Category Archives: Türkçe

Menemen Implementation Strategy: A Cross-Functional Breakfast Roadmap


Executive Summary:
Optimal Menemen Roadmap’i

Background: Sabahın erken slot’larında realize olan “açlık” pain point’ini adreslemek ve mide segmentindeki beklentileri neutralize etmek adına bu projeyi gerçekleştiriyor olacağız. Amacımız, kahvaltı ekosisteminde disruption yaratmaktır.

Process & Implementation:

  • Alignment Stage’i: Öncelikle soğan ve biber asset’lerini tavanın tabanında synchronize ediyor olacağız. Burada kritik olan, ısıyı benchmark alıp sebzelerin karamelizasyon sürecini domine etmektir. Soğanların şeffaflaşması, projenin “go-live” onayıdır.
  • Value-Added Content (Domates): Sürece domates component’lerini include ettiğimizde, sosun vizyonuyla domatesin misyonunu bir araya getirip lezzette bir synergie yaratıyor olacağız. Domateslerin suyunu çekme milestone’una ulaştığımızda, operasyonun ikinci fazına geçişi gerçekleştiriyor oluruz.
  • Cross-Functional Entegrasyon (Yumurta): Egg asset’lerini sarısı ve beyazıyla harmonik bir structure’da tavaya onboard ediyoruz. “Karıştırıyor mu olacağız yoksa bütün mü bırakıyor olacağız?” sorusu burada majör bir karar mekanizmasıdır. Biz genel trendlere bağlı kalarak, her lokmada bir feedback loop yaratacak şekilde homojenize ediyor olacağız.

Risk Assessment: Sürecin over-cook olması durumunda “bread-dipping” aksiyonunun efektifliği invalidate olabilir. Bu sebeple ısı regülasyonu pro-aktif bir yaklaşımla set edilmelidir.

Final Touch & Delivery: Baharatları ASAP ekleyip, bread-dipping aksiyonuyla beraber projeyi canlıya alıyor olacağız. Günün sonunda, mide çeperinde sürdürülebilir bir doyum optimizasyonu misyonunu konumlandırarak mide asiditesiyle olan engagement’ımızı maksimize ediyor olacağız.

Next Steps: Çay ile olan alignment kontrol edilecek ve “kahvaltı” KPI’ları acilen finalize edilecektir.


Bu Yazıyı “Okuyor Olacaksınız”

Dil, insanın omurgasıdır. Bu kadar. Bu kadar net. Omurgan eğriyse hiçbir illüzyon belini doğrultamaz. Görünen ve gördüğüm o ki (Ender Merter, bayrağı oğluna devretmiş “Reklamarkası”nda) reklam ajanslarının o steril akvaryumlarında yetişen “strateji dehaları” için dil, üzerine İngilizce sos dökülmüş bir pazarlama, hatta gözbağcılık aparatı olmuş.

Geçen günlerde ekranda, marka/strateji/sürdürülebilirlik kasan bir ajans yetkilisini izlerken, Türkçenin bir “tercüme odasında” nasıl vahşice infaz edildiğine tanık oldum. Hanımefendi, her cümlesinin sonuna mühür gibi “olacağız”ı zevkle, mütebessim bir ifadeyle basıyordu. E, beni de hafakanlar basıyordu haliyle! Sanki bir şeyi gerçekten yapmaya gücü yetmiyordu da eylemi asla gelmeyecek bir geleceğin kapkaranlık boşluğuna fırlatıp kurtuluyordu.

“Markayı konumlandırıyor olacağız…” derken Türkçenin temel kurallarından, ünü dünyaları tutmuş edebiyatçılarımızın revnaklı dil evreninden nasiplenememiş olmanın acziyetinin delik deşik bayrağını reklam sektörünün böğrüne sokup dalgalandırıyordu. Size bunu haykıracak bir dil muhafızı yok sanıyorsunuz ya, o şımarık rahatlığınızım semirmesi tam da bundan!

Bu “yapıyor/çekiyor olacağız” sakilliği, düpedüz bir müstemleke memuru zihniyetidir. İngilizcenin future continuous kalıbını, o sığ “pılaza” Türkçesine yamamaya çalışan bu marketing şeytanları, aslında sorumluluktan kaçmanın kılıfını hazırlamışlar. “Yapacağız” diyemiyorlar; çünkü o netlik, bir söz vermeyi, bir risk almayı ve arkasında dimdik durmayı gerektirir. Oysa “yapıyor olacağız” dediğinizde, eylem bir hayalete dönüşür. Tıpkı “sıkıntı yok” uyuşukluğu gibi… Sadece toplantıyı, röportajı kurtardığını zannedersin bu “global” esintili vızıltıyla… Gürültü çıkaran bir vızıltıdır, daha fazlası değil.

