yol-da, beşik-te, sokak-ta…”

Bilgi: Bu yazının altında bir dönem yer alan hakaret ve spam içerikli yorumlar arşivlenerek kaldırılmıştır.


Arama tarama: “Kobi” değil, “Kobe”!

Mevlânâ der ki: İnsana aradığı şeye göre/bakılarak değer biçilir. İnternet âleminde aranma rekorunu elinde bulunduran kelimeler “porno” ile “seks” bilindiği gibi. Bu kelimelere eklemeler yapılarak da arama motorları çalıştırılıyor elbette. Tüm bu bel altı merakın içinde, farklı şeyler arayanlar da oluyor ve bu fakir “blog”a tesadüf ediliyor. Genital organların nemli, ritmik, aritmik serüvenine monitörlerinden ortak olmak isteyen kadınlı erkekli pek çok kullanıcı, “FAX, TAXI & SEX” kelimelerinin azizliğine uğrayıp hayal kırıklığı içinde küfrü basıyorlardır muhtemelen arzuladıkları et maceralarından uzağa düştüklerini anladıkları anda. 

“Aramak”tan girdik söze, devam edelim. Yazılarımı takip edenler, reklam sektörünün “okunmazsa, bakılmazsa olmaz” dergisi Marketing Türkiye’deki Türkçe, yazım yanlışlarına değindiğimi de bilirler. Söz konusu derginin “yorum” kutucuklarına yazdıklarım çoğunlukla yayımlanmaz. Neyse ki, derginin sahibesi Günseli Özen Ocakoğlu, haber metinlerdeki berbat Türkçe kullanımına yönelik eleştirilerimi anlayışla karşılamıştır. Ancak, bu kez Marketing Türkiye’nin “yorum” kutucuğuna hiçbir şey yazmayacağım. Günseli Hanım’ı da rahatsız etmeyeceğim. Ben çalıp ben söyleyeceğim!

1 Ekim 2010 tarihli Marketing Türkiye’den: “Basketbolda Türkiye ikinci oldu, pazarlamada şampiyon kim?

Kobi Bryant, Le Bron James, Marc Gasol, Manu Ginobili gibi yıldızların 2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası’na teşrif etmeyeceği anlaşılınca spor camiasında organizasyonun çok da fazla ilgi çekmeyeceği düşüncesi hızla yayıldı. Fakat sonuç hiç de beklendiği gibi olmadı! Özellikle Türkiye’nin finale kadar yükselmesi yalnızca basketbol severleri değil tüm Türkiye’yi ekrana kilitlerken, sponsorlar ve ‘ambush marketing’ taktiğine kullanan markalar da kıyasıya bir rekabete girişti. Türk basketbolu, tarihinde de ne bu kadar seyirciyi ne sponsoru ne de markayı bir arada gördü. Peki ama markaların kıyasıya yarıştığı bu dünya çapındaki etkinlikten hangi markalar zaferle çıktı, hangileri parasını boşa savurdu?”

En ufak bir arama taramaya bile gerek görülmemiş ve sallapatiliğin beşiği umursamaz bir şekilde sallanmış. “Kobi” değil, “Kobe”; “Le Bron” değil, “LeBron”… Bunlar işinin ehli olmayanların bile birkaç klavye tuşlamasıyla ulaşabileceği doğrular. Marketing Türkiye’nin muhabirleri bunlara üşenmişler ammaaa boylarından büyük sularda yüzmekten de kaçınmamışlar. “Kobi Bryant, Le Bron James, Marc Gasol, Manu Ginobili gibi yıldızların 2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası’na teşrif etmeyeceği anlaşılınca…” cümlesindeki “teşrif”i kullanmaya cahil cesareti demekte beis görmüyorum.

