Category Archives: Türkçe

Yazıdaki Ayna veya Bir Harften Bir Mezara

Tabeladaki yanlışı gösteriyorsun; yorumlardan küfür fışkırıyor. “Kulüp” diyorsun, “de ayrı” diyorsun, “şarz aleti” diye yazılmaz diyorsun; “anonim” cengâverler palayı eline alıyor. Bu memlekette yanlışını düzeltmek isteyen az, yanlışına dokunana diş bileyen tabur tabur… Hatayı gösterdiğin anda okuyanın kanı çekiliyor; nefsine dokunulduğunu zannedip ağzından köpükler saçıyor.

5 Ocak 2011’deki “Tabelalar, Türkçe ve Yazım Hataları” başlıklı yazımın altında yer alan küfürlü yorumları (!) unutmuştum. Bir arkadaşım hatırlattı ve tekrar okudum. Ana-avrat küfür, cinsiyetçi ağız, imlâ bozukluğu, anonim cesaret, çamurdan yoğrulmuş bir öfke… Yazıya cevap vermeye değil, yazana saldırmaya gelmişler. “Yanlış yazıyorsun” diyemeyenler, yanlış yazarak saldırmış. Yazının altına düşülmüş en sahici dipnot bu: Harfe tahammülü olmayanın fikre de tahammülü olmuyor.

Mesele hiçbir zaman yalnızca yazım meselesi olmadı zaten. “De” ayrı mı, birleşik mi; şapka kalktı mı; özetin kısası olur mu? Asıl altta yatan şey şu: Bu memlekette nice kişi yanlışını öğrenmek istemiyor; yanlışına ilişilmesini de hakaret addediyor. Hatta bunu da “adlediyor” diye yazıp konuşmaya devam ediyor! “Doğrusu neymiş?” diyecek yerde, “Sen kimsin lan!” diye dayılanıyor. Ne de olsa öğrenmek biraz geri çekilmeyi bilmektir; bunlar tam tersi ağzını bozuyor. Bilmediğini kabul edeceğine sövmenin o yumuşacık yatağına uzanıyor. Harf de düzeltilmesin, kelime de… Karış-maaa!

Buradan mezara uzanan hattı döşerken ölçüyü kaçırdığımı zannedenler çıkabilir. Ancak kazın ayağı öyle değil. Yorum kutusunda söven ile kabre saldıran aynı mektebin talebesi değil mi? Biri dile çullanıyor, öteki ölünün taşına… Biri kamusal sözü kirletiyor, öteki yasın sınırını çiğniyor. İkisinin de ağzında aynı cümleler: Beni düzeltemezsin. Bana sınır koyamazsın. Bana ayna tutamazsın. Yanlışıma, hoyratlığıma karışamazsın.

Bu bakımdan söz konusu yanlışlara “alt tarafı iki harf” diye bakılamaz. O iki harfin ardında bir boş vermişlik, bir özensizlik, bir kabalık birike birike saldırıya geçiyor. Bu boş vermişliğin ardına saklanmış bir özensizlik, bir saldırganlık var. Dili başıboş bırakınca karakter de başına buyruk hareket ediyor. Cümle laçkalaşınca öfke gemi azıya alıyor; sonra biri mesajla aileyi tehdit ediyor, öteki yorumda sövüyor, beriki mezara dadanıyor. Ayrı ayrı vakalarmış gibi görünse de aynı çürümenin farklı yüzleri bunlar. Medeniyet anıtta, mahkemede, televizyonda yükselmez; önce dilde kaidesine oturur. İnsan ağzını toplayamıyorsa elini de toplayamaz. Kelimeye saygısı olmayanın sınırlara hiç saygısı olmaz.

Bu yüzden benim sanal kırmızı kalemim yalnız tashih için kapağından çıkmıyor. O kalem, düzeltilmeye tahammülü olmayanlar için yürürlüğe giriyor. Billboard’daki, tabeladaki, ilandaki yanlışı önemsemeyen ile mezara saldıran aynı çürümenin değişik yüzleridir. O yanlışlar ise memleketteki yarayı gösteren bir aynadır.