Markayı, kampanya stratejisini konuşurken ağızlarını yaya yaya “yapıyor olacağız” diyenlerin, aslında (sevdikleri şekilde yazayım) “gerçekleştirdikleri” tek şey, Türkçenin can damarına keser indirmektir. “Keser”i (de) bilmediklerine bire beş iddiaya varım, neyse! Dili bir ambalaj kâğıdı gibi buruşturup atan bu zevat, o parlak (!) kelimelerin ardına sığınıp entelektüel bir çölde kum banyosu yaptıklarını elbet bir gün anlayacak. Anlayacak da Türkçe diye bir dil kalacak mı?

Türkçe, eylemi tam on ikiden vuranların dilidir; onu pelte-leş-miş bir sürece tıkıp üzerinde tepinenlerin değil! Yarın bir gün “başarıyor olacağız” diye kendinizi kandırırken, aslında sadece “bitiyor olacaksınız.” Bu dil, kendisine ihanet edenleri önünde sonunda (“günün sonunda” demeyi de çok seversiniz) kendi lugatından atacaktır. Siz strateji mıtırateji değil, olsa olsa bir “tercüme hatası” üretebilirsiniz. Pardon, düzeltiyorum: “Üretiyor olabilirsiniz.”


Dilin Naylon Vicdanı

Bir ilan gördüm; “klark” çeke çeke yamulan o kelime yine boy göstermiş: inovasyon. Yanında da “Japonlar’ın” yazıyor. Caka ile perişanlık el ele! Bu memlekette ayrıntı ve nüans bozulunca iş sırıtıyor; bir apostrofu yerli yerinde kullanamayanlar kelimeyi tapınağa çevirip içinde âyin yapıyor. “İnovasyon” dendi mi iş bitmiş sanılıyor. Oysa iş, daha başlamadan orada yerle bir oluyor.

Bizde inovasyon çok acayip bir tören. Sahne hazırlanıyor, sunum açılıyor, biri “insight” diyor, öbürü “touchpoint” diye tamamlıyor, bir başkası “disrupt” diye göz kırpıyor. Sonra herkes birbirine bakıyor: Tamam mı? Hem de ne biçim!

“İçgörü” dedikleri de eski bir hakikatin afili bir etikete çevrilip pazarlanmasından başka bir şey değil. Çarşıda iki dakikada söylenecek şeyi İngilizceye yatırıp sektörel vaftizden geçirdikten sonra kendilerinden geçiyorlar. Network dedikleri de eski ahbap-çavuş işine yeni ceket: Torpilin “profesyonel iletişim” sürümü. Bi’ link ediniverin işte! İtibarın muskası belli: inovasyon, içgörü, sürdürülebilirlik. Sonra herkes o sahte statüye secde ediyor karton bardaklarla…

Bu putperestliğin en sevmediğim tarafı günah çıkarması. Ürün kötüyse “iletişim stratejisi” deniyor. İnsanlar sabaha kadar çalışıyorsa “kreatif süreç”… Kırılan, ezilen, sömürülen birileri varsa “kreativite sancısı” deniyor. Dil gerçeği yumuşatıyor, sonra bir güzel paketleyip ortadan kaldırıyor.

“Kurumsal Türkçe” ise bunun için biçilmiş kaftan! Son yılların en “maymuncuk” kelimelerden biri (“baba”sı “sıkıntı”dır) “aşama”. Her deliği uyuyor, her kapıyı şak diye açıyor. Bir iş mi gecikti? Bu aşamada… Bir haksızlık mı oldu? Sonraki aşamada bakılacak… Bir karar ileri tarihe mi atılacak? Şu aşamada uygun görülmedi… Kim uygun görmedi, niye uygun görmedi, kimin hakkı yenildi, kim oyaladı? Yok.

“Aşama”nın bu kadar sevilmesi tesadüf değil. “Hamle” dersen niyet sorulur; “rütbe” dersen hiyerarşi görünür. “Merhale” dersen yolun çilesi devreye girer; “safha” dersen zaman ve dönem kokusu… “Pâye” dersen kimin kimi yükselttiği görünür; “aşama” ise hepsini aynı plastik torbaya doldurur. Cümleyi dümdüz eder, gerçeği düzler; “günün sonunda” değil, nihayet vicdanı da dümdüz eder. Yoksa yamultur mu? Sis basınca etrafı sorumluluk keyif çatar.