“Teşrif”, “şeref” kelimesinden türemiştir ve “şereflendirmek, onurlandırmak” demektir. “Haiz” (bir şeyi elinde tutan, bulunduran) kelimesi gibi, “teşrif” kelimesi de daima “i” ekiyle kul-la-nı-lır. Cesur cümleden gidelim: “2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası’nı teşrif etmeyeceği anlaşılınca…” olarak yazılması gerekirdi o cümlenin. “Teşrif etmek” fiilinin “gelmek” anlamında kullanılması yol açıyor bu duruma. “Galat-ı meşhur” denilip geçilmemesi gerekir. Hoş, Marketing Türkiye’nin muhabirlerinin “galat-ı meşhur”dan da haberdar oldukları kuşkulu ya! Şüphesiz ki, buradaki yaygın yanlışa düşmemeleri gerekirdi, Marketing Türkiye gibi “referans” alınan veya “kaynak” gösterilen bir yayında kalem oynatan habercilerin. Kullanımını bilmedikleri kelimeleri cümle içinde kullanmayıp akıcı, doğru bir Türkçeye yelken açmaları yetecektir okurlara. Üslubu süslü, güçlü kuvvetli yapmanın yolu, kullanımını bilmediğiniz kelimelere bulaşmamaktan geçer.

Tatsız tuzsuz, takır tukur haber metnine dikilen tüyümüz ise  “Peki ama markaların kıyasıya yarıştığı bu dünya çapındaki etkinlikten hangi markalar zaferle çıktı, hangileri parasını boşa savurdu?” cümlesinde tezahür ediyor: “hangileri parasını boşa savurdu?” “Boş” ile “savurmak” yan yana… Bu denli Türkçe duygusundan, sözcük uyumundan habersiz olmak olur şey değil! Çok konuşma da önerin ne diyenler olabilir belki. Buyrun: “hangileri parasını heba etti?”, “hangileri parasını boşa harcadı?” ve dahi “hangileri parasını savurdu?”

Bu muhabir arkadaşları, doğru dürüst Türkçe kullanımı üzerine yazdığı yazılar dolayısıyla, aynı derginin kadrolu yazarı Ali Saydam’a havale ediyorum.


Tabela mabela: “Bahariye Şube” veya iyelik ekinin suçu ne?

(…) “Kahraman Bakkal”ları yere seren “süpermarket”lerden birinin manav bölümündeki karton panoda da şöyle bir yazıyla burun buruna gelseniz: “Amasya Elma”. “Sabit pazar”lardan birinde de şunu göreceksiniz: “Tokat Yaprak”!

İyelik eki kullanmak çok ayıp artık! Bu saçma sapan durumu İngilizcenin ezici etkisine bağlamak durumundayız. Bir bankanın “özdevimli/özdevinimli vezne”sine; yani ATM’sine (Automated Teller Machine) yaklaştım. Şubenin cam kapısındaki çıkartmada şu yazıyordu: Bahariye Şube. Bu aymazlık, bu şaşkınlık, bu cehalet neyin nesidir? Bu bankaların Türkçeden anlayan bir görevlisi yok mu? İyelik ekini kullanan bankalara “sendikasyon kredisi” taleplerinde zorluk mu çıkarılıyor yoksa?

“Bahariye Şubesi” yazmanın “küçük düşürücü” bir yanı mı var, pek merak ediyorum. Aynı özensizlik, aynı rezalet sokak adlarında da olanca yüzsüzlüğüyle pis pis sırıtıyor. Fazıl Hüsnü Dağlarca (Mrk. Çocuk ve Allah -mutlaka okunmalı-) Sokak… “Türkçem; benim ses bayrağım” diyen rahmetli şaire varlığında ve yokluğunda yapılmış çok tatsız bir şaka! (…)

(FAX, TAXI & SEX Espassız Sayıklamalar, sayfa 177)


“Baros’tan müjdeli haber! Yok canım, kötü haber, kötü!”

Vedat Türkali’nin, tecavüzün insan ruhunda açtığı yarayı, birey ve toplum ölçeğinde ele aldığı Fatmagül’ün Suçu Ne adlı eserinin “şen dizi senaryocuları” tarafından Kanal D ekranlarına akıtıldığını bilmeyen var mı?

