* İLKOKUL
* VAR MI?
Yeni Ay, Sıla Gençoğlu’nun yeni albümünün ismi. Bu albümünün, benim için, tekrar tekrar dinlenilesi şarkısı ise “Yabancı”. Başka bir deyişle, İmza albümünün “Yoruldum”una kardeş geldi. O da ne matkap gibi parçadır ha! Delin kalbimizi Sıla Hanım, delin gitsin! Yeni bir hit (Herkesin İlk Tercihi) daha armağan etmiş pop müziğimize, Sıla Gençoğlu. “Yabancı”nın 2014’te bir veya birkaç ödül alacağını an itibariyle tarihe not düşüyorum. Ağzınıza sağlık Sıla Hanım, başka ne diyebilirim? Parti kursa delege olacakların, kredi çekse kefil olacakların arasına tereddüt etmeden girebileceğimi yazdırıyorsunuz ya, pes yani size Sıla Hanım. Makyajın yakıştığı nadir kadınlardan oluşunuz da ayrı bir hadise zaten. “Yabancı”nın altına bırakılan yorumlardan en vurucusu, en sempatiği ise şöyle: Bu kadının şarkılarını dinleyince âşık olasım geliyor. Çok fena, hem de çok fena yerinde bir tespit maalesef.
Adamı âşık edecek şarkıların can acıtıcı müsebbibi. Hele o “ağır abla” tarzı yok mu, adamı gebertiyor. Gece gibi, bulutlanmış rakı kadehlerinin vakur kavalyesi Sıla Hanım’ın gönülleri hallaç pamuğu gibi atan sesiyle katmerlenen “Yabancı”nın âşık ediciliği had safhada gezinirken, “Yabancı”nın ilk 4 saniyesinin Fransız yönetmen Claude Lelouch’un, 1966 tarihli o ünlü filmi “Un Homme et Une Femme“in (“Bir Kadın Bir Erkek“) Francis Lai elinden çıkmış bestesine benzemesi de ayrı bir güzellik oldu benim açımdan. Yo, laf arasında “intihal”i ima edip bir kılçık atmıyorum adamı sersemleten “Yabancı”ya. Sadece o 4 saniyelik (hatta 3,5 saniye) kısacık girişte gözümün önünden güzeller güzeli Anouk Aimee ile otuzlu yaşların keyfini süren Jean-Louis Trintignat geçti, hepsi bu. Bir fırsatını bulursanız filmi muhakkak seyredin.
Şimdi haykırma sırası:
Göre göre hata da yaptım, pişmanlığım çok,
Bile bile aldattım da, aldandığım çok.
Durumlar böyle, yabancı,
Sendeki dertse, al benden de aynı.
Dar kafes hayat cancağızım,
Söz, kor ateş yanarsın,
Zaman merhem ama beyhude.
Kim ne derse desin Murat Bardakçı “gazeteci” olmanın ötesinde iyi bir “tarihçi”dir. En azından birçok akademisyenden daha çok eser ortaya koymuş, “tarihin arka odası”na kandil tutmuştur. Çalışkan, sebatkâr bir araştırmacıdır. Zehir gibi bir hafızaya sahiptir, ezberi kuvvetlidir, sıkı bir arşivcidir, sağlam bir müzik bilgisi vardır, Selahattin Tanur’dan el almış ve ortanın üstünde (kimileri bunu tartışabilir, mahzuru yok) tanbur çalmaktadır vs. vs.
Yaşı tutanlar bilir, zât-ı âlileri Hür FM’de bir de radyo programı yapardı. Bülent Aksoy’u, Ersu Pekin’i de konuk ettiği o programlar tadından yenmez cinsindendi. Abdülhalim Hafız’ı ilk kez orada duymuştum. Seur Marie Keyrouz’u da… Kendilerinden “müzikte intihal” konusu üzerine şöyle 4-5 saatlik bir “Tarihin Arka Odası” beklemekteyim.