O yüzden bu kelime yalnız lugat meselesi değil, bir dil ahlakı “sorunsalıdır”. Nasıl, “sorunsal” ile daha akademik daha havalı oldu değil mi? Doğru kelimeyi seçmek, gerçeği de seçmektir. Yanlış kelimeler yalnızca yanlış olmakla kalsa iyi, onlar düpedüz korkaktır. Sivrilikleri örter, faili gizler, suçu da yılışa yılışa törpüler. Toplantı notlarında, strateji belgelerinde, bakanlık açıklamalarında, şirket sunumlarında aynı terâne: “Bu aşamada değerlendirilmiyor.”, “Şu aşamada uygun görülmedi.”, “Bir sonraki aşamada ilerleyeceğiz.”

Piyasanın bu plastik dili gündelik hayata sirâyet ederken “baba” maymuncuk dilini çıkartır bütün utanmazlığıyla: “Sıkıntı yok.”
Nereden çıktı, ne ara yayıldı, kim bu terkibi (merkep diyesim var) orta yere bırakıp kaçtı bilmiyorum. Bildiğim şey şu: Bu lâf bir şeyi çözmüyor. Dilin bu ucuz bir susturucusu çözüyormuş gibi yapıp yan çiziyor. Pörsümüş bir stor gibi iniyor dile; hem ışığı hem manzarayı kesiyor. Her yere uyduğu için pek (neyse ki “peck” yazan yok) seviliyor.

“Sıkıntı” kelimesinin kendisi eskiden, hatta “eski Türkiye”de yük taşırdı. Darlık derdi, iç burukluğu derdi, boğaz düğümü derdi, ruhun kabarması derdi. İnsana “bir şey var” dedirtirdi. Şimdi o kelimeyi trafiğe, randevuya, kargoya, “iki dakikaya geliyorum”a, “tamamdır”a uyuşuk, uyuz bir joker yaptık. Bir “hâl”di “sıkıntı”, gevşek ağızlara sakız oldu. Bunu “dilde ekonomi”, konuşmada rahatlık sandık.

“Uyuyamıyorum, unutamıyorum onu” diyor biri; cevap veriyor öbürü: “Sıkıntı yok abi, boş ver!”. Dert konuşulmadan boğazına tıkılıyor. Bir işçi “Maaşım yatmadı hâlâ” diyor. Diğeri cevap veriyor: “Sıkıntı yok, bir iki güne yatırırlar”. Emek gasbı yok oluyor. Hastane koridorunda, reklam ajansında, pastanede, cenaze evinde, manavda… Haksızlıklar, kalp ağrıları, trafik sıkışıklıkları, ekonomik zorluklar… Hepsi ufak bir aksaklığa çevriliyor.

“Sorun” dersen çözüm beklersin. “Dert” dersen ortaklığa davet edersin. “Haksızlık” dersen taraf olursun. “Ayıp” dersen utanmayı hatırlatırsın. “Zulüm” dersen hesap sorarsın. O kelimelerin her biri has vicdan ister. “Sıkıntı yok” ise kaypaklığın, omurgasızlığın bayrağını göndere çeker. Yük taşımadan, borca girmeden konuşmayı o saniye bitirir. Kolaydır. Hem de çok kolay! Dil de bu yılışık gevşeklikle sararmış bir fanila gibi sarkar.

“Yanlış yaptım” yerine diyeceğin belli: “Sıkıntı yok.”
“Özür dilerim” demek yok. İşte burada sözün: “Sıkıntı yok.”
“Hakkını yedim” demek de ne demek!
Göğsünü gere gere de: “Sıkıntı yok.”

Şimdi şu üçlüyü peş peşe dizelim: inovasyon, aşama, sıkıntı yok. Biri piyasanın yakasına yapışmış, biri bürokrasinin masasından kalkmıyor, biri gündelik hayatın boğazına çöreklenmiş. Niyetleri aynı: Hiçbiri gerçeği olanca ağırlığıyla taşımıyor. Hepsi gerçeği hafifletiyor, faili gölgeliyor, hesabı perdeliyor.

Dil bozulunca fikir sakatlanıyor; fikir sakatlanınca ahlak tavsıyor. Çağdaşlık, uyum, vizyon, süreç, ton, deneyim diye yeni etiketler tedavüle çıkıyor. İnsan kendi hayatını kendi kelimeleriyle anlatamaz hâle geliyor; eline hazır SMS kalıplarından da berbat, bayat kalıplar tutuşturuluyor. Ne sokakta uzatılan mikrofona iki çift söz edilebiliyor ne sade suya tirit TV yarışmalarında elini kelime dağarcığına daldırabiliyor.