Bu medya grubu, topuyla tüfeğiyle FSN’nin raiting pastasından koca koca dilimleri kapabilmesi için, “errrkeg” seyircilerin temel içgüdülerini deliler gibi gıdıklama uğraşında. Söz konusu medya grubunun içler acısı halini göstermesi açısından, 22.Eylül.2010 tarihinde Milliyet’in web sitesinde bilgisayar ekranlarına yansıyan bir spor haberini tarihe not düşüyorum ibret-i âlem için.

Kurgulanmış tecavüz sahnelerinden, reklam pastasından dev birkaç dilimi kapmak için medet uman bir zihniyetin, en sıradan bir spor haberini vermekteki acziyetini dikkatinize sunarım


Bir pankart!

Hatırlar mısınız bilmem, aylar önce Ankara Adliyesi önünde Ankara Kadın Platformu üyeleri pankart açıp Siirt’te büyüyen cinsel istismar sivilcesinin cerahatine dikkat çekmek için bir eylem düzenlemişler, attıkları sloganlarla bu yaraya dikkat çekmeye çalışmışlardı.

Grup, basın açıklamasında şu sözlere yer vermişti: “Kadınlara yönelik şiddet; kadın cinayetleri ve gitgide yaygınlaşan taciz ve tecavüzlerle devam ediyor. Dün Mardin, bugün Siirt ve Van-Erciş… Ve daha ortaya çıkmamış, çıkartılmamış onlarcası…”

Bu insanî hassasiyet, soylu dayanışma takdir edilesi elbette. Sözü dallandırıp budaklandırmaya lüzum yok. Fotoğrafa bakalım. Hadi “espas”ı paspaslayalım… “..!” garabetine gıkımızı çıkarmayalım… Ancak, “Ankara Kadın Paltformu“nu n’apacağız?

Susmayın, tecavüze sessiz kalmayın, iyi güzel… Hazırlattığınız pankartta ne yazıyor, nasıl yazıyor diye bir bakmayı da ihmal etmeyin lütfen.


Tabela mabela: Beni Türk tabelacılarına emanet etmeyiniz!

Sevgili İstanbullular!

“İSTANBUL’LULAR”dan sonraki “espas”a bir bakar mısınız? Bir de, “KAYBOLUR.!”dan sonraki, “nokta” ve ardından gelen “ünlem”e bakın lütfen. İkramiyesi “GEREGİ”!

Birkaç yıl içinde birleşik (“bileşik”) yazdığını, ayrı yazmasıyla meşhur TDK’den alıntı yapalım. Türkçe ve Türkçe yazımına derinliğine kafa yormayan zevat için TDK hâlâ “son söz” sahibidir, beğensek de beğenmesek de…

Özel adlara getirilen yapım ekleri, çokluk eki ve bunlardan sonra gelen diğer ekler kesmeyle ayrılmaz: Türklük, Türkleşmek, Türkçü, Türkçülük, Türkçe, Müslümanlık, Hristiyanlık, Avrupalı, Avrupalılaşmak, Aydınlı, Konyalı, Bursalı, Ahmetler, Mehmetler, Yakup Kadriler, Türklerin, Türklüğün, Türkleşmekte, Türkçenin, Müslümanlıkta, Hollandalıdan, Hristiyanlıktan, Atatürkçülüğün.” buyurmaktadır TDK ve bu kez doğru demektedir.

Mezarlık gezmenin insan hayatındaki öneminden, bu dünyanın gelip geçiciliğini anlamanın en kestirme yolu olduğundan bahseder üstat Çetin Altan. İstanbul’daki mezarlıkların kaçını gezdiniz bilemiyorum ama üç-beş mezarlık gezince göreceksiniz ki, tabelalardaki, özensiz bir şekilde yapılmış mezar taşlarındaki yazım yanlışlarını görünce, daha da hüzünleneceksiniz.