Erdöl Boratap: Dijital Hafızada Kaybolan Bir Ses

7 Haziran 2012’de Erdöl Boratap hakkında kısa bir yazı yazmıştım. Aradan on yıl geçti; o yazı hâlâ aranıyor. Bu her zaman yazının meziyeti değildir. Kimi zaman ortadaki bilgisizliğin, arşiv tutmayışın ayıbıdır.

Arama motorlarına bakıyorsunuz isim var, hayat yok. Kırpılmış cümleler var, sahih kayıt yok. Kulaktan dolma ayrıntılar, birbirini kopyalayan satırlar, yarım yamalak tarihler, karman çorman isimler… İnsan biyografi ararken baştan savma bir dijital enkazın içine düşüyor.

İlk kayboluş bedenledir, ikincisi arşivde olur. Hele sesiyle yaşamış, sesiyle tanınmış insanlarda bu ikinci kayboluş daha da ağırdır. İlk anda aklıma düşen isimler: Nevin Akkaya, Kaya Akarsu, Alev Emre, Hayri Esen, Esen Günay, Vâlâ Önengüt… Haklarında elle tutulur, sahih bilgi bulmakta zorlanıyoruz. Özen kelimesini lugatından kovmuş bir güruh gelip bu kayboluşu çerçöp bilgiyle dolduruyor. Bir süre sonra geriye yanlışlar ve kırıntılar kalıyor.

Erdöl Boratap’ta da olan buydu. Sesiyle hatırlanan insanlardandı o. Yüzü unutulsa bile sesi bir dönemin içine sinmişti; kültür-sanat programlarına, reklam seslendirmelerine, evlerin akşamına karışmıştı. Bir dönemin sesini internet dedikleri bu büyük savsaklama tarlasına bıraktığınızda geriye hakikat değil, yamrı yumru bir tortu kalıyor.

Eldeki sahih kayıtlara bakınca ana hat yine de seçiliyor. Erdöl Boratap, kamuya açık kaynakların ortaklaştığı kadarıyla, 2 Haziran 1937’de İstanbul’da doğmuş, 7 Haziran 2012’de Kalkan’da ölmüş bir yayıncı. Şükriye Atav’ın oğlu, Yalçın Boratap’ın ağabeyi. Galatasaray Lisesi, Kabataş Lisesi ve Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü hattından geçmiş; sesiyle tanınmış, sesiyle yer etmiş bir isim.

Meslek çizgisinin ilk kısmı nispeten berrak. 1960’ta TRT’ye spiker olarak girdiği, iki yıl Ankara Radyosu’nda çalıştığı, 1963’te İstanbul Radyosu’na geçtiği kayıtlı. 1972’de TRT’den ayrılıp reklam spikerliğine geçtiği söyleniyor; bir başka kayıt onu kurumda tutuyor. 1971 tarihli bir insan hakları derlemesinde adı TKP davası bağlamında geçiyor. Bu dosyanın üzerinde hüküm kurmak bu yazının işi değil. Aynı dosyada bir protokol metninde “Devlet Radyosu redaktörü” sıfatıyla da görünüyor. Hafıza kendiliğinden delinmiyor; bazen korkudan, bazen ihmalden, çoğu zaman da düpedüz savsaklamadan deliniyor.

1990-1991 döneminde TRT ekranında, Leyla Tekül’le birlikte “Günlerle Gelen” adlı kültür-sanat programını sunduğu kayıtlarda yer alıyor. Dublajlardan, seslendirmelerden tanınan bir isim olarak anılıyor. İsimler karışmış, tarihler birbirine geçmiş, hayat hikâyesi dedikoduya teslim olmuş. Koca bir yayıncılık tecrübesi birkaç dağınık cümleye, birkaç özensiz satıra terk edilmiş.

Türkiye, arşiv tuttuğunu zanneden ama kaydı elinde çürüten bir memleket. Eski yayıncılarını, spikerlerini, ses sanatçılarını, dublaj emekçilerini doğru dürüst kayda geçirmiyor. Herkes bir şey bildiğini zannediyor, kimse doğru dürüst bir şey bilmiyor.