Kelimeleri silindir gibi ezen dil, sonunda dünyayı da dümdüz ediyor. Nüansı öldüren söz, hükmü körleştiriyor. Bir apostrofu bile yerli yerinde kullanmayı bilmeyenlerin memlekete vizyon satmaya kalktığı yerde yenilik değil, cilası dökülmüş gösteriş borazan öttürüyor. Bir hakkın hangi aşamada yendiğini söylemeyen cümlede kopkoyu sis vardır. Her derde “sıkıntı yok” diye bakan ağızda teselli değil, zihnî uyuşukluk kol gezmez mi?

Önce adı doğru koymak gerekiyor. Kelimeyi (ve kelimeleri yönetecek “trafik işaretleri”ni) yerli yerinde kullanmadan fikri yerine koyamazsın. Fikri yerine koymadan da memleketin aklını, vicdanı toparlayamazsın. Plastik kelimelerle yaşayan toplum, bir süre sonra acıya da haksızlığa da kapanmamış hesaba da plastik muamelesi yapmaya başlar. Sonunda elde janjanlı bir ambalaj kalır; içi çoktan yanıp kül olmuş bir hayat ve naylon vicdan!


Cihangir’de Akşam

Artarak gönlümün boşluğu her saniyede
Bir sırnaşık akşam çöktü Cihangir’e
Kendi kof kubbemiz altında bu bar saati
Marketing’den devşirme “insight”ın kıymeti

Yer yer aksettiriyor neonlu vitrin aradan
Kalkıyor ucuz şarap buğusu her an aradan
Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir
Duyulan, sun’i kahkaha ve klik sesleridir

Bu curcunada karıştıkça ego ile ışık
Yürüyor influencer taifesi kibirle karışık
Kimi story’den, kimi tweet’ten üşüşüp her kapıya
Giriyor birbiri ardınca, en ama en tel yapıya

Şovun mâbedi her bir tarafından doluyor
Oturup bir köşeye, bilmiş suratlar asılıyor
Ben de bir post’un kölesi olmakla bugün mağrurum
Bir zaman Facebook’u bir âbide zannettimdi

Kubben altında bu zümreye bakarken şimdi
Senelerden beri rü’yâda görüp özlediğim acıyı
Geçiştirmeye dalmış gibiyim
Dili polemikçi, gönlü narsist, îmanı hissiz iklimi

Nice story’lerle karışmış nice bin filtre çilesi
Gördüm ön safta oturmuş trend giysili birini
Seyrediyor vecd ile tekrar alınan viskiyi
Yükselen bir selfie’nin büyüyen velvelesi

Ulu barda karıştım sanallığın birliğine
Çok şükür timeline’a, gördüm bu saatlerde yine
Takipçilerle beraber bulunan o naylon ruhları
Dolar içimdeki boşluk her cuma akşamı



Damla sakızı

damla sakızı

“Damla sakız hayallerimize yakamoz vursa / Bari öyle canlansa da hayat bulsa / Ne iyi olurdu kalbe kan yine / Hücum etse” sözlerindeki “damla sakızı”nı aktarlarda bulmanız mümkün.

Reklam sloganını adam gibi yazamayan, ifade özürlü “yazarlar”ın cafcaflı paketlerdeki kimyasallara hormonlu Türkçeleriyle düzdükleri methiyeleri bırakın da damla sakızı çiğnemeyi “gerçekleştirin”. Reklam metinlerinde ve reklam verip de adamı verem eden müşterilerin bayıldığı bir kalıptır “gerçekleştirmek”, bilmiyor muydunuz? Hani utanmasalar, “çişimi gerçekleştirmeye gidiyorum” diyecekler!

Damla sakızı çiğneyelim arkadaşlar! Yakında o da tarih olacak bu gidişle!


Âlâ! Pek âlâ!

Âlâ_KP* “Şapka kalktı” diye sevinç çığlığı atanların çoğu, dili sadeleştirmiyor; dili sakatlıyor. Âlâ/ala meselesi bir yazım süsü değil, anlam ayrımıdır.

Reklam sektöründe “metin yazarı” unvanıyla iş gören arkadaşların kahir ekseriyeti (haydi bakalım Wikipedi’ye hücum!) bir boşboğazın ortaya attığı zırvayı öylesine bağırlarına basmışlar ki yıllardır “şapka kalkmadı” diye diye dilimde tüy bitti! “Plân”, “klârnet”, “reklâm”, “klâsik”, “plânör” yazarsan tabii ki “şapka” dediğiniz şey kalktı!