İslam dininin temel mukaddes sözlerinin bile mezar taşına doğru dürüst yazılamadığını gördüğünüzde, içinizdeki isyan çığlığı gırtlağınızı jilet gibi kesecektir. Temel eğitim veren öğretmenlerin belirli zaman aralıklarında sınava tâbi tutulmasından tutun da, okullarda Osmanlıcanın “seçmeli ders” olarak okutulmasına varana dek pek çok hayalim var. Osmanlıca seçmeli ders olsun ki, Refik Halit Karay, Abdülhak Şinasi Hisar, Yahya Kemal ve Ahmet Hâşim gibi pek çok edebiyatçımızın yazdıkları eserleri anlayamadığını ileri süren gençler olmasın cânım memleketimizde.


Tabela mabela: Siz hiç yazım kılavuzu gördünüz mü?

“Bakanlar Kurulu kararıyla tabelacı olarak evine ekmek götürmeye çalışanlara bir adet yazım kılavuzu bulundurma zorunluluğu getirilmesinin zamanı gelmiş de geçmektedir.

Böyle bir zorunluluk, ‘karbiratör, şarz-marş-akimülatör, kontür, firen, alekart, we ce, sandövüç/sandeviç, şöför, resteurant, kanpanya’ ve benzeri tabela, afiş, pankart fotoğraflarıyla yüklü geyik malzemesi ‘yurdum insanı’ e-postalarının bertaraf edilmesini sağlayacağından, sanal âlemin e-posta trafiğinde yaşanması muhtemel yavaşlamaların da önüne geçecektir.”
FTS’den…


Hıncal Uluç’un “nokta”yla imtihanı!

“Yaşa be Ahmet Hakan.. Birisi de yazmalıydı, “Paranıza da yazık, zamanınıza da” diye.. Martin Scorsese çekmiş diye, Shutter İsland/ Zindan Adası’nı ille de alkışlamak zorunda değiliz ya.. Bu kadar da değil üstelik.. İlk haftasında 40 milyon dolar kazanmış Amerika’da.. Bu Scorsese’nin rekoru. Hani gişe de yapmış film.. Seyreden binlerce kişinin on üzerinden verdiği not ortalaması 8.2.. Yani nerden baksanız film müthiş.. Hele de fragmanları izlemişseniz “Mutlak” demişsinizdir benim gibi sinemaya koşarken..  Ama bakın.. Hepsi palavra.. Benim paramla 10 para etmez..

Okuduğunuz satırların sahibi “kanaat önderi” Hıncal Uluç üstadımız.. Hıncal ağabeye sıradan bir okur olarak, bu sayfada tay tay koşturmadan önce, bir ikaz e-postası yollamıştım.. Aman üstadım, etmeyin eylemeyin, Türkçede “noktalama işaretleri”nin içinde “..” yoktur diye.. Nuh dedi mi, bilemiyorum ama üstadımız “kanaat önderi” olmanın ruha ferahlık veren huzuruyla bildiğini okumaya devam ediyor.. Benimki de laf hani! Koskoca Hıncal Uluç, Bilgin Gökberk’i “köşe”sine almazken, benim ikaz e-postamı ciddiye alıp dur yahu bu da neyin nesi, diyecek değildi ya!

Kurduğu cümlelerin dibine “..”yı azimle yerleştiren “kanaat önderi” Hıncal üstadımızın sıkı takipçisi de Selahattin Duman.. Vatan’daki yazısının başlığına bakalım: “Globalleştik, top olduk.. Q klavyeli laptop olduk!” Yazının girişine de bakalım: “Adetim değildir ama bugün öyle başlayayım.. Dijital teknoloji üreticilerine ileneyim.. Gözünüzde Q klavyenin tuşları kadar çapaklar çıksın e mi? Milliyetçiliğe geldi mi Tanrı Dağı’ndan eksik yanınız yok.. Sıra Türkçeye kazık atmaya geldi mi her biriniz tek kişilik ordu..”

Okuduğunuz üzere, Selahattin Duman, Hıncal Uluç ekolünün sağlam bir müridi.. Hatta baş müridi! Yazının tamamında “..” kullanmış.. Nokta (.) yok! Yorum yapmaktan ürküyorum.. Yazısında “F klavye” hadisesine “gülünçlü” üslubuyla yaklaşmaya çalışmış.. Hani diyorum, sevabına, “noktalama işaretleri”ne de bir el atsa..