Bazı isimler öldükten sonra yalnız toprağa verilmez; üzerlerine bir de ihmalin toprağı atılır. Yazının işi, hiç değilse o toprağı biraz olsun eşelemektir. Erdöl Boratap’ı arayan biri, internette hiç değilse biraz daha sahih bilgiye ulaşsın diye…


“BKM Mutfak Açık Mikrofon Stand Up Gecesi” için: Beş Dakikada Beşiktaş ©

(sahneye elinde suyla gir. nefesini toparla. seyirciye bak.)

Merhaba, ben geldim.
Yani şirket mail’lerinde yazdığı şekliyle: “Gelmiş bulunmaktayım.”
Lan geldik işte!

Bu plaza dili var ya… Türkçe ile reklam sektörünün nikâhsız evliliğinden doğmuş hilkat garibesi bir lehçe.
Biz “geldim” deriz, onlar “gelmiş bulunmaktayım” der.
Bir de bunu yazınca profesyonel olduklarını sanırlar.
Ulan, sen profesyonel değilsin, sen sadece fiili uzatıp duruyorsun.

A vintage microphone and wooden stool under a spotlight on a dark stage.

Ben redaktörüm.
Redaktör deyince milletin aklına vibratör geliyor.
Akraba sayılırız.
O bazı stratejik bölgeleri titretiyor; ben beyni, klavyeyi, kalemi…
Ama bir fark var: Onun titrettiğine herkes razı, benim titrettiğime kimse tahammül edemiyor.

Benim işim ne biliyor musunuz?
Ağzında sakızla dolaşan 25 yaşındaki stratejistin bana dönüp
“Adnan Bey, bu copy’de biraz daha ışık olsak mı?” demesine sabretmek.
Işık olmak ne oğlum? Ampul müyüm lan ben?
Ben metin yazıyorum, TEDAŞ direği değilim.

Bir de “brief” veriyorlar.
Brief dedikleri de şu: Ne istediğini bilmeyen birinin, bildiğini sandığı her şeyi yarım yamalak anlatması.
“Bu iş çok viral olsun” diyorlar mesela.
Evladım, viral dediğin hastalıktır.
Sen markanın suçiçeği gibi yayılmasını niye istiyorsun?
“Dilden dile yayılsın” de meselâ. “Pelesenk olsun” de, değil mi?
Yok. İlla ki markayı enfekte edecek.

Geçen gün biri çıktı: “Bu projeye biraz daha fokuslanalım.” dedi.
Bak bak…
Odaklanmak öldü, Allah rahmet eylesin. Artık fokuslanıyoruz.
Hepimiz birer sirk foku olduk, burnumuzun ucunda inovasyon çeviriyoruz.
Ben “odaklanalım” desem bana diyecek ki: “Adnan Bey, sizin vibe çok lokal.”
O lokal dediğin yerel zaten! Ben bu dille global olmam, ben bu dille ancak zâyi olurum.

Bir de şu “wording” tayfası var. Markadan feedback geliyor: “Vördingi biraz daha sexy yapalım.”
Vörding ne? Seks ile ne işimiz var?
Ben üç gün bunu düşündüm. Bir noktada şuna geldim: Galiba bunlar artık Türkçe konuşurken bile altyazı istiyor.

Geçenlerde “senior” bir reklam yazarı bana yükseldi. Bu “yükselmek” de acayip bir joker ha…
Kızınca da yükseliyorsun, hoşlanınca da. Bana yükselme, net olarak kızma temellidir.
Dedi ki: “Abi, bu metin benim çocuğum, dokunma ona.”
Lan ne çocuğu?
Senin çocuk kazık kadar olmuş, evin ortasında donunu indirip halının tam ortasına sıçıyor.
Ben de gelip “Ay çok özgün bir dışavurum” mu diyeceğim?
Sıçmışsın işte metne! Bağlaç ayrı değil, anlam ayrı değil, ritim ayrı değil…
Temizleyeceğiz tabii!

Haber bültenleri de ayrı bir cinnet arenası…
“İyi akşamlar dileyelim” diyorlar.
Dileme lan, dileme!
“İyi akşamlar” de geç.
“Haberlerimizi aktarmış olalım…”
Aktar o zaman!
Şimdiki zamanla gelecek zamanı mut’a nikâhına bağlamışlar. Keyfe bak!