Murat Bardakçı’nın TV programlarında sıkça dile getirdiği bir husus vardır: Kültürel çürüme ve bunun Türkçeye yansıması. E-posta okumayı ve “algısı kıt” kimi seyircilerin Vikipedi kaynaklı bilgileriyle kendisine saldırılması karşısındaki hali tavrı ise beni pek neşelendirir. Hele hele Şahbaba, Fener Beylerine Türk Şarkıları, Son Osmanlılar, Sultani Besteler, Maragalı Abdülkadir, Neslişah, Refik Bey, Osmanlı’da Seks kitaplarını yazan birini, internetten kopyaladıkları bilgilerle (?) faka bastırmayı düşünenlerle olan didişmesi beni en az Cem Yılmaz’ın gösterisini ön sıralardan seyrediyormuşum gibi eğlendirir.
Türkçenin doğru kullanımına büyük önem atfeder kendileri. Hele bir programında “atama bekleyen tarih öğretmenlerine niçin destek olmuyorsunuz” mealinde gelen e-postadaki -de/-da eklerindeki özensizliği ve Türkçesindeki bozukluğu görünce ağzından köpükler saça saça ve gözlerini belerte belerte bir zıvanadan çıkışı vardı ki… Aman Allah! O anlarda zevkten dört köşe değil, altıgen oluyorum! Kendilerine gençlerin diliyle söylersek, “yüzde bin beş yüz” katılıyorum. Tarih öğretmenleri de, Türkçe öğretmenleri de iş e-posta yazmaya gelince itina ne ki, yoğurt mu, demeye başlıyorlar. Hatta “ihtimam” kelimesini kullanayım. Hayatın her alanında ihtimam göstermeliyiz: Sevgilimize, eşimize, çocuğumuza, sosyal medya arkadaşımıza, işimize, saksıdaki çiçeğimize, kedimize, kendimize…
Dişlerinizin arasına sıkışmış siyah zeytin kabuğuyla geziniyor musunuz ortalıkta? Ağzınız sarımsak koka koka mı öpüyorsunuz sevdiğinizi? Eee? İş yazıya, Türkçeye gelince bu özensizlik bu sallapatilik, bu boşvermişlik niçin? Murat Bardakçı, doğru dürüst Türkçe yazamayan tarih öğretmenlerine verip veriştirirken elâleme talkın verip kendisi bakalım salkım mı yutuyor, biraz da ona bakalım. Hoş, kendileri “çoğul” kipinde yazmayı/konuşmayı sevmez ama bu da bizim kusurumuz olsun.
12 Mart 2014 tarihli ve “Abdülhamid, Naziler, Atatürk ve 2014’e uzanan bir muamma” başlıklı yazısının üç buçuk (3,5) satırlık girişinde tam tamına beş (5) adet Türkçe hatası yaparak rekor kırmış bulunuyor kendileri maalesef. Hem bu kadar Türkçe sevdalısı olacaksın hem de 3,5 satırda 5 tane hata yapacaksın! Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu, demekten kendimi alamıyorum. Çok şaşırtıcı bir durum bu. Kendi yazdığını kontrol etmiyor mu acaba Murat Bey? Yazdığını bir “musahhih” gözden geçirmiyor mu? Neleroluyororalarda?
Hatalar mı? Şunlar: kasımdan, bu yana, her gün, bir iki, yer aldı. “Nakit para” da affolunmaz cinsinden hani! “Hemen” kullanımı da hatalı ve bu maalesef iyice yerleşti dilimize. “… hemen her gün çıkan bir haber” değil, “… hemen hemen her gün çıkan bir haber” olarak yazılmalıydı. “Hemen” ile “hemen hemen” aynı mânâya gelmez. “Femen” mi, o başka bir yazının konusu. İkilemelere kıymayın efendiler!
Kaan Ertem’in “Öğreten Adam”ını çok severdim. Ne zamandır Penguen menguen, Uykusuz muykusuz, Leman meman satın almıyorum bayilerden; ajansta otlakçılık yapıyorum. Kadıköy-Beşiktaş vapuruna binmeyi bıraktığımdan beri bu böyle. Türkçenin sallapati kullanımı, giderek “piç” bir lisana dönüşmesi, ruhunu, rengini, tadını tuzunu kaybetmesi benim de dengemi kaybetmeme yol açtı. Delirmiyorum artık, oldum resmen delirium! Hasbelkader önce fakir kitabımda, daha sonra bu mecrada ve Facebook-RYD/Türkçe Bilgisi’nde yıllarca hem çalıp hem de söyledim. Zerre kabilinden bir etkim olduğunu gördüm, Türkçenin doğru dürüst kullanımına dair. Hiç yoktan iyidir demek acı ama öyle.
