Category Archives: Uncategorized

Ubeydullah Efendi ölümsüzdür!

“Sosyal medya”nın gözde sanal âlemlerinden Twitter kullanıcılarının ve çoğu blog yazıcının iştahla sarıldığı Taşlıcalı Yahya’nın o meşhur beytinin (“beyitinin” değil) Ubeydullah Efendi’ye ne kadar da yakıştığını düşündüm bu sabah, Ali Kemal’i okurken.

Tekrar tekrar yazmak, dosta düşmana duyurmak istiyorum: Ubeydullah Efendi’den mahrumuz; çok yoksuluz. Ruhunuz şâd, mekânınız cennet olsun Ubeydullah Efendi.

Derûnî-âşinâ ol taşradan bîgâne sansınlar
Bu bir zîbâ reviştir âkil ol, dîvâne sansınlar


Reklam meklam: Başka bir arzunuz?

MediaCat’in Ocak 2014 sayısında Ajans Press ilanını görünce Garanti Bankası’nın sloganını hatırlıyor insan ister istemez. Allah sizi davul etsin!

Ajans Pres_Garanti

Garanti

 


Siz kim oluyorsunuz kuzum?

Beş nokta

Birkaç aydır Media Cat’i elime almıyordum. Dün 2014’ün Ocak sayısı geçti elime. İlanlara daha bir başka bakıyorum haliyle; meslekî hastalık var ya serde! Sermet Serdengeçti de geçti beyazperdeden iç çekişlerle…

A Grafik Dizayn adlı şirketin soru cümleli işlerindeki 5 adet noktaya takıldım ve dedim ki: Bu takıntılı takılmışlığımı sanal âlemde de haykırayım. Tamam, dertlerini kısaca anlatmışlar, iş fena değil. Değil de o beş (5) adet nokta neyin nesi oluyor? Sağlı sollu espaslar da tuzu biberi…

Noktalama işaretlerini bu kadar kolay paspas edemezsiniz, siz kimsiniz? Alıntılıyorum: Anlatım olarak tamamlanmamış cümlelerin sonuna konur; kaba sayıldığı için veya bir başka sebepten dolayı açık yazılmak istenmeyen kelime ve bölümlerin yerine konur; alıntılarda başta, ortada ve sonda alınmayan kelime veya bölümlerin yerine konur; sözün bir yerde kesilerek geri kalan bölümün okuyucunun hayal dünyasına bırakıldığını göstermek veya ifadeye güç katmak için konur; ünlem ve seslenmelerde anlatımı pekiştirmek için konur; karşılıklı konuşmalarda, yeterli olmayan, eksik bırakılan cevaplarda kullanılır.

Üç noktanın (…) kullanımı hakkında bunlardan hangisi sizin işinize uygun? Bulmanız pek de zor değil. E, o zaman ne demeye espaslı mespaslı ve bol kepçe noktalı bu noktalama işareti (?) nereden çıktı? Belgin Doruk’a ve Türkân Şoray’a o ölümsüz sesini veren Adalet Cimcoz’un sesiyle soruyorum: Siz kim oluyorsunuz da noktalama işaretleriyle bu kadar acımasızca oynuyorsunuz kuzum Allah aşkına?


Attenzione Alitalia!

Alitalia

İnadım inat! İnadım inat hanımlar, beyler! Bana “her şey”i herşey”; “hoş geldiniz”i “hoşgeldiniz” yaz-dı-ra-ma-ya-cak-sınız! Hangi kafası kıyak, hangi yazım kılavuzu kullanmayı bilmez bu naneyi yiyor acaba? İşin kötüsü de kenar köşedeki markette de, anlı şanlı reklam ajanslarında da bu yapış yapış yapışıklık berdevam!

Önce siz, Türkçeyi bir keşfetseniz nasıl olur Alitalia?


Yaz aylarında Tokalon’un Likid Biocel Kremi’ni kullanmayı ihmal etmeyiniz.

Tokalon


OMO’dan geri adım: Kirlenmek güzelmiş!

OMO


Biter değil mi?

AŞKLARDA

Kor san sen
Korsan sevişmelerinizin
Sönmüş sözlerini
Yanıyor san hâlâ
O günahkâr ateş
Çaldığınız cehennemden
Sabaha erdi çoktan
Hazinesini birbirinizin
Yağmaladığınız geceler

Çünkü aşklar da biter

İsmail Uyaroğlu, 1989


Ben sana “entelektüel” görünemezsin demedim, adam olamazsın dedim.*

* Dikkat! İşbu yazı 3.572 karakter barındırmaktadır.

21 Mart 2014 tarihinde, Moda Sahnesi’ndeki The Secret Trio konserini, ellerindeki irikıyım cep telefonlarının flaşlarıyla sabote edenleri şiddetle kınayarak sözlerime başlamak istiyorum.