Sosyal medyada biri yazmış: “Bugün kendime bir alan açtım.”
Hayırdır, imara mı açtın? Alt tarafı iki dakika boş boş oturdun işte, hepsi bu.

Bir de yapay zekâ tayfası var. Dünyayı değiştirecekler güya.
Ama “zekâ” yazarken şapkayı koymaya üşeniyorlar.
Bak, dünyayı kurtarmak istiyorsun ama “a” harfini inceltmeye üşeniyorsun.
Senin zekân kalın yazılmış kardeşim, senin algoritman nasıl ince düşünecek?

En sevdiğim de şu: Birine teşekkür ediyorsun, sana ne diyor?
“Sorun değil.”
Zaten sorun değildi!
Ben sana teşekkür ettim, sen bana “bunu yük görmedim” diye cevap veriyorsun.
Nezaketi bile eksi bakiyeyle yaşıyoruz memlekette.
Eskiden “rica ederim” derlerdi. Yani “bu benim için şereftir” falan.
Şimdi herkes arıza kaydı kapatıyor.
Durum bu.

Ben kırkından sonra açık mikrofona çıkmış bir redaktörüm.
Ama şunu fark ettim: Bu ülkede ne yaparsan yap rezil olmuyorsun.
Gerçekten olmuyorsun.
Yarın sabah hepiniz uyanacaksınız… “Aynen” diyeceksiniz…
Beni de unutacaksınız.
O yüzden içim rahat.

Gösterinin adı da şuydu bu arada:
Dekonstrüktif ironi yatağında introvert mizahımsı monolog.
Ama siz “Beş Dakikada Beşiktaş” deyin, ben anlarım.

Eksik olmayın.
Teşekkür ettim.

Bu metnin hikâyesi:
Bir mesai akşamı, reklam yazarı bir arkadaşımla markanın bizi gecenin köründe ajansta iki lahmacun ve bir ayranla nöbete dikmesi üstüne laflıyorduk. Ben saçmaladıkça o gülmekten lahmacununu düşürdü, ayranını döktü. Sonra da “Abi, bizim Kadıköy’de çocuklar sahneye çıkıp gösteri yapıyor, sen de denesene,” dedi.
Önce güldüm. Sonra eve gidip iki sayfa yazdım. Cep telefonunun kamerasının karşısına geçince yarım sayfada tıkandım. Metni arşivimde sakladım. Sonra BKM Mutfak Açık Mikrofon duyurusunu görünce içimdeki sahne iştahı tekrar kabardı; o kadar.


Tashih-i Küllî: Kurumsal dil cinayeti ve imlâsız hayat

İmlâ “detay” değil, cinayet mahalli. Kurumsal kibir, “brief” yalanı ve jargonla Türkçeyi nasıl sakatlıyor?

Bindik bir âlâmete, gidiyoruz kıyamete:
her yer billboard, her yer rengârenk yalan.

Siz ki Türkçeyi
markaların önüne çiğ et gibi attınız;
“dünya markasıyız” diye kasılıp
“de/da”yı ayıramadınız.

Kırk katlı plazalarınızın asansörü bile
benim defterimdeki virgül kadar kıymetli değil.
“İçgörü” diyorsunuz, “inovasyon” diyorsunuz;
altın varaklı brief’lerin içine
dili dilim dilim gömüyorsunuz.

A swirling vortex of glowing letters and symbols mixed with shattered glass under a dark sky.

İmlâ değil bu: cinayet mahalli.
“Ve”yi zindana tıktınız,
noktalı virgülü darağacına çektiniz.
“Eşsiz”leri tavuk yemi gibi serpiyorsunuz;
kelimeye değil, parıltıya yatırım…

Alın o pırıl pırıl sunumlarınızı,
gidin başka birini yaldızlı laflarla kandırın.
Elimde kırmızı bir kalem yok;
ihanete uğramış bir dilin kanı var.

Çünkü bir kelime, doğru yazıldığında ordudur.
İmlâsız bir hayat yaşarsınız;
ama doğru bir söz söyleyemezsiniz
mezar taşınızda bile.