29 Eylül 2004 tarihli NTV MSNBC’deki haberi “şapka kalktı” diyen el ve dil tembellerine armağan ediyorum. Okuyalım: Türk Dil Kurumu (TDK) Başkanı Şükrü Haluk Akalın, “şapka” olarak tanınan düzeltme işaretinin bilinenin aksine hiçbir zaman Türkçeden tamamen kaldırılmadığını söyledi.

‘ŞAPKA’, YAZILIŞI AYNI OKUNUŞU FARKLI SÖZLERDE MUTLAKA KULLANILMALI
Düzeltme işaretinin, yazılışları harf olarak aynı, okunuşları ve anlamları farklı olan sözlerde mutlaka kullanılması gerektiğini vurgulayan Akalın, “varis/vâris, adet/âdet, alem/âlem, aşık/âşık” gibi kelimelerin buna örnek olduğunu söyledi. Arapça ve Farsça sözcüklerde “k, g, l”den sonra gelen ince (a) ve ince (u)’nun üzerine mutlaka düzeltme işareti konulması gerektiğini anlatan Akalın, kelimelerde hem inceltme hem de uzatma işlevi gören düzeltme işaretinin bu tür kelimelerde kullanılmaya devam edeceğini belirtti.

250 KELİMEYE İNCELTME İŞARETİ
Akalın, 100 bin kelimelik Türkçe söz varlığında inceltme işaretiyle yazılması gereken kelime sayısının yaklaşık 250 olduğunu söyledi. Akalın, son günlerde gazetelerin bu işaretin kullanılmasına özen gösterdiğini gözlemlediklerini ifade ederek, bunun sevindirici bir gelişme olduğunu söyledi.

LOKAL, PLAN, PLAJ, FLAMA, KLARNET
Akalın, “İmla Kılavuzu Çalışma Grubu, batı kaynaklı kelimelerde toplumca benimsenmeyen ve özgün biçimlerinde de bulunmayan bu işaretin, 2005 yılında yayımlanacak kılavuzda kullanılmamasına karar verdi. Buna karşılık bu sözcüklerde şapkasız yazılan bu harfler, yine ince olarak okunacak. Buna göre, batı kaynaklı kelimelerde ince (l)’den sonra gelen (o) ve (a) harflerinin üzerine bundan sonra, ‘düzeltme işareti’ konulmayacak. Örneğin, lokanta, lokomotif, lokal, plan, plastik, plaket, plaj, flama, klarnet, lahana gibi kelimeler 2005 yılında çıkarılacak kılavuzda “düzeltme işareti” konulmaksızın yer alacak. Zaten bu kelimelerin özgün biçimlerinde de bu işaretler yer almıyordu” diye kaydetti.

İşin aslı astarı budur! Boş laflara itibar etmeyi bırakın artık. Bu sabah “Yeni Rakı ÂL” reklamını görünce içim ferahladı. “Şapka kalktı” safsatasına iman edenlere okkalı bir şamar indiren “yaratıcı ekip” çalışanlarını tebrik ediyorum.


Şükriye Atav’ın oğlu Erdöl Boratap vefat etti.

Efemine modacılardan, ithal “yenge”lerden mürekkep jürilerin önündeki minyatür podyumlarda manken gibi salınan ev kadınlarının, lise terk ev kızlarının yarıştığı, yaban ellerdeki bir adada “mahsur ” bırakılan “ünlüler”in, “gönüllüler”in maceralarından anbean haberdar edildiğiniz programların ve MOBESE kameralarına takılan motosiklet, otomobil kazası görüntülerinin yanında, “sosyal medya”da en çok seyredilen kedi köpek komikliklerini “ana haber” bültenlerinde yayınlayan televizyon kanallarında Şükriye Atav’ın (1917-2000) oğlu, Yalçın Boratap’ın ağabeyi Erdöl Boratap’ın (2 Haziran 1937-7 Haziran 2012) vefatını “haber” olarak bulamazsınız. Bulamayacaksınız da…

Erdöl Boratap, 1962-1972 arasında TRT’de Ankara-İstanbul radyolarında haber spikerliği yapmıştı. Göz süzüp gerdan kırarak abartılı jestlerle haber metnini desteklediğini, vedalarda “diyelim/diyoruz” gibi garabetlerle özzz güven gösterileriyle spiker oldukları zannıyla hayatlarını sürdüren amatör spikerciklerin bu dev isimden öğreneceği ne çok şey vardı oysa! TRT’den ayrıldıktan sonra, günümüzün hayta neslinin burun kıvırdığı o naif reklam metinlerine can vermişti enfes, dâvûdî sesiyle.