Hayatın hayhuyu içinde Türkçe ve Türkçenin kullanımına gösterilmesi gereken hassasiyet, öncelikler listesinde ilk 10’a giremiyor. Ev, araba, paralı bir eş gibi kriterlerden sıra Türkçeye gelemiyor. İşi doğru, temiz, derli toplu Türkçe kullanmak olan meslek erbabı da elle gelen düğün bayram zihniyetiyle bırakın Türkçeyi nüanslarıyla kullanmayı, Türkçenin temel kurallarını dahi eze çiğneye sağa sola fışkırtır oldu artık. Hele gazeteler, hele hele gazeteciler… Gazeteciler ile reklamcılar el ele tribünlere!
12 Mart 2014 tarihli Haber Türk adlı gazetenin bir haber başlığı bu: Boşanan annesiyle korumasını öldürdü. Biri, boşanan annesiyle birlik olmuş ve korumasını öldürmüş… mü? Dikkatinizi “annesiyle” kelimesine verin. Oradaki “ile” bağlaç mı, yoksa edat mı? Bağlaç olan “ile”yi ayrı yazmaya dikkat edenlere Martin Eden hediye eden yok tabii! Edat olan “ile”nin ise kendinden önce gelen kelimeye kaynaştırılmasına özen gösterenlere Özen Film’den %10 indirim de yok maalesef!
Daha önceki bir yazımda, bu “ile” mevzuuna parmak basmış ve pratik bir yöntem göstermiştim: “İle”nin olduğu yere “ve” koyup bakın; anlam bozulmuyorsa bağlaçtır, anlam bozuluyorsa zaten hiç senin olmamıştır! Deneyelim: Boşanan annesi ve korumasını öldürdü.
Koskoca Haber Türk ve koskoca Haber Türk’ün kadrosunda, Tarihin Arka Odası’nda “atanma bekleyen öğretmenler”in e-posta yazarken kullandığı bozuk Türkçeye, berbat imlâya demediğini bırakmayan bir Murat Bardakçı varken, bu özensiz haber başlığı hiç mi hiç yakışık almamış doğrusu. Tencerenin dibi tutmuş ki ne tutmuş! Of, şimdi dinlemek vardı Tangerine Dream! Kahrolsun kafiyeler ve onun yılmaz savunucuları raklemcılar! Sizi şimdi, bu herif bunu niçin “eğik” yazmış, acaba ne gibi bir cinlik yapmaya çalışmış, alt metin teraneleriyle Enis Batur’sal sallara bindirip ta Paris’lere kadar götürmeye gönlüm elvermez. A. Alvarez, tabii ki “el vermez” değil. Şu isim yeter zannımca. Bkz. Erol Batislam.
Söz konusu gazetenin bu haber için atacağı başlığın nasıl olması gerektiğini yazıp bu çok bilmiş, az pişmiş (sakın ola, “çok bilmiş ve fakat az pişmiş” yazmadım diye “entel” üsluptan taviz verdiğimi düşünmeyin; o “ve fakat” beni değil de Türkçeyi bozar) yazıya bir nihayet vereyim: Boşanan annesi ile korumasını öldürdü. Bu başlıkta da bir “ek” hatası var esasen, biraz daha nüans pertavsızıyla bakarsak başlığa. Çok uzattım, keseyim. Ben şu başlığı atardım: Boşanan annesini ve korumasını öldürdü.
İşe varmadan önceki son durağım Maslak – Atatürk Oto Sanayi Sitesi Vodafone İstasyonu. Ürün yerleştirmenin kralı! Paran varsa…
Yürüyen merdivenlerin yardımıyla emanet bedenimi caddeye atar atmaz soluğu Gatowich’te aldığımı bilen biliyor. Hem sizin sandviççiniz, “Gato Barbieri dinlemeye devam mı?” diye soruyor mu? Bir aile teşebbüsü Gatowich: Ana-baba-çocuk. Kızları sandviçimi hazırlamaya başlamadan evvel içerik yoklaması yapar her dâim. Ancak bu kez tek tek kahvaltılık malzemeleri belirtmek istemedim. Aramızda şu konuşma cereyan etti.