Benim kalemim kırmızı, dilim sipsivri;
kurumsal kibrinize neşteri tereddütsüz atarım.
Küfretmiyorum — alt tarafı tashih-i küllî.


Gençlerin ahlâkını bozmak ve şehrin tanrılarına inanmamak gibi olmasın ama…

“Ho aneksétastos bíos ou biōtòs anthrópōi”

2424 yıl önce, “Sokrates’in Savunması”ndan.


Köpük Köpük

Aldım ele fincanı, dedim: “Bu ne acele?”
Su dağdan akıp gelmiş, makineden süzülmüş bile
Derviş su içer, toprak testidendi hani?
Şimdi elde latte, köpük flat mi?

Gezdim çarşıyı pazarı, herkes telâş içinde
Kimi selfie kovalar, kimi kıyma derdinde
Bir düğme yok mudur basınca dursun zaman
Âhirete dek uzansın, bitmesin bu heman

Şehir yükselmiş: demir, cam binalar
Gölgesinde insanlar, kendini arar
“Her katında bir sır var,” derler — gizlenmiş.
Kirası fâhiş, huzur oradan gidivermiş

Ey cân, ne sandın bu rating’i, view sayısını?
Ömür batar, tıpkı güneş gibi usul usul
Hakikat bir pazardır, kurulur her nefeste
Sanal aynalarda ararsın kendini esneye esneye

Ado derdi ki ateş düşerse yakar cânı
Şimdi LED’ler parlar, tüketirler dermanı
Kimse kimseyi görmez, bakılır filtreli surete
Gönül denen o hana kilit vurulmuş dede


Yeniden Başlat: kader


I.

Eski bir sürümde takılmış bu sîne
Hatalar birikmiş; sığmaz belleğine
Ruh “beklenmedik hata” verir her gece
İner mi hidâyet, kilit mi düşer içe?

II.

Nereye savruldu o kadim sevdalar?
Şifresini unutmuş; bekler durur canlar
Yüzde doksan dokuzda kalan o halka:
Vuslatı mı müjdeler, yoksa sabır mı saklar?

III.

Bildirim gelmezse sanır ki unutulmuş,
Gönül kendi kapısında kuyruk olmuş
İrfan deryâ imiş, fiber kablo dar gelir
Hangi update ile bu dertler yok olmuş?

IV.

“Yeniden başlat” deyince, silinir mi kader?
Bu hiçlik ekranı; kimi güldürür kimi deli eder
İşlemci bîtap, fan sesi derinden gelir
Heyhat, âhiret yüklenir: Dosya nereye gider?

V.

Ado der ki çek fişi, içindeki sese dal
Ne sürüm kalır o dem ne sanal hâl
Esas update “ölmeden evvel ölmek”
Gönlüne nur inerse odur en büyük kemâl


Bu Hayata Şarzım Var

Çekemez oldum yâhu, bu şarz telâşını
Ne zaman yola çıksam unuturum başlığını
Ömür dediğin cihaz, pil ömrü gibi bitmez mi?
İki “tık” arasında, hakikati şarz etmez mi?

Derler ki ruhun şarzı zikirdedir, tefekkürde
Ruhlar arızalı şimdi, priz her yerde
Her köşe başında “powerbank” arayan dilber
Yürek nerede yorulur, nerede şarz eder?

Eskiden abdest alıp beş vakit namaz kılmak
Cânı full’lemek, Hakk’la şarzlanmak
Şimdi off olduk, içimiz sıkıntıdan daralır
Ekran parlamazsa hayatımız deşarzla sıkılır

Yediğimiz hurmalar, döner gelir tırmalar
Amelin şarzı, gönülden damlar
Ömür bir kablo mu, ucu nereye bağlı?
Bilen söylesin, bu dünyanın şarzı sağlam mı?

Var git, prizden uzaklaş, bir kafenin gölgesine otur
Bak gör o zaman garson değil, gönlün yol bulur
Medyanı şarz etmekten gönlünü unuttun sen
Mübarek alet değil, seni tüketen düzen

Boş ver bu işleri, devâsâ telleri
Asıl şarz eden odur, doldurur gönülleri
Sen doksan dokuzda kaldın, yüze varamadın
İçin kuruyup dururken nereyi dolduracaktın


Koşa Koşa

I.