1980’li yıllarda televizyonda yayınlanan reklamlarda da sesini duyar olmuştuk; Pekcan Koşar, Alev Sezer, Lami Sesar ve Erhan Yazıcıoğlu’nun da aralarında olduğu isimlerin arasında. Tok mu tok, sıcacık sesiyle radyo reklamlarının efsanevî ismiydi.

c59fc3bckriye-atav-ve-erdc3b6l-yalc3a7c4b1n-boratapÖğrenimini Galatasaray Lisesi, Kabataş Lisesi ve Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’nde sürdürmüştü Erdöl Boratap. 1992 yılında Kalkan’a yerleşti ve son yıllarını çok sevdiği bu yörede geçirdi. Sevgili anacığının yanında şimdi.

Facebook vasıtasıyla kendisiyle yazışmış olmak ise benim için unutamayacağım bir anı olarak kalacaktır. Sevenlerinin başı sağ olsun. Allah rahmet eylesin.

Daha fazlası için: https://adnanalgin.com/2026/04/10/erdol-boratap-dijital-hafizada-kaybolan-bir-ses/



Umumî arzu üzerine: “Tabelalardaki yazım yanlışları”

(…) “Şarz aletimi unuttum da seninkini alabilir miyim?” diyenlere, “Şarz aletimi unuttum ama şarj (charge) aletim yanımda.” karşılığını vermekte özgürüz. “Şarz aleti” talebinde bulunan alımlı, hoş bir bayansa durum pek de iç açıcı değildir. Eğlence anlayışının “binlerce dansöz var”ın ötesine geçmesi olasılığının zayıflığının yanı sıra hayatındaki belli başlı “sorunsalın” “sıfır beden”den uzağa gitmesi de oldukça zordur bu hanım için. Şarz aletimi evde unuttum, diyerek iletişim kanallarını tıkayabilirsiniz rahat rahat.

Cep telefonu satışıyla hayatını sürdürme uğraşındaki yurttaşın dükkânında falanca “Telekominikasyon” tabelasını görünce, uzaktan güldürme özelliğine sahip bir cihaz mı satılıyor yoksa burada, fikrine kapılmamız ihtimal dahilindedir. Bakanlar Kurulu kararıyla tabelacı olarak evine ekmek götürmeye çalışanlara bir adet yazım kılavuzu bulundurma zorunluluğu getirilmesinin zamanı gelmiş de geçmektedir. Böyle bir zorunluluk, “karbiratör, şarz-marş-akimülatör, kontür, firen, alekart, we ce, sandövüç/sandeviç, şöför, resteurant, kanpanya” ve benzeri tabela, afiş, pankart fotoğraflarıyla yüklü geyik malzemesi “yurdum insanı” e-postalarının bertaraf edilmesini sağlayacağından, sanal âlemin e-posta trafiğinde yaşanması muhtemel yavaşlamaların da önüne geçecektir. (…)

Üstteki alıntı “Fax, Taxi & Sex Espassız Sayıklamalar“dan. Arama motorlarında birkaç aydan beri “tabelalardaki yazım yanlışları, tabela yazım hataları, tabela yazım yanlışları” vb. tabela odaklı bir arama tarama yoğunluğu var. Ya öğrencilerin “performans ödevi”nden kaynaklanıyor ya geyik malzemesi arayanların aşırı ilgisinden… “Umumî arzu üzerine” mantığıyla bu türden tabela mabela yanlışları manlışları görseli arayanlara amme hizmeti burada, bu sayfada! Tepe tepe kullanın!

İlk görselimiz 5 Aralık 2011 tarihli Hürriyet’ten geliyor. “Tabela” değilse de “yazım hatası” kapsamında evlere şenlik iki hata: İlki “Giresinspor”, ikincisi de “Paris Sain Gernain”!

İngilizceye bayılan bir millet oluşumuza tipik bir numune: “Lüx portakal”! “Lüks” veya “lux” ama “lüx”, “lüxs” değil!

Kanı kaynayan kızlar, erkekler “komik” tişörtlere epey ilgi gösteriyorlar. Komiklik yapmadan evvel, -de/-da ekini doğru dürüst kullanmayı öğrenmek de gerekiyor tabii. Nasıl yazıyormuşuz? “Bırakıp da gitme beni” yazıp komiklik yapıyormuşuz.