Unutmadan… İngilizcede majiskül “İ” kullanılıyor muydu?

Not: İşbu yazıda, üstatlarımın alemetifarikalarından olan “..”yı tavuk yemi gibi kullandım. Eee, ne de olsa onlar “kanaat önderi”, onlar koca vesikalıklarıyla gazetelerinde “köşe” sahibi kalem ustalarımız… Gönülleri hoş olsun: Onlar Hıncal ile Selahattin..


Faili Can’lı Hata!

“Sunumu, sayfa düzeni, içeriği ve etkisiyle farkındalığını ortaya koyacak bu gazete ilk defa bir televizyon canlı yayınında hazırlanacak. Can Dündar’ın sunacağı “Canlı Gaste” pazartesiden perşembeye her akşam saat 10.00’da ilk manşetini atacak.”
Yukarıdaki cümlelerle tanıtımı yapılan “Canlı Gaste”nin 26 Ocak 2010 tarihli “nüsha”sında manşete taşınan üç sözcüklük haberi tekrarlayayım: “FAİLİ MEÇHUL ÇOCUKLAR”
Bingöl, Mardin ve Şanlıurfa’da son aylarda dikkati çekecek derecede “kayıp çocuk” vakalarında artış gözlenmekte. Şüpheler “organ mafyası” üzerine yoğunlaşsa da, henüz bu olayların faili/failleri bulunabilmiş değil. Söz konusu haberin yürek parçalayan yanını bir tarafa koyup yetkililerin bu olayı en kısa sürede aydınlatmasını dileyerek, “Canlı Gaste”nin faili belli hatasına bakmak istiyorum.
İnternet ortamında herkesin ulaşabilme kolaylığını düşünerek, tdk.gov.tr referans noktamız olacaktır, dünkü “Canlı Gaste”nin manşet haberinin üç sözcüğünü ele alırken.
Birinci sözcük “FAİL”. TDK’den: “1. Eden, yapan, işleyen. 2. a. db. Özne. 3. a. huk. Hukuki sonuç doğuracak bir suç işleyen kimse.”
İkinci sözcük: “MEÇHUL”. TDK’den: “1. db. esk. Edilgen fiil, malum karşıtı. 2. sf. Bilinmeyen, bilinmedik. 3. sf. mat. esk. Bilinmeyen.”
Üçüncü sözcük: “ÇOCUK”. TDK’den: “1. Küçük yaştaki oğlan veya kız. 2. Soy bakımından oğul veya kız, evlat. 3. Bebeklik ile erginlik arasındaki gelişme döneminde bulunan oğlan veya kız, uşak.”
 
“Sunumu, sayfa düzeni, içeriği ve etkisiyle farkındalığını ortaya koyacak bu gazete”de, ilk önce Türkçenin adam gibi kullanımındaki “farklılığı” görebilmeyi isterdim doğrusu.
Dilimize “ecnebi” olanlar için şu kadarını yazayım: “Awareness” kelimesinin dilimizdeki karşılığı “farkındalık”tır. Zinhar “farklılık” değildir!
O cümle de şöyle yazılmalıydı haliyle: “Sunumu, sayfa düzeni, içeriği ve etkisiyle farklılığını ortaya koyacak bu gazete”… Güzelim memleketimizin (maalesef) alametifarikalarından olan
“FAİLİ MEÇHUL CİNAYET” olur ve çok muzip, çok şenlikli “FAİLİ MEÇHUL KIYAK” da çok güzel olur ammaaa…
“FAİLİ MEÇHUL ÇOCUKLAR” gibi tuhaf bir manşet ol-maz! “FAİLİ MALUM HATA”yı “Can’lı” gazeteye yakıştıramadığımı belirtir, “gaste” editörünün vazifesini bihakkın ifa etmesi lüzumunu hatırlatırım.