Üç vakte kadar…
Kirli Çıkı!

GS’nin emekliliği gelmiş futbolcusu Arda Turan’ın evlere şenlik Türkçesini düşününce ister istemez hem Godiva’nın “melez” Türkçesi hem D&R adlı firmanın abidik gubidik ve dahi dandik Türkçesinin milyon avroluk birikimleriyle hayatını idâme ettirenlere hizmet vermekte kâfi geleceğine hükmetmekte beis yok.
Firma isimlerinin “Di en ar” olarak telaffuzuna büyük ehemmiyet gösterenlerin ve onların “iletişim” çalışmalarını yürütenlerin kötürüm Türkçelerinin içler acısı röntgeni karşısında insanın edeceği küfrü seçmesi sahiden çok zor!
Daha kesme işâretinin (Bkz. apostrophe) nerelerde kullanılacağını bilmeyen bu cahiller (“Aşk’a” yazmak nasıl bir beyin felcidir bilemezsiniz!), “her şey”i de “everything” zannedip yapıştırmışlar. Durun, müjdemi isterim: Bu ekran görüntüsü (“SS” diyorlar) iki gün öncesine ait. Dün görüldü ki “her şey” diye yazmışlar; ancak hâlâ “Aşk’a” skandalı berdevam! Belki birkaç gün sonra “özel-cins isim” hususuna dair birileri ikaz eder de bu çocukları, onu da düzeltiverirler, kim bilir!
“Godiva Chocolate 1926 yılında kurulmuş, dünyanın en prestijli çikolata markasıdır.” Böyle yazıyor http://www.godiva.com.tr’de.
Bu kareyi de Akasya AVM’de dondurdum. “CAFE”deki “E” harfinin aksanı yerli yerinde maşallah. İyelik ekine Godiva’nın da alerjisi var. Bakın, nasıl bir melez bir Türkçeye meyletmişler: “Mağaza kapalı alanlarına”! Vay vay vay!

Haydi, bunları görmeyelim, iyelik ekini hepten hayatımızdan çıkardık. Yahu, şu “Hoşgeldiniz” rezaleti nedir Lady Godiva aşkına! Ne “prestij” kalır bu kafayla ne lezzet o çikolatalarda… “Global lezzet” tamam da Türkçe? “Premium Türkçe”ye de ağırlık verin biraz olmaz mı?
“Halfaouine est juste magnifique, elle me donne la chaire de poule , à chaque fois que je l’écoute”