Sırada “everyday”i, “everywhere”, “everyweekend”i olduğu gibi Türkçeye uyduranlardan bir örnek var:  IKEA, uzunca bir süre “Evinizin herşeyi” diye kullanmıştı “her şey”i. Şimdi bu yanlışından döndü. Ancak “bubilet.com”un dev gibi “heryer”i gülle gibi yerinde duruyor. Şunu bile düşünmeye üşeniyorlar: Nasıl ki, “hercuma” yazamıyorsun, bu durumda “hergün” de yazamazsınız! Dilde nüansları ıskalarsan, hayat da seni ıskalar!

Garanti Bankası’nın sanal şubesini kullandığım için vereceğim örnek haliyle eşekleriyle, tavuklarıyla emeklileri şubelerine davet eden Garanti’den olacak. Haluk Bilginer’in seslendirdiği şu bizim eşek, soru eklerini ayrı yazmak gerektiğini sevabına öğretiverse internet şubelerindeki yönergeleri hazırlayanlara ne iyi olur!

Nihal Yalçın’ın seslendirdiği tavuk da “ve, ya da, ile” gibi bağlaçlardan önce virgül kullanılmaması gerektiğini öğretirse fena olmaz! Esasen şu “ya da” saçmalığına değinse tavuk kardeşimiz. “Ya da” kullanımı yoktur Türkçede! “Ya istiklal ya ölüm”dür, “ya beni de götür ya sen de gitme”dir vb. “Veya”yı kullanmak ya kıroluk addediliyor ya cahillik! Sevsinler onların “ya da”sını!

Kompedan’ın “süpriz”iyle noktalayalım bu “umumî arzu üzerine” yazımızı. İşyerlerinde bir yazım kılavuzu bulundurmanın maliyeti 5, bilemediniz 10 “tele” yahu! Böylesine tatsız “sürpriz”lerle yeni yıla girersek (“herişimiz” değil!) her işimiz sarpa sarar mazallah!


Tabelalar, Türkçe ve Yazım Hataları: Memleketin Açık Hava İmlâ Mezarlığı

Sanal âlemde klavye oynatmaya başlayalı bir yıl olmuş. Dile kolay! “Dilek olay” diyenler de var antrparantez. Fakir “Kırık Potkal”ımıza tesadüf edenlerin pek çoğu, arama motorlarına şöyle yazmaktalar: “Tabela yazım yanlışları, Türkçeyi yanlış kullanan dükkân tabelaları, yazım yanlışı olan tabelalar, Türkçeyi bozan  tabelalar, tabelalardaki yanlışlıklar, yazım hatalı tabelalar, reklamda Türkçe hataları” vs. vs.

İstedim ki 2011’in bu ilk yazısında “hatalı Türkçe tabelalar” buketi sunayım… Kırık Potkal sanal âlemde amme hizmeti sunmuş olmanın haklı gururuyla, yeni denizlere yelken şişirecektir inşallah!

“Kulüp” kelimesine İngiliz kalanlar için yazalım: İngilizce “club” olarak yazılan bu kelime, Türkçede yalın halde “kulüp” olarak, ek aldığında ise “kulübü” diye yazılır.

Gelelim “kombi”ye… Acıbadem Hastanesi’nin Türkçe vizyonu (?) ile kenarda köşede kalmış bu “konbi”cinin aynı düzlemde ele alınması haksızlık olur elbette. Biri o kadar cafcaflı, albenili, renkli mi renkli ama gel gör ki bir yazım kılavuzuna bakmaya üşeniyorlar, diğeri tamir ettiği cihazın ismini dosdoğru yazamıyor. Her ikisi de asgari müşterekte pişpirik oynuyorlar. Renkli ve gri. “Kalorifer” ile “kombi”, olmuş mu “klorifer” ile “konbi”!

Üçüncü örneğimiz ise Hakan Şükür’ün 786 bin TL aldığı kurumdan: TRT’den; TRT’nin bir “futbol” programındaki altyazı bandında dil çıkarıyor. “Geniş özet” gibi deha ürünü bir sözü biz fânilere armağan eden bu nezih müesseseye nasıl bir ceza kessek acaba? Yanlış yazdığı her sözcük için banka hesabıma Hakan Bey’e bahşettiği toplam ücretin %1’ini gönderse kıyamet mi kopar Mr. Coppola?

TDK adlı müessese “özet” için şu tanımı vermiş: “Bir yazı veya sözün anlamını daha kısa ve özlü biçimde veren yazı veya söz, hülasa, fezleke, ekspoze: Romanın özeti. 2. sin. ve TV Filmin konusunu en kısa biçimde anlatan, bir senaryo çalışmasının ilk basamağı olan metin.” Bravo sizlere! “Geniş özet”, “dar özet”, “kısa özet”, “uzun özet”… Azat buzat, beni ahirette gözet!