Bu sözde entel dantel takımının kapalı mekânda konser izleme kültüründen nasipsizliği had safhadaydı. Hatta hadsizlik birkaç kulaçtı! Saç uzatıp kulağa çelik veya gümüş küpe takarak, bileğine deri bileklikleri sarıp sarmalayarak ve “second hand” kıyafetleri koyu güneş gözlükleriyle kombinlemekle entelektüel olunabileceğini zannedenlerin hiç de azımsanmayacak bir sayıda olduğu The Secret Trio konserindeki görgüsüzlükler, hamlıklar konseri bütün hücreleriyle yudumlamak için gelen has müzik tutkunlarını çileden çıkardı.

Şarkıların (Tamer Pınarbaşı “şarkı” demekteydi) bitimlerinde peyderpey salona alınan seyircilerin cep telefonlarının fenerleriyle yer arama ve oturma seanslarından sonra, eserlerin icraı sırasında flaşla fotoğraf çekmeleri, parmak şıklatmaları, parçanın temposuna göre ayak sallamaları enstrümanlarıyla hemhal olan sanatkârların ruhsal coşkusuna ortak olmaya çalışan gerçek müzikseverler için katlanılması zor bir tecrübeydi. Birkaç kez ikaz edilen entel dantel takımının inadına (evet, yanlış okumadınız, inadına) sürdürdükleri bu tür nezaketsizliklere katlanabilmek gerçekten zordu.

Konsere verilen arada, bu tür ender bulunur konserleri kaçırmayan Sevin Okyay’ın yanında aldım soluğu. Söyleyeceklerimi sıraya koymakta güçlük çeke çeke, hangi gazetede bu konsere dair izlenimlerini yazacaksa, kapalı mekânda konser seyretme kültüründen nasiplenmemiş bu görgüsüzlere de değinmesini rica ettim, hatta yalvardım. Kendisi de konser esnasında sık sık açılıp kontrol edilen cep telefonu kılıklı çam yarması aletlerden şikâyetçiydi. Bu tür hamlıklardan kurtulabilmek için en ön sırada oturmak çözümlerin başında geliyor, tıpkı Sevin Okyay’ın yaptığı gibi.

Bir, bilemediniz bir buçuk saat sürecek bir konserde cep telefonuna bakmadan duramıyorsan… Gelme! Geliyorsan da verilen arada kontrol et cep telefonunu! Üstelik o cihazların her türlü sesli ve yazılı “not alma” marifetleri varken… “Check-in” de yapmayıverin konserin ortasında! Foursquare’niz batsın!

CRR’de ilk on dakika, o da flaşsız fotoğraf çekimine izin verilir. Moda Sahnesi’nin akustiği orta karar salonunda bu yönde bir ikaz yapılmadı. Konsere verilen arada, salonun ilgilisine flaşlı görgüsüzlere ne gibi bir önlem aldıklarını veya alacaklarını sorduğumda aldığım cevap şu oldu: Maalesef çok anons yaptık (daha önceki konserleri kastediyor), çok ikaz ettik ama önleyemedik, insanlar ben buradayım diye kendilerini göstermeyi seviyorlar, haklısınız, doğru söylüyorsunuz.

The Secret Trio konserine gelenlerin belli bir altyapıya, donanıma sahip olduğunu varsaymak hatalı bir kanaat midir? Demet Akalın konseri mi bu? Tamer Pınarbaşı’nın kanun solosunda parmak şıklatmak ne demek? Ben bilmiyor muyum, “Slide Dance”de tempo tutmayı! Adamlar sazlarıyla sevişiyorlar handiyse ve sen de ne kadar iyi bir kulağa sahip olduğunu ilan etmek istercesine Arto Boyaciyan havalarında güya “şarkı”ya eşlik ediyorsun oturduğum sandalyeyi sallayarak…

Ara Dinkjian’ı ta Night Ark’ın Pictures (1986) albümünden beri dinleyip Thomas Chapin’in Radius’undan (1990), Nana Simopoulos’un Wings & Air’ine (1992) varana dek takip eden bir âdem o dingin, o ruhanî atmosferi zedelememek için elini kolunu zaptederken, birçok sonradan görme entel bozuntusunun güzelim konseri sabote etmesine, sağı solu patlak egosunu Egos’la parlatmaya çalışmasına suspus kalacak değilim.

Soundscapes albümündeki “şarkı”ların capcanlı performansını dünya gözüyle görmek, Ara Dinkjian’ın Tamer Pınarbaşı’yla olan paslaşmalarına tanık olmak, Tamer Pınarbaşı’nın mütevazı, nerdeyse utangaç “şarkı” anonslarını duymak, İsmail Lumanovski’nin kıvrak klarnetiyle bozlak ile blues’u bir potoda (Ruhun şâd olsun Şiar Yalçın) eriten solosunun tam ortasında nefes almak ama nefes vermeye çekinmek… Ah, bir de Seido Salifoski olsaydı…

Sözüm olsun: The Secret Trio’yu Woodstock Invitatianol’da seyredeceğim. Sanatçıya ve seyirciye saygıda kusur etmeyenlerin doldurduğu bir mekânda…


Profesör Gurme Dedektif Yeter Canlı diyor ki: Detaylar Finansçı, detaylar…

Finansbank_ Detay

Finansbank’ın emeklilere üç beş yüz liralık kıyağını duyurduğu (Dip nottaki şartları okuyan bulmacacı emekliler kalp sektesinden gidebilir.) TV reklamlarının “billboard” uyarlamalarına tesadüf ettim birkaç gün önce. “Brain storming” neticesinde ulaşılan nokta şu: Emekliler ellerine sarı gövdeli bir BİC tükenmez kalem alır ve yakın gözlükleriyle sabahtan akşama bulmaca çözer.