Murat Menteş, Alper Canıgüz, Emrah Serbes… Bu üç “filinta” “Afili Filintalar”ın önde gelen isimleri olarak bilinir. Öyle “afili” ve dokunulmazlardır ki tükürseler “şaheser” addedilir yazdıkları. Oğullar ve Rencide Ruhlar adlı kitabıyla “fanatik” bir okur kitlesi edinen Alper Canıgüz’ün Kıyamet Park adlı kitabının giriş cümlesinde büyük bir hikmet (?) görülmüş olmalı ki o “bağlaç” mağlubu cümlesini afişlere kadar taşımışlar. Şöhretin görünmez kanatlarıyla arşa yükselmek böyle bir şey işte! Bir cümlede iki adet bağlaç (“çünkü”, “ama”) kullanıp da bunların noktalamalarını hakkıyla kullanamazsan bunu “büyük yazarlık”la veya “yazarın dil tasarrufu” ile izah edebilirsin ancak!
Heyhat, Alfa’nın bir editörü yahut bir metin tamircisi yok mudur ki böylesi bağlaç mâlûlü bir cümleye cevaz verilebilmiş! Allah, hiç kimseyi bu kadar acemice bir cümleyle romana başlayacak kadar kibirle donatmasın.
Irmak Zileli ise Twitter’da hiç acımadan sağlı sollu girişmiş tâbir câizse “Afili Filintalar”a 24 Temmuz 2019’da:
“Afili Filintalar’ın edebiyatın başına ördüğü şu çoraptan ne zaman nasıl kurtulacağız merak ediyorum. Özellikle son dönemde okuduğum öykü ve romanlarda dikkatimi çeken bir şey var. Ardı arkası kesilmeyen aforizmalarla yapılan bir ‘felsefe’.”
“Çoğunlukla aralarında neden-sonuç ilişkisi ve bütünlük yok. Cümleyi ilk okuduğunuzda mühim bir şey söylediği ve bunu etkili şekilde söylediği hissi uyandırıyor. Durup anlamını kavramaya çalışırsanız, ne demek istediği belli olmayan süslü bir cümle olduğunu fark ediyorsunuz.”
“Büyülendiğinizi sanıyorsunuz ama burada yaşanan büyü değil, az sonra geçiverecek olan bir şoklama. Bu cümleleri sarf eden karakterler de oldukça yapay oluyor haliyle. İki insanın gündelik hayatın içinde sürekli olarak böyle cümleler kurması inandırıcı değil.”
“Elini şakağına dayamış, kısık gözlerle ufuklara dalan, pürüzlü sesiyle bizi etkileyen biraz serkeş, saçı başı dağınık erkek karakterlerin kadın versiyonları da çıktı. Bunlar da çoğunlukla çok tatlı, sempatik, eğlenceli, büyüleyici, lunapark gibi kadınlar. Bir o kadar da ‘derin’!”
“Ayrıca mizahi tarafları da pek güçlü. Ve öyle cümleler kuruyorlar ki, sanırsın feleğin çemberinden geçmiş. Fakat cümlelere yakından bakınca yine içi boş. Ne dediği pek anlaşılmıyor. En sıradan duygunun bile en afili şeklini bulabiliyorlar.”
“Yusuf Atılgan’ların, Oğuz Atay’ların, Sevgi Soysal’ların, Leyla Erbil’lerin topluma uyum sağlayamayan “tuhaf” karakterleri değil bunları. Bunlar tuhaf ve uyumsuz pozu veriyorlar sadece. Karakterler o kadar yaşamıyor ki hikaye akmıyor bir türlü, konuşan kafalar görüyoruz o kadar.”
“Sanıyorum şunu da vurgulamak gerek. Edebiyatta anlam paragraftadır, hatta metnin bütünündedir. Anlamı tek tek cümlelere yüklemeye kalkışmak, reklam spotu gibi cümleler kurmak, bunların içi dolu bile olsa öyküye, romana hizmet etmez.”
“Aforizma bağlamsızdır, bütün gücünü buradan alır, bu eksik bir güçtür ama güçtür. Edebiyat metninin gücü bağlamdadır, her bir cümlenin bağımsızlığını ilan ettiği yerde akıp gitmez ve karakterler oluşmadığı gibi, bütünlüklü bir dünya kurulamaz. Oysa edebiyatın işi dünya kurmaktır.”
Önce ekmekler mi bozuldu, yoksa insanlar mı? Lisanın bozulduğu aşikâr. Rezzan Hanım’ın o güzelim İstanbul Türkçesini konuşan kalmadı. En mühimi, merhum Ziya Bey’in uğruna şiirler yazdığı o cânım İstanbul kalmadı. Lirizm şaheseri şiirlerindeki din, iman, Allah mefhumları da… Her şey kirli bir ticaretin öznesi olup çıktı. Allah gani gani rahmet eylesin, ruhu şâd olsun.
Meraklısına: ’70’li yılların TRT’sinde bir dizi vardı: Sihirbaz. Bu dizideki “Bill Bixby” karakterine sesini veren Aykut Sözeri, bu belgeseli de seslendirmiş.

Bir vakitlerin amiral gemisi Hürriyet’in genel yayın yönetmeniydi “sosyolog” Ertuğrul Özkök. Attığı, attırdığı manşetlerle kulakları epey çınlatılmıştı. Köprülerin altından çok su aktı, irtifa kaybedip kocaman köşesinde andropoz tünelinden geçerken “entel fantezi”lerini yazarak on binlerce lirayı cebine indirerek Milimetric’ten “çok ucuza” diktirdiği kostümlerle halay malay çekti. Son kullanım tarihinin çoktan dolduğu iyice ayyuka çıkan beyefendiyi şak diye kapı dışarı ediverdiler A. H. Coşkun’un kaptanlığını yaptığı Hürriyet’ten ve hiç kimsenin umurunda olmadı. Şu “komedi” listesine Recep İvedik 6‘yı koyan birini kim takardı ki!
Garibim turistlerin uğrak yerinin hemen girişindeki bu “efsane” hataya dair Hatay Lokantası’nda “mandacı iktisatçı”ların kimler olduğuna dair sohbet ederken iki tek atmak vardı şimdi “millî şair”lerle ya…
Fransızcası “turquoise”, Türkçede “turkuaz”, “turkuvaz”, “türkuaz”, “türkuvaz” olarak yazılıyor. Oysa güzelim “fîrûze” demek varken ne diye “Turquhouse” zibidiliklerine tevessül edilir ki! Ha, “fîrûze” çok mu “arabik” geliyor ve “öz Türkçe” damarlarınız mı kabarıyor? Bu durumda Inter Turku’yu sık sık anmak yerine “türkuvaz”ı tercih ediniz ki “Turc” (“Türk”) kelimesinden doğmuş bu renge “millî” bir atıfta bulunmuş olursunuz hiç değilse.
Şerefinize!