Cookie kokusuna battı her bir yan
Doyurmaz bu tatlı, gönlüme ziyan
Gerçek lokma nerde, söyle ey cân
Şekerden âlem kurmuşlar, usandık artık

II.

Oğlan ağlar, elinde dijital emzik
Susar sanırsın; büyür evde sessizlik
Kalabalık içinde koca bir yalnızlık
Bu camlı perdeye takılıp kaldık

III.

Vakit bir story olmuş, akıp gider tez
Ne toprak kokusu var, ne insandan bir ses
Göğe bakmak varken ekrana düştü göz
Bu hızlı akışlara kapılıp kaldık

IV.

Yâr dediğin şimdi uzakta bir profil
Sanalın boyası değdi mi her şeyi sil
Cân dediğin ekranda görünen şey değil
Ado der ki kendine dön, kendine gel artık


İngilizcenin Şalına Sarılanlar

Selamlar canım, debrief tarafında alignment sağlayıp approval alırsak okeyiz. Health asset’lerini drop etme noktasında green light yakmışlar, bu bizim için majör bir win. Global scale’deki “world’s number 1” claim’inin altını backup’layamadıkları için orayı ben drop edeceğim. Markanın o vizyonda olduğuna dair pek buy-in olamadım açıkçası.

Reklam sektörüne az buçuk bulaşmış olanlara bu “stratejik” ağız gayet tanıdık gelmiştir. Peki, ya sadece televizyon ekranlarından ötesine uzanamamış olanlar? Onlar belki de kıl biberin iki adet 200 TL’lik banknot edişine edecek küfür bulmakta zorlanmaktadır. Küfür ki en çok yakışandır biz emeklilere değil mi Hilmi Bey?

Şimdi bu “melez” dilin deriiin şifrelerini çözeceğiz ey şanslı okur! Hazır mısın? Başladık:

Selamlar canım, değerlendirme toplantısından onay alalım, bu yeterli olur. Zaten “sağlık”tan vazgeçmemize tamam demişler, bu bizim için iyi. Küresel işlerle ilgili “dünyanın 1 numarası” iddiasının altını dolduramadıkları için orayı da ben atarım. Markanın dünyanın 1 numarası olmasına pek inanmıyorum açıkçası.

Ne oldu böyle yazınca?
O “global” ışıltılar sönüverdi, “claim”lerin heybeti un ufak oldu, “drop”ların o modern fiyakası lunaparklarda satılan balonlar gibi uçup gitti. Geriye ne kaldı? Bir reklam ajansı çalışanının, yerelden küresele açılmaya çalışan markanın “dünyanın 1 numarası” iddiasına inanmadığı için projeden bir parçayı atıverdiği renksiz, heyecansız bir iş notu…

“Debrief” dediğinizde sanki Pentagon’dan gizli bir operasyon raporu almış gibi bir hava basabiliyorsunuz. “Vazgeçtim” demek neden bu kadar zor? Yoksa “drop” edince daha mı az suçlu hissediliyor? “Claim” de eklendiğinde o raporun havasına, Americano’yla “şalına şalına” yürümek gibisi yok!

İngilizce kelimeleri mesaja serpiştirerek “stratejik dâhi” gibi görünmek çok kolaydır. Ne var ki o göz boyayan “word”leri mesajdan çekip çıkarınca, o pırıltılı “kreatif” dünyanın aslında ne kadar mat ne kadar düz ve ne kadar “sıradan bir memuriyet” olduğu kabak gibi (dil cahillerinin sosyal medyalarında “tabak gibi” yazıldığını görebilirsiniz) ortaya çıkıyor.

Netice-i kelâm: Kelimeleri İngilizce yazınca yapılan iş “vizyoner” falan olmuyor; sadece yetersizliğin yabancı kelimelerle ambalajlanması ve banka hesabına yatacak maaşın zam dönemlerinde artışı sağlanmaya çalışılıyor. Etraftaki deneyimsiz çalışanların nezdinde ise “dâhi” kalkanı örülebiliyor.