Birkaç hafta önce Kızıltoprak’ta bir süpermarkette dört tekerlekli sepetimle ralli hevesimin ateşini söndürmeye çalışırken, “çok satar” standına benzer bir köşenin de tüketicilere sunulduğunu görünce frene bastım. Hafif mi hafif kitaplarla oluşturulmuş bir stant… Migros’un kitap stantları ağır kalır, o hesap! İçlerinde en ele gelenini, vasata yakın olanını karıştırmaya başladım. Daha sonra arka kapak yazısına göz attıktan sonra, bir de sondan başa bir tura geçecektim ki “senior”undan “junior”ına, mürekkep yalamışından ilkokul üçten terkine, hemen hemen herkesin çuvalladığı bir anlatım/ifade bozukluğunu görüp olduğum yere çakıldım. Reklamın kötüsü olmazmış, Mine Hanım. Bu kıyağımı da unutmayın!

“Ben okundukça kitap, sen okudukça insansın!” Düzelteyim: “Ben okundukça kitabım, sen okudukça insansın!” İki cümleyi bir batında çıkarmaya kalkıştığınızda çok dikkatli olmanız gerekir. Aksi durumda şöyle bir cümle karşılar sizi: “Ben okundukça kitapsın, sen okudukça insansın!” Orhan Pamuk’un, Elif Şafak’ın Türkçe duygusundan nasiplenmemiş, hatalı ifadelerinin göze batmadığı bir edebiyat ortamında Carpe Diem bu yanlışı yapmış çok mu?

Ne demiştik? “Senior”undan “junior”una mı? Alttaki fotoğrafta ise Komili Bebe Şampuanı’nın “body copy”sini görmektesiniz.

(…) “bebeğinizin hassas saç ve saç derisinin sağlıklı gelişimine yardımcı olsun.” Olsun be! “[B]ebeğinizin hassas saçının ve saç derisinin sağlıklı gelişimine yardımcı” olsa nasıl olur, abilerim?

Sondan bir önceki tabelamızda ise İskender Pala’yı İngilizce “ve” imini savunurken görmekten hayrete düşeyazdığım “&” imine bakacağız. (Kırmızı dergisinin 26. sayısının 64. sayfasında “RYD konusu: ‘&’ huzurlarınızda ve!” başlıklı yazıma göz atmanızı rica ederim. D&R’larda, gazete bayilerinde hediyesi 2 TL!)

“İmam-cemaat” ilişkisi mi dersiniz, dersimiz “korelasyon” mu, orasını bilemeyeceğim ama tabelamızdaki kullanım muhteşem bir dil sentezini belgeliyor.

Şimdi de “GIDA & TEKEL” görselinin altındaki fotoğrafa bakalım. “İTÜ Kurtköy E10 tayfası” Kadıköy’deki Adapazarı Islama Köftecisi’nde çorba içmişler. Afiyet olsun! Ne yazık ki hâlâ -de bağlacının kullanımını öğrenememişler bizim İTÜ Kurtköy E10 taifesi! “Ya hocam, alt tarafı bir köftecinin masa altına not yazıyoruz, ona mı dikkat ediceez yani?” müdafaasını buna benzer cümlelerle yapacaklardır arkadaşlarımız muhtemelen. Oysa Türkçe yazarken (nerede olursak olalım, hangi iletişim aracını kullanırsak kullanalım) olabildiğince hassas, titiz ve dikkatli olmamız icap eder. “Cnm, nber, ok, muck, tşk” gibi “tasarruflu” bir iletişim dili almış başını gitmişken benimki “ükela moruk” muhabbeti gibi algılanıyor. Her şeye rağmen, meraklısı için -de bağlacının kullanım alanını nakledeyim: “Başlıca görevi, birlikte kullanıldığı sözcüğün kavramını daha öncekine katmak olan de bağlacı, kendinden önceki sözcükten ayrı yazılır; ünlüsü, kendinden önceki sözcüğün ünlüsüne kalınlık-incelik yönünden uyar; ancak, bağlacın başındaki ünsüz değişmez: Ben de görüyorum. Ondan da isterim. Defter de gerek, kitap da… De bağlacı, adların durumunu bildiren -de ekiyle karıştırılmamalıdır. De bağlacı, bir sözcük olduğu için ayrı yazılır; ek olan de ise bitişik yazılır ve bitiştiği sözcüğe ünsüz ve ünlü bakımlarından uyar: ev-de, yol-da, beşik-te, sokak-ta…”

Bilgi: Bu yazının altında bir dönem yer alan hakaret ve spam içerikli yorumlar arşivlenerek kaldırılmıştır.