– Nasıl olsun?
– Hepsinden…
Şaşırdı.
– Nutella, zeytin ezmesi, salam, acı sos, turşu?
– Evet, hepsinden. Hayat gibi…
Sevgili My Pizza’cılar, böylesine konuşur gibi yazmak ve genç nesli kafaya almak için esprili bir üslup kullanmaya çalışıp sıcak bir tarz içinde el ilanı bastırmak fikri (“fikiri” değil, tıpkı “karınınız” olmayıp “karnınız” olması gerektiği gibi) fena bir yaklaşım sayılmaz da… Önce bi’ Türkçenin cini olun hele, sonra adam çarparsınız efendice.
Yeni bir el ilanı bastırmayı düşünürseniz diye… “Detaylı ayrıntılar”a girmiyorum, bunları düzeltseniz yeter.
– ayaküstü
– Yeldeğirmeni’nde
– karnınız
– acıkmış
Nestlé’nin “1927 Ekstra Sütlü Özel Seri” paketini açıp çikolatayı midenize indirdikten sonra, ambalajın içindeki “Çikolatayla Harikalar Yaratıyoruz” başlıklı yazıya göz gezdirdiniz mi? Ben sadece yiyiciyim, demeyip çikolatanın ambalajında yer alan yazıyı da okuyun. Okuyun ki, Türkçesinin oranı hakkında bir fikriniz olsun.
Söz konusu markaya büyük büyük işler yapan bu ajansın reklam yazarları da bağlaç nedir, nerede, nasıl kullanılır hususlarında çakmış maalesef. Tuzun koktuğu bir dönemde ileriye dönük ümitler beslemek epey bir iyimserlik gerektiriyor. Vural Sözer’i, Hulki Aktunç’u, Ege Ernart’ı, Erol Çankaya’yı, Ferit Edgü’yü, Doğan Yarıcı’yı bilmeyen, okumayan reklam yazarları cirit atıyor artık reklam sektöründe. Geçmiş olsun Türkiye.
Talebeler için: Sekiz yıllık temel eğitimin zorunlu tutulduğu memleketimizde, “bağlaçlar” konusu için interneti kurcalamak isteyen talebelere de bir faydamız dokunsun hiç olmazsa. Bağlaçlardan sonra virgül kullanılmaz. Frenkler “and,” yazar, o ayrı. Türkçe ise dersimiz, kural bu. Bir kelimenin (burada “ile”) bağlaç olup olmadığını anlamanız için, “ve” koyup bir daha okuyun o cümleyi. [Y]arattığı istihdam ve ülkemizin ekonomik… N’oldu, anlam mı bozuldu? Bozulur tabii; çünkü buradaki “ile” bağlaç değil. O halde bu “ile” edat mı acaba? Tastamam öyle sevgili çocuklar! Umarım bu küçük tüyo işinize yarar.
Meraklısına: https://adnanalgin.wordpress.com/2014/02/18/reklamcilik-vakfi-bu-nasil-turkce/
25. Kristal Elma Yaratıcılık Festivali’ne çok (nâ)”HOŞGELDİNİZ”!
“Yazdığım kitaplar ve bu sözlük [Türkçe Aykırı Sözler Derleme Sözlüğü] ne reklam sektörünün umurunda, ne de reklam sektörü benim umurumda.” dese de Doğan Yarıcı, reklam yazarı unvanını taşıyanların çantalarında bulunması gereken bir kitap “Her Aşk Gibi Yarım”.
Kendi Ajansı’nın “kendine özgü” sekmesini mutlaka ama mutlaka incelemeniz ise menfaatiniz icabıdır. Hepsi ayrı bir güzel; fakat “nasıl brif alıyoruz”, “nasıl sunum yapıyoruz”, “araştırma yapıyoruz” ve “kendimizi geliştiriyoruz” apayrı güzel!
Doğan Yarıcı’ya elinizi atmışken ustası, rahmetli Hulki Aktunç’u da boş geçmeyin.
Hüzün Ki En Çok Yakışandır Bize’nin şairinin Kenny G’yi beğenmesinden yola çıkarak, yaş aldıkça “şeker”liği katmerlenen Candy Dulfer’ı da aynı nisbette beğeneceğini ümid ediyorum.