Güldür Güldür ekibinde Doğa Rutkay’ın (Not: Babasının ismi Aziz, soyadı da Rutkay’dır.) canlandırdığı “Profesör Gurme Dedektif Yeter Canlı” tiplemesi şöyle konuşuyor: Detaylar Bilâl, detaylar… Şimdi mesela bir kanı alöörüm ve tadöörüm, DNA’sını çözööorüm, inanabiliöör müsün? Katil her zaman kötü bir insan ölmayabiliööör…

Bizim Yeter Canlı’mız bu reklama yakından baksaydı, şunları derdi eminim: Bilöör müsün Bilâl, detaylar çok mühim. Mesela, o tükenmez kalem… O kalemi kullanööör bir emekli ama bulmacanın karelerine keçeli bir kalemin kalın yazı karakteri çıkabiliööör, bilmem bunu fark edebiliyööör müsün? Keçeli kalem ile tükenmez kalemin yazı kalınlığı aynı olmööör… Detaylar Bilâl, detaylar…

 


Shake Shack, Türkçeniz gevşek mi gevşek!

YP_Shake Shack

Öncelikle yatırım kararı alıp postu serdiğiniz memleketin dilini adam gibi yazmasını bilen bir reklam ajansıyla çalışma prensibini edinin, daha sonra kelime oyunlarına tevessül edersiniz!

“Burgerlarımız” nece yahu? “Börgır” okuyup Türkçe ek mi getiriyorsunuz? Ağzımı bozmamak için kendimi nasıl tuttuğumu bir ben, bir de Allah bilir. “Allah (CC)” yazdığımda, reklam sektöründen bir çalışan, bu hassasiyetime bakıp anlamadıktan sonra, “Abi, ‘karbon kopi’nin orada ne işi var, anlamadım.” demişti. Bu sektör böyle has bir sektör işte sevgili iletişim fakülteli arkadaşlarım, ayağınızı denk alın.

“Boğazı Geçiyor” ne peki? “Boğaz”, yani Avrupa’dan Asya’ya geçiş… Ona gönderme ama “Boğaz’ı” yazacak kafayı ara ki bulsun Aki Kaurismäki!

Şimdi “body”ye (bunu “body’e” diyen yazanlar aramızdalar > They Live) bakalım. “Boğaz’ı” geçme esprisi “body”de bütün zavallılığıyla ortaya çıkmış. Olmuş mu size “boğazı”! Bir de bizim millî yiyeceğimiz olduğunu düşündüğüm “hot doglarımız” var ki, işte tam bu noktada nirvanaya ulaşıyoruz millî birlik ve beraberlik içinde. A iki gözüm, “hot doglarımız” diye nasıl yazarsın? Hiç mi için, o tatlı beynin (kadayıfa evrildiğini zannediyorum bu organın) sızlamaz bu ucube sözü yazarken? Hiç mi Türkçe eğitimi almadın çocuğum? Sen kimsin, randevu versem benimle pide arası döner yer misin?

“Burgerlarımız”, metinde birdenbire “hamburgerlerimiz” oluvermiş niyeyse! Daha başlıkta, “börgırlarımız” diye okuyup “Burgerlarımız” yazıyordunuz, başınıza Smirnoff mu düştü, hayrola?

Boğazımı ağrıttınız vallahi, şu pespaye “billboard”unuzda kullanmaya çalışıp da elinize yüzünüze bulaştırdığınız Türkçe benzeri lisanınızla! Boğaz’da oturan halam ise hâlâ sizin gibilerden ümidi kesmeyeceğini söyleyip duruyor, ona haftada bir uğradığımda. Çengelköy’de ikamet ediyor kendisi. Onunla aynı fikirde olmayı ne çok isterdim oysa.

Hamburgerleriniz de bi’ matah olsa bari! İstinye Park’taki mekânınıza gidip ürünlerinizi “deneyimleyen” birkaç reklamcı arkadaşımın yalancısıyım. “Farkındalık” yaratıyormuş mekânınız. O kelimede ben bir “alık” gördüm ama herhalde dün gece kanepede üstüm açık uyumuş olacağım. Neyse. Parana yazık, gitmeye değmez merkezinde birleşti yorumlar. Kullandığınız Türkçe az buçuk ortanın üstünde olsaydı, belki bir müşteri “deneyimlemesiyle” şereflenecektiniz; fakat “bir”i küçümsemeyin, beni ve ardımdan sürüklediğim binlerce potansiyel müşteriyi daha baştan kaybettiniz. Yok yahu, endişeye mahal yok; şaka tabii. Ne binleri, yirmi bir kişi topu topu…

Haydi, hayırlı “hambörgır”lar olsun! Türkçe mi? Onun zaten dibi tutmuş, hot dog’larınızın içi hiç olmazsa iyi pişmiş